Ben de, kendi hesabıma bir soru sormak isterdim sizlere --sizlere ama kendime de. Bu şu türden bir soru olurdu --siz, sinemada ne yapıyorsunuz ve ben, işin aslında, felsefe yaparken, ya da yapmayı umarken, gerçekten ne yapıyorum?
Ne demeli... Sizin oralarda her şey kötü gidiyor gibi anlaşıldığı kadarıyla, ama benim alanında, felsefede, işler kötünün de kötüsü...
Şu soruyu da sormak isterdim --sinemada bir fikri olmak ne demek? Eğer biri sinema yapmayı umuyorsa --başka bir deyişle bir fikri varsa-- bu ne demektir? Ama bir fikri olmak ender bir olaydır... Neredeyse bir tür bayramdır... Ve bir fikri olmak, genel olarak bir fikre sahip olmak değildir --bir fikir her zaman 'adanmış'tır; şu ya da bu alana adanmış... Bir fikir bazen resimde, bazen romanda, bazen felsefede, bazen bilimde olabilir... O alanlardan birine adanmıştır ama hep... Ve farklı alanlara adanmış fikirler hiç de aynı değildirler...
Öyleyse fikirler ancak potansiyel olarak fikirdirler. Gizli güç kaynaklarına benzerler --ama her zaman, daha şimdiden, angajedirler --şu ya da bu ifade tarzına adanmış haldedirler --ve bu yüzden ifade edildikleri tarzlardan ayırdedilemezler.
Bu yüzden, genel olarak bir fikrim olduğunu söyleyemem. Her zaman bildiğim bir tekniğin içinde bir fikrim olabilir --sinemada, felsefede, vs.
Peki ama, bir şeyde bir fikre sahip olmak ne demektir?
Karşımızda bir durum var: Ben felsefe yapıyorum, siz ise, sinema yapıyorsunuz. Felsefenin önüne ne gelirse onu düşünmeye, onun üzerinde usavurmaya hazır olduğunu söylemek kolay... O zaman neden sinema üzerinde de düşünmesin?
Ama bu fikir değil bir hakarettir... felsefe önüne ne çıkarsa onu düşünmek için yapılmış bir şey değildir. Başka bir şeyi düşünmek için icat edilmiş değildir felsefe. Şunu diyeceğim: Felsefeyi herhangi bir şey üstüne düşünmek, usavurmak için bir garanti belgesi gibi ele almak her şeyi karmakarışık etmektir...
Çünkü kimse, herhangi bir şey üstüne düşünmek için felsefeye ihtiyaç duymaz. Sinema üzerine düşünmeye, usavurmaya gerçekten yetkili olanlar, yalnızca filmciler, sinema eleştirmenleri ya da basitçe sinemayı sevenlerdir... Ve sinema üstüne düşünmek için hiçbir şekilde felsefeye ihtiyaç duymazlar. Tıpkı, matematik üstüne düşünmek için matematikçilerin felsefeye ihtiyaçları olduğunu söylemenin son derecede gülünç bir fikir olması gibi...
Felsefe, eğer bir şeyler üzerine düşünüyorsa --bu düşündüğü şey, kendi içeriğinden, maddesinden ve malzemesinden başka bir şey olsaydı, varlık nedeni ortadan kalkardı zaten... Ve felsefenin kendi alanını tayin etmek çok kolaydır.
Şunu da eklemeliyim; felsefe de en az başka bir disiplin kadar yaratıcı ve çalışkan bir disiplindir: Felsefe, KAVRAMLAR yaratan ve icat eden bir disiplindir.
--Ve kavramlar, o halleriyle, hazır-yapım veriler olarak elde bulunmazlar... Göklerin, cennetin bir köşesinde, bir filozofun gelip, onları devşirip kavramasını beklemezler. Kavramların yapılmaları, imal edilmeleri gerekir...
Kuşkusuz, bu şu ya da bu kavramı oturup imal etmeye benzemez --sanki şu ya da bu kavramı bir filozof oturup, hadi imal edeyim diye işe kalkışması saçmalıktır... Tıpkı bir ressamın, günün birinde hadi şöyle şöyle, böyle böyle bir resim yapayım demesinin saçma olacağı gibi...
Bir ZORUNLULUK olması gerekir... Başka türlü, ortada hiçbir şey yoktur...
--Ancak bu zorunluluk oldukça karmaşık bir şeydir: Sözün gelişi bir filozof --hiç değilse uğraşısıyla daha tanışık olduğum için-- mesela sinema üzerine bile düşünmekle uğraşmaz... Kavramlar yaratmayı, icat etmeyi önerir... Bundan dolayı, sizin önünüzde, yalnızca kavramlar icat etmeyi bildiğimi, başka bir şey üzerine düşünmeyi bilmediğimi söylemek isterdim...
Bu yüzden, sinema yapan sizlerin sinema yaparken ne yaptığınızı söylemeye kalksaydım, bu son derecede kısır bir cevap olurdu...
Ama şunu söylerdim --(ve sizin kavramlarla yapacak bir şeyiniz yok, kavram sizin işiniz değil)-- siz, sinema yapanlar, HAREKET-SÜRE BLOKLARI yaratıyorsunuz, icat ediyorsunuz (blocs de mouvement-durée)...
Başka bir deyişle, eğer hareket-süre blokları imal ediyorsanız, sizin sinema yaptığınızı söylerdim ben de...
--Dikkat edin, sizin alanınızda, sinemada, bir öykü-anlatımının, bir anlatının söz konusu olduğunu söyleyenler var... Ama felsefe de öyküler anlatır... Kavramların öyküsünü, tarihini anlatır... Ya da kavramın tarihini...
--Ve sinema bize, hareket-süre blokları kullanarak öyküler anlatır... Resmin çizgi-renk bloklarıyla, müziğinse çok özel türden bloklarla, seslerle öyküler anlatması gibi...
Bilime gelince; o da daha az yaratıcı, daha az çalışkan değildir. Bu düzeyde, sanat ile bilim arasında yapılan karşıtlaştırmalara hiçbir saygı duymuyorum... Bilimsel faaliyet daha az yaratıcı değildir... Ama kavramlar onun da işi değildir... Talihimiz var ki, felsefe tam da bu yüzden hâlâ varolabiliyor... Keşif diye bir şey varolsa bile, bilimci bir kaşif değildir. Daha çok, onun icat ettiğini söyleyeceğim --bilimci İŞLEVLER yaratmakta, imal etmektedir.
--Bu alanda düşünürken, çok özetlediğimin farkındayım; ama gerekçemiz de var... Bu türden bir cevap konusunda çoktandır aşılmış olduğumu da iyi biliyorum... Ancak şöyle devam edeyim kısaca: Bir işlev imal etmek, en azından iki diziyi, topluluğu, grubu birbirlerine tekabül ettirmektir.
İşte bu, bilimin taban işlevi, temel-işlevidir ... Yeni ortaya çıkmış bir durum da değildir bilim tarihinde...
Bu bilimin kavramlarla hiçbir işi olmadığı anlamına geliyor... Eğer birisi, en az iki diziyi tekabül ilişkisine sokuyorsa, onun bilim yaptığını söyleyeceğim...
Ve eğer birinin birilerine konuşması, hitap etmesi mümkün ise --eğer bir filmci bir bilimciye, bilimci ise bir filozofa hitap edebiliyorsa, bu ancak her birinin kendi alanındaki yaratıcı faaliyeti cinsinden gerçekleşebilir.
Yaratım yalnızlıkta gerçekleşir; ama birilerine bir şey söylemek yaratımımın adına olabilir ancak...
Ve eğer, kendi yaratımlarıyla tanımlanan bütün bu farklı disiplinler ortak bir ufukta birleşiyorlarsa --kavram blokları, hareket-süre blokları, çizgi-renk blokları, işlev blokları icat eden bu disiplinlerin buluştukları bu sınıra, bu ufka mekân-zaman adını verebiliriz.
Bu disiplinlerin hepsi, ortak olarak paylaştıkları faaliyetleri içinde, mekân-zamanı yaratırlar...
Bresson
İyi bilinir: Bresson'da topyekün, bütünlüklü mekânlar yoktur. Aksine, "bağlantısız" mekânları vardır onun: Köşede bir yer... Hücre gibi... Ve sonra, başka bir köşe, başka bir yer... Bir dizi küçük mekân kırıntısı, mekân parçacıkları... Bağlantıları ise önceden-belirlenmiş değil...
Elbette, bunun tam aksini kullanan çok büyük filim yönetmenleri vardır --yani mekân parçalarının önceden-belirlenmiş düzenlemesini yapanlar...
Bu parçalardan bütünlüklü mekânları yeniden kurmak kolay değildir; ve sinemada o kadar çok sayıda mekân biçimi ve tarzı vardır ki, sinemada mekâna dair genel bir tanım üretemeyebiliriz...
Ama Bresson, her durumda, birbirleriyle bağlantısız küçük mekân parçacıklarından önceden belirlenmemiş mekân yaratan ilk sinemacıdır.
Ve her yaratımın sınırında, ufkunda mekân-zaman bulunduğu için, aksine, Bresson'un blokları bu tür bir görsel mekâna doğru yöneleceklerdir; yani önceden belirlenmiş olmayan, bağlantısı koparılmış bir mekâna...
İşte Bresson'da ellerin rolü burdan geliyor: Kenardaki el... Mekân parçalarını birbirlerine bağlayan... Ama bu bir kuram değildir... Felsefe de değildir... Bresson'daki mekân tipi kenardaki elin sinematografik değer kazanışıdır. Bresson sinemaya dokunma ve temas değerlerini sokan kişidir...
Bresson mekânlarının parçalarının ayarlanması zorunlu olarak el ile yapılmalıdır.
Eğer Bresson bir yaratıcıysa ... uzay içinde bağlantıları koparılmış parçalar yaratan biriyse, bu yalnızca el ile mümkündür... İhtiyaç duyduğu budur...
Ve bu zorunluluk aslında şu türden işler: Bresson gibi yapmak gerekmez; Bresson'da "zorunlu" olan bu fikir, başkasında hiç de "zorunlu" olmayacaktır. İlle de şu tarz ya da bu tarz bir fikre sahip olmak değildir sorun; bir "fikre sahip olmak" zorunludur ama...
Evet, çok doğru, bir yaratıcı haz için çalışan biri değildir...
Bir yaratıcı mutlaka ihtiyaç duyduğu şeyi yaratandır...
Budalayla Yedi Samurainin Öyküsü
Sinemada bir fikri olmak ise, başka bir şeyde fikri olmak değildir...
Buna karşın, sinemada, başka disiplinlerde de geçerli oldukları görünen fikirler de vardır. Romanda mükemmel olan bazı fikirler, sinemada da mükemmel fikirler olabilirler. Ama, kesin olarak havaları birbirinden farklıdır... Diğer taraftan, sinemada, yalnızca sinematografik olan fikirler vardır...
Sinemada, romanda da değer bulmuş fikirler söz konusu olsa bile bu fikirlerin yine de, daha şimdiden sinematografik sürece adanmış olduklarını, ona ait olduklarını söyleyeceğiz. Çünkü, önceden adanmışlardır ona...
Bu nokta üzerinde çok ısrar ediyorum, çünkü şu anda ilgi duyduğum şey bir filmcinin filim yaparken ne yaptığı...
Özel olarak da, bir filmci, sözgelimi bir romanı sinemaya uyarlamaya niyetlendiğinde işin aslında ne yapmaktadır?
Besbelli ki, böyle bir girişim, sinemada yalnızca sinemaya özgü fikirler bulunabileceğinden, fikrin ancak romanın roman fikri olarak sunduğu fikirle TİTREŞİMe girmesiyle mümkün olacaktır. Ve burada, göreli olarak zayıf bir romanı uyarlamaya çaba gösteren bir filmcinin durumundan bahsetmiyorum. Bir filmci tam da zayıf bir romanı uyarlama ihtiyacı duyabilir. Sonuçta ortaya çıkacak olan bir filimdir nasıl olsa ve romanın zayıf oluşu, kendi öz fikriyle hareket eden filmin çok iyi olmasını engellemeyecektir.
Biraz farklı türden bir soru ortaya atmak istiyorum: Bir romanın bir filmle yakınlığı olduğu zaman, ya da biri, sinemada, romandaki bir fikre tekabül eden bir fikre sahip olduğu zaman ne oluyor?...
Bu, Kurosawa'nın en ilginç olduğu yerdir...
Neden Kurosawa ile Shakespeare, Kurosawa ile Dostoyevski arasında bir yakınlık, bir tanışıklık vardır? Neden bir Japon'un Shakespeare ve Dostoyevski ile bir akrabalığı olsun?
Bu yakınlıkla ilgileniyorum, çünkü Kurosawa'nın Shakespeare'den ya da Dostoyevski'den yaptığı uyarlamaların dışında, bambaşka bir yerde, Yedi Samurai filminde en iyi örneğini bulabiliyoruz bu durumun...
Neden Dostoyevski?
Bir şey hatırlatayım... İlk bakışta ufak bir ayrıntı olarak görülebilir ama, Dostoyevski kahramanları çoğu zaman, oldukça şaşkınlık verici insanlardır. Genel olarak, çok tedirgin, hareketli, acelecidirler... Sürekli olarak, belli bir süre için durup, sevdiklerinden bahsederler; sevdiğim kız --Tanya... Başı belâda, yardım istiyor... Yardımıma ihtiyacı var... Yoksa ölecek... Ve kahramanımız sokağa inen aceleyle ... VE aniden, köşe başında bir arkadaşla ya da ezilmiş bir köpekle karşılaşır... VE .... Her şeyi toptan unutuverir; ama her şeyi --Tanya'nın ölmekte olduğunu, onu beklediğini, yardımına ihtiyacı olduğunu... Sonra, başka bir arkadaşıyla karşılaşır, onunla çay içmeye gider... VE aniden, yine... Beni bekliyor Tanya... Gitmeliyim... VEsaire...
Bu da nedir? Bütün bunlar ne anlama geliyor?
Dostoyevski kahramanları hep bir aciliyet haline yakalanmış durumdadırlar... Hep ölüm kalım sorunlarıyla karşı karşıya kalırlar. Ama, bilirler ki, daha da acil olan bir sorun vardır... Ama bu sorun nedir? İşte onu bilmezler...
Her şey, sanki bir yangın çıkmış, her şey yanmaktayken, kaçıp dışarı çıkmak yerine kendime şunları demem gibidir: Hayır! Hayır! Burada daha da acil bir şey var... Onu öğrenene kadar yerimden kımıldatmayın beni...
Ama bu BUDALAdır... budala... bu, Budalanın formülüdür...
Yedi Samurai ise, açık, yani oval bir mekânın korkunç bir yağmur tarafından sürekli dövüldüğü, çamurda yüzülen bir köyün çevresinde başlar...
Samurailer, müthiş bir aceleyle koşuşturup durmaktadırlar: Hendekler kazılacak, eli silâh tutabilen köylüler eğitilecek, düşmana karşı hiç bir açık bırakılmayacaktır...
Ama, bütün bu aciliyetin ortasında, daha müthiş, daha acil bir soru, onları sürekli ziyaret etmektedir: Soru, "kimdir bir Samurai" sorusudur...
Ne bir ispat, ne de bir tarih sorusu... Çünkü sorulan, genel olarak "Samurailer kimdi" türünden bir tarif sorusu değildir... Şurada, tam da tarihin şu anında, aristokratik rejim çözülüyorken ve köylüler, aslında Samurailere hiç ihtiyaç duymadan kendilerini savunacak güce sahip olmuşken "kimdir bir Samurai" sorusudur bu... Yani, bir KİMLİK sorusu...
Bu kimlik sorusunun ziyaret ettiği Yedi Samurai, Kurosawa, Dostoyevski'de ufak bir genel ayrıntı olarak görülebilecek şeyle eş-titreşim içindedir: Romandaki bir fikir, romandadır; sinemadaki bir fikir ise sinemada...
Minelli ve Rüyalar
Fikirleri temalar ile karıştırmamak gerekir yine de; aklıma Minelli'nin, büyük Vincente Minelli'nin, kolayca bir temayla karıştırılabilecek, ama aslında bütün eserini kuşatan bir ayrıntı, zayıf ama kapsayıcı bir ayrıntı olduğu için bir fikir olan "rüyalar"ı geliyor.
Bu "rüyalar", birilerinin gördüğü türden rüyalardan değil; Minelli daha çok "başkalarının gördüğü rüyalar"dan bahseder. Başkasının, ötekinin rüyasının, hayalinin bir parçası olmak; başkasının rüyasına yakalanmak gibi bir şey; ve daha da kötüsü, rüyasına yakalandığınız dünyanın en tatlı, en güzel kızı da olsa, bir canavar kesilmiş demektir;
Başkasının rüyasına mı yakalandınız; boku yediniz demektir bu...
Straub'lar
Bir fikir, sinemadaysa başka bir yerde, romanda, tiyatroda, resimde bir fikir değildir dedik...
Straub'ların eserleri ses ile görüntü, söylenen ile gösterilen arasındaki bir kopuş fikrine dayanır... Ses ile bakışın birbirinden koparılması... Bunu tiyatronun da yapabileceği söylenebilir; ama hayır; ses bir şey söylemekte, görüntü başka bir şey göstermektedir; buna evet; ama Straub'larda ses bir şey söyler, söylerken yükselir; evet, havaya doğru yükselir; görüntüyse başka bir şey gösterir; ve ses, görüntünün altına, evet altına girecek şekilde aşağı iner yeniden; görüntünün altına girer; bir yeraltı sesi olur...
İşte Straub'lardan bir yeraltı sesi-görüntüsü; çölde, yerin altının bir mezarlık, milyonlarca yıllık bir mezarlık olduğu apaçıktır...
Böylece Straub'ların sineması ses ile bakışın birbirlerinden koparılmalarından çok, eski bir doğa kanununun, unsurların evrensel çevriminin sinemaya dahil oluşudur: Su-ateş-hava-toprak... Havaya doğru yükselip, sonra yeraltına, görüntünün altına giren söz...
Sanat ve Direnç
Sanatın bilgi verdiğini, yani bir enformasyon türü olduğunu, ya da bir tür iletişim olduğunu düşünmek isteyenler var... Ama sanat iletişim değildir; enformasyon ise hiç değildir... En az, asgari bir enformasyonu iletmeden edemese bile, sanat bilgi vermeye, enformasyona, hattı karşı-enformasyon denen şeye hevesli değildir pek...
İletişim ise sanatkârane filan değildir; tüm yaptığı insanlara neyi düşünmeleri, neyi hissetmeleri, neyi yapmayı planlamaları gerektiğini söylemektir. Enformasyon ise, insanlara bu söylenenleri yapabilmeleri için verilmesi zorunlu en az, asgari yapıp-etme bilgisi, asgari bir pedagojidir...
Sanat karşı-enformasyon da değildir; karşı-propaganda hiç değildir; çünkü onunla, Devlet aygıtlarının bir salgısı olarak karşılaşmak işten bile değildir çoğu kez...
Hayır, sanat bir iletişim değil, enformasyon-karşı enformasyon filan değildir. Bir tanım gibi davranamayacağım bir fikir ileri süreyim yine de: Sanat, ölüme karşı dirençtir...
Ne türden bir direnç acaba? Lascaux mağaralarında beşbin yıldır durup bekleyen duvar resimleri, işte direnmekteler.
Ama ölüme karşı direncin ikinci bir tarzıyla bir buluşması vardır sanatın: Yani insanların kavgasıyla; ölüme, tahakküme, baskılara karşı umutlu kavgasıyla...
İşte Bach'ın müziği, Rönesans sonrası kurumsallaşmış iki müziğin, kutsal, ilahi kilise müziğiyle onun karşıtı profan, saraylı, dünyevi müziğin seslerini bastırmaya çabalayan bir çığlıktır: Defolun! İkiniz de çekip gidin!...
Sanat Eksik Olan Bir Halkı Bekler
Direnç neye karşıdır peki?
Aklımda Michel Foucault gibi bir düşünürün eserinin anlattıkları var: Ondokuzuncu yüzyıldan itibaren dünyayı sarmaya başlayan, Napolyoncu kurumlarda ilk şekillerini bulan bir disiplin toplumu... Hapishane, kışla, hastahane, okul, fabrika gibi yerlerde beliren ve tüm topluma yaygınlaşan bir iktidar biçimi...
Ama Foucault'nun disiplin toplumu tezi ile kaldığını düşünmek ciddi bir yanlış anlama olur. O pekâlâ, yavaş yavaş disiplin toplumlarından farklı türden bir toplumsal iktidar düzenine geçilmekte olduğunun da farkındadır.
Bu yeni iktidar tarzına denetim toplumları diyebiliriz sanıyorum... Otoyollarda özgürce dolaşmaya bırakılırken kim söyleyebilir aslında denetlenmiyor olduğumuzu...
Hiç kuşkusuz, her şey disiplin kurumlarına karşı bir sorgulamanın epeydir başlamış, hatta direncini doruk noktasına vardırmış olmasından bellidir: Okullaşma sistemine ilişkin en modern sorgulamaların en az elli yıllık bir tarihi var... Gelecek için ise, okul biçiminin tümüyle ortadan kalkacağı kestirimi daha şimdiden pek revaçta değil mi? İş ile eğitimin birleşebileceği, yeni teknolojilerleev içine taşınabileceği filan hep yakın bir geleceğe ilişkin tasvirlerdir...
Ama her şey, disiplinlerin hafiflemesiyle birlikte, denetimin kuşatıcı bir hal almaya doğru gittiğini göstermektedir: Özgürce dolaşmaya bırakan ve üst-kodlamalar aracılığıyla uzaktan, dokunmadan denetleyen yeni iktidar araçları...
Tam böyle bir noktada kesmek istiyorum bu konuşmayı: Direncin bir türü olarak sanata dair Paul Klee'nin bir sözünü hatırlatarak: Sanat, eksik olan bir halkı beklemektedir... Henüz eksik olan bir halkı bekleyen, çağıran şeydir sanat... Hepinize teşekkür ediyorum böyle bir karşılaşma için...
17 Mart 1987, Paris


Gilles DELEUZE'ün Paris'teki FEMİS Sinema okulu öğrencilerine hitaben yaptığı konuşmanın çevirisidir. Bu çeviri, konuşmanın
Chaos Media tarafından yapılan video kaydından Ulus Baker tarafından çevirilmiştir.