Forumumuza Hoş Geldiniz

Hoşgeldiniz. Ücretsiz içerikler ve özel hizmetler sizi bekliyor. Hemen üye olun!

Allah’ın Sonsuz Merhameti, Rahmeti, Mutlak Adaleti

Konu Görüntülenme İstatistikleri

Şu an görüntüleyenler
Misafir: 1

Toplam: 7,970

leprechaun

Yeni Üye
Katılım
15 Ocak 2012
Mesajlar
150
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
42
Kaynak gösteremeyeceğim. hatırlayamadım ama, İslam öncesi toplumda soy ve mülkiyet silsilesinin kadın üzerinden olduğunu okumuştum.Kız çocuklarının edilginleştirilmesi/ortadan kaldırılması, erkeğe veraset yolunu açan bir uygulama olabilir.Dediğim gibi, ayrıntı ve kaynak hatırlamıyorum ama, bazı söylemleri yeniden gözden geçirmeme neden olmuştu bu bilgi....
sevgili dost,
eğer İslam öncesi soy kütük kadın üzerinden oluyor ise kadının cahiliye döneminde İslam döneminden daha kötü olduğunu söylemek çelişik olmaz mı? ayrıca veraset kadın üzerinden yürüyorsa kadınları ortadan kaldırmak kız çocuğundan başlamaz, kadınların öldürülmesinden geçer. hem baba neden kız çocuklarını öldürsün de erkek çocuğuna veraset yolu açsın? sonuçta dediğiniz doğru ise verasetin kız çocuğuna geçmesi toplumsal gelenek!

aslında İslam öncesi toplumda kadın hiçte kötü durumda değil fazlasıyla iyi durumdadır. Allah'ın İslam ile ortaya çıkmadığı bugün biliniyor. bu isim İslam öncesinden gelen ve bütün mezepotamya'yı saran "El" Tanrısının Arabistan yarım adasında ismi "El İlah" tan geliyor. Kuran'da adı geçen lat, uzza ve menat ise bu El İlah'n kızları olarak biliniyor. yine İslam tarihçilerinin de üzerinde mutabık olup Kuran tarafından da desteklenen anlayışa göre Kız çocukları Tanrı'nın ve erkek çocukları ise babanın sayılıyor.
Sâffât Sûresinin 149 . Ayetinde
Ey Muhammed! Onlara sor: Kız çocukları Rabbinin de, erkek çocukları onların mı?
Zuhruf Sûresinin 16 . Ayetinde
Yoksa, Allah, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de, oğulları size mi seçip ayırdı?
Tûr Sûresinin 39 . Ayetinde
Yoksa, kızlar O’na (Allah’a) da oğullar size mi?

Zuhruf Sûresinin 15 . Ayetinde
Böyle iken (“melekler Allah’ın kızlarıdır” demek suretiyle) kullarından bir kısmını O’nun parçası saydılar. Şüphesiz insan apaçık bir nankördür.


İslam öncesi Arap yarım adasında ki dini anlayış doğu paganizminin bir parçası olarak görülebilir. paganizmde kurban vermek vardır. son ayete bakarsak aslında kız çocuğunun kutsandığını da açıkça görülür. yüksek ihtimalle senenin belirli döneminde verilen bir kurban ritüelinin bir parçası olmalıdır bu kız çocuğunu gömülmesi meselesi. yoksa kitlesel bir kız çocuğu öldürmesi olmadığı gibi bunun kız çocuklarından utanma ile de ilgisi yoktur. bu anlayışa göre melekler dişidir ve baş ilah olan El İlah'a insanın yaklaşması içinde bir vesiledir. bu kız çocuğu gömme olayıda bu anlamda değerlendirilmelidir.


Bİraz konudan konuya atlamış olabilirim.Ki konuda amacından bir hayli saptı zaten.Bunda benim de payım var.
Otobüste yer verme meselesi sadece bir örnekti. Bu araçlardayken, bir çok kez bu yüzden tartışmalar çıktığını gördüm. O yüzden böyle bir örnek verdim ve böyle bir fikre vardım.
Değişim konusuna gelince, denilmek isteneni anladım. Değişimin hızı değişse de, değişmese de, sonuçta değişim, değişen bir yapı.
Tanrı değişiyor mu? Tanrının da değişmesi için, değişen şeyler gibi, maddesel olması gerekmiyor mu?
Tanrı nın yapısını bilmediğim için ben bu soruya cevap veremem.

Yorumlarınız için de teşekkür ederim.
cevabınızı anlıyorum. konudan sapmamak adına Tanrı'nın değişmesi meselesini başka bir topiğe bırakıyorum. ancak varlığı sadece madde olarak algılanmasının bir yanlış olduğunu vurgulamam gerekiyor.

dostlukla...
 

paslıçivi

Yeni Üye
Katılım
13 Şub 2012
Mesajlar
153
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
59
Ben insanların robot oldukları görüşüne katılmıyorum.Kişi kendi iradesi üzerinde mutlak bir hakimiyet sahibi olmasa da , onu robotlaştırmak ve özgür iradesinin olmadığını söylemek bambaşka bir şeydir..Geçmişin insanı ile şimdinin insanı aynı beyinsel yetilere sahip değiller..Homo-africanus, homo-erectus, homo-saphiens vs. söz konusu iken ve bunların zihni kapasiteleri aynı değilken, kişiyi sabit bir yere hapsetmek tarihsel gelişim ile tutarlı görünmüyor.Kişiler robottur demek insanın gelişiminin durağan olduğunu iddia etmek ve onu belli bir düzeye hapsetmek demektir.

"insanoğlu beyin nörokimyasının bir robotudur" iddiamda sizin algıldağınız tarzda bir şeyden bahsetmiyorum, yani insanın gelişimini durağanlaştırmıyorum.. robottur derken şunu vurgulamaya çalışıyorum..

bir bilgisayar düşünün; o bilgisayara hangi donanımı, işletim sistemini ve yazılımları yüklerseniz, o bilgisayar sahip olduğu donanım(hardware) ve yazılım(software) sınırları ve yetileri dahilinde çalışacak ve fonksiyon üretecektir.. media player programı yüklemezseniz bir media dosyasını tanımayacak ve oynatamayacaktır. bir antivirus programı yüklemezseniz bulaşan bir virus yazılımını tanımayacak ve enfekte olacaktır.. donanımsal olarak belli bir işlemci hızı/gücü, ekrankartı gücü ve ram kapasitesi olduğu için bu sınırları aşan bir işlemle karşılaştığında kasılacak donacak ve nihayetinde o işlemi yapamayacak ve error verecektir gibi.. işte bu bilgisayar kendi donanımsal ve yazılımsal yetileri dahilinde bir robottur, bu yetilerinin bir kölesidir, bunları aşan bir işlem yapıp becermesi beklenemez..

işte insanoğlu beyin nörokimyasını bir robotudur/kölesidir derken benim vurgulamaya çalıştığım şey budur.. tam birebir olarak ifade etmese de anlatmaya çalıştığım şey budur.. bilgisayarın fonksiyon gücü ve yetisi nasıl sahip olduğu donanım ve yazılımlarla sınırlıysa insanoğlu içinde aynı şey geçerlidir.. o da sahip olduğu somut beyin dokusu(konektom) ve kendisine yüklenen yazılımlar(soyut öğretiler) dahilinde bir numenal yeti ortaya koyabilecektir..

2 gbayt kapasitesi olan bilgisayardan 4 gbaytlık bir işlem beklemek nasıl anlamsızsa bir teistten nonteist olmasını beklemek aynı derecede anlamsızdır..
bilgisayarın 2 gbayt olan niceliksel kapasitesini 4 gbayta çıkarıp ancak ondan sonra bu bilgisayardan bu işlemi/fonkiyonu yapmasını bekleyebilirsiniz..
aynı şekilde teizm düzeyi bilinaçıklığında olan birisinin de beyin nörokimyası uygun donanım ve yazılım eklemeden, bu kırılma noktası geçilmeden kişiden nonteizm düzeyi bir bilinçaçıklığı bekleyemezseniz..

2 gbaytlık gücü olan bir bilgisayar 4 gibaytlık bir işlemi yapamadığı için bilgisayara kızmak, eleştirmek, onu bu işlemi yapamaya zorlamak neyse
bir teisti, nonteist deklerasyon vermediği için kızmak, eleştirmek ve onu değiştirmeye çalışmak aynı şeydir ve bu işlem insanlık adına bir zulümdür..

yine benzer bir şekilde kendi özevladına tecavüz eden, ya da küçük bir çocuğa tecavüz edip onu vahşice katleden bir insanı eleştirmek suçlamak ve yargılamak da aynı şeydir.. insanoğlu şimdiye kadar bu konuda toplumsal düzeni koruyabilmek adına daha çok "suç ve ceza" kavramları üzerinden bir yaptırım uygulayarak gitmektedir..
 

paslıçivi

Yeni Üye
Katılım
13 Şub 2012
Mesajlar
153
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
59
Ayrıca daha önemlisi kişilerin iradeleri yok ise sizin söylediğiniz gibi ,kişiler yaptıklarından da sorumlu tutulamazlar.Kendi sorumluluğunu almayan kişilerden, sizin ifadenizle bilinçaçıklığı dediğiniz bir yere ulaşmasını beklemeniz ütopyadır..Sizin fikrinizin vardığı yer sorumsuz bir insanlıktır.

özgür irade çok geniş kapsamlı bir konudur, "insanda genel anlamda özgür irade vardır/yoktur" açısından değilde çok daha spesifik bakış açıları ile incelenip konuşulabilir.. örneğin daha önce bahsettiğim gibi "insanoğlu hayata verdiği anlam ve içerik açısından özgür irade sahibi değildir" gibi..

kişiler yaptıklarından sorumlu tutulamazlar gibi genel bir ifade kullanmadım.. diyalektik materyalist bakış açısıyla insanoğlu sahip olduğu beyin nörokimyasının niceliksel yapısı paralelinde sırasıyla bilinç, düşünce, tutum ve davranış gösterir.. yani insanoğlunun yaptıkları beyin nörokimyasının bir türevler zinciridir.. insanoğlu yaptığı bir tutum ve davranış yüzünden sorumlu tutmak demek; suç ve ceza kavramlarını beraberinde getirir.. ayrıca insanoğlunun somut bedeninden bağımsız bir iradesi/ruhu olduğu açısından bir yaklaşımdır.. daha önce de bahsettiğim gibi insanoğlu şimdiye kadar toplumsal düzeni sağlamak için eğitimle beraber asıl olarak suç ve ceza kavramlarına başvurmak zorunda kalmıştır.. benim bu konudaki tezim/iddiam/öngörüm önümüzdeki yüzyıllarda suç ve cezanın yerini hastalık ve sağaltımın alacağı yönündedir.. yani diğer insanlara zarar veren, toplumsal düzeni bozan insanları suçlu görüp ceza vermek yerine hasta görüp onları iyileştirmeye çalışacağız..

Beyin ile insanı birbirinden ayıramazsınız , bu ayrımınız metafiziktir.Siz hiç beynin ve insanın ayrı ayrı yerlerde olduğunu ancak aynı fonsiyonları yerine getirdiklerini gördünüz mü?.Bu düşünme biçimi METAFİZİKTİR.

burda ifade etmeye çalıştığınız şeyi anlayamadım.. gerçi daha önce sormuştunuz ama cevap vermedim "metafizikten ne anlıyorsunuz?" diye.. ben birincil anlamında kullanıyorum bu ifadeyi.. meta(ötesi) fizik(doğa, madde) yani fizik/doğa ötesi, üstü..
 

glsezinrs

Yeni Üye
Katılım
12 Ara 2010
Mesajlar
1,358
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
64
....Tanrı'nın değişmesi meselesini başka bir topiğe bırakıyorum. ancak varlığı sadece madde olarak algılanmasının bir yanlış olduğunu vurgulamam gerekiyor.

dostlukla...

Yaratıcı değil, bizim yaratıcı algımızdır değişmekte olan(ya da değişimi mümkün olan diyelim).diye düşünüyorum."Zannınızın katındayım (Ben'i ne zannederseniz O'yum" ayetini hatırladım.Numara veremeyeceğimim ama dileyen olursa bulur yazarım.
 

glsezinrs

Yeni Üye
Katılım
12 Ara 2010
Mesajlar
1,358
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
64
.. diyalektik materyalist bakış açısıyla insanoğlu sahip olduğu beyin nörokimyasının niceliksel yapısı paralelinde sırasıyla bilinç, düşünce, tutum ve davranış gösterir.. yani insanoğlunun yaptıkları beyin nörokimyasının bir türevler zinciridir.. insanoğlu yaptığı bir tutum ve davranış yüzünden sorumlu tutmak demek; suç ve ceza kavramlarını beraberinde getirir....

Doğru anladı isem, herşey yazılımda (programda) bitiyor.Yazılım," bireyin ait olduğu düşünüldüğü" aile, ülke,coğrafya ve burada yürürlükte olan onaylanmış kültürden (din, ahlak kuralları, sosyal sınıf vs) başka birşey değil.Her yazılım fiil-sonuç vaya hak/sorumluluk zincirini bireyin ortam özelliklerine göre yüklüyor.Kentli bir birey için arkadaşlarıyla (kız/erkek )buluşup eğlenmek kabul edilebilir bir eylemken, kırsal kökenli biri için onaylanmıyor.Ya da, evli adam köyünden bir genç kız kaçırıp eve getirdiğinde karşılaştığı tepkiyle, kentli bir ailenin yaklaşımı aynı değil.Toplum bu konuda sınıfsal bir çelişki yaşamıyor işin garibi..Herkes, "kendisi" için doğru olarak kabul edilmiş kuralları genellikle kabulleniyor.Tek belirgin karşı çıkış , yazılımı sorgulamak yerine bir an önce "sınıf atlamak" ..Bu da sizin sözettiğiniz kırılma noktası yerine trajikomik bir yaşam algısı üretiyor..Farklı yazılımlara/sorumluluklara/haklara sahip sosyal grupları bir arada görmek de pek mümkün olmuyor dolayısıyla...Yaşamın zorunlu paylaşılan alanları dışında bir yığın alt grup var.(programa bağlı olarak)Ben, yazılımın üretim ilişkilerine bağlı olarak şekillendiğini,bunun katı bir dayatma yerine (Hindistandaki kast sistemi örn.)ortak paydalarda eritilmeye çalışılarak (din, milliyet, hemşehrilik..vs) "biz" algısının arkasına saklanarak uygulamaya geçirildiğini düşünüyorum.
 

paslıçivi

Yeni Üye
Katılım
13 Şub 2012
Mesajlar
153
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
59
Kendiniz ifade ediyorsunuz ."""hayır benim kesinlikle böyle bir önerim yok ve olamaz da zaten.. çünkü bu bahsettiğim zihinsizlik/aydınlanma/insanlaşma bilinçaçıklığına çıkmak basit bir öneriyle tavsiyeyle olacak bir şey değil.. çünkü "bilinçaçıklığı dediğim kavram tıbbi bir terminolojidir"""Peki neyin mücadelesini veriyorsunuz o zaman?Bana kaç inananı ateist yaptın derken , peki siz kaç kişiyi söylediğiniz bilinç açıklığına taşıdınız?Kendi cevabınıza göre böyle bir amacınız yok.Neden yazıyorsunuz fikirlerinizi madem?İnsanlar sizi takip etsin , sizin fikirlerinize sahip olsun diyemi ?Amaç bu mudur yani?.

hepimiz insanız ve bir benliğimiz var.. ve herkesin sahip olduğu benlik mutlu/tatmin olmak zorundadır.. ben mutlu olmak istemiyorum, tatminsiz kalmak istiyorum gibi bir seçeneğimiz yok maalesef.. insanoğlunun bu konuda sabit/mutlak bir fıtratı var.. bu zorunluluğu kaybeden insanoğlu yaşamın anlamını ve yaşama sevincini yitirmiş demektir ve kendi yaşamına kendi elleriyle son verir..

ben kendimi hedonist ve humanist biri olarak tanımlıyorum.. ve aslında her canlının temelinde bir hedonizm olduğunu bu olmadan yaşamsal dürtünün olamayacağını düşünürüm.. ama hedonizm(hazcılık) insanlarda genelde olumsuz bir algı yarattığından o yüzden bir çok insan hedonizmi kabul etmez ve kendine yakıştırmayıp dışlar.. aslında yaptığımız her eylemin altında hedonist eğilimler olduğunu düşünürüm.. bu felsefe sitelerinde yazmak, düşüncelerimi paylaşmak, diğer insanlara kabul ettirmeye çalışmak bile bir hedonizm ürünüdür.. kimse bizi bu sitelerde yamaya zorlamıyor ama bir çoğumuz yazıyoruz.. neden? insanları çok mu seviyoruz, onların iyiliğini çok mu düşünüyoruz? hayır, burda bir şeyler yazmak, kendi felsefemizi paylaşmak ve haklı çıkmak bize haz veriyor.. aslında hepimiz bencil birer hedonistiz ama bunu kendimize itiraf edemiyoruz.. çünkü toplum bencilliği ve hedonizmi kabul etmiyor onaylamıyor.. biz de ondan sonra binbir kılıfla süsleyerek binbir sanal bahane uydurarak burda düşüncelerimizi paylaştığımızı ifade ediyoruz..

benim burda düşüncelerime niçin paylaştığıma gelince..

birinci sebep; dediğim gibi hedonist olduğumu kabullenmemdir.. herkes gibi ben de burda fikirlerimi paylaşmaktan haz duyuyorum..

ikincisi; ulaştığım bilincin dünya insanlığının sağlığı huzuru kardeşliği açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum

üçüncüsü; bu fikirlerimi paylaştığım son 4-5 yıl içerisinde "kırılma noktasında olan insanlara" oldukça faydalı olduğum konusunda geridönüm mesajları alıyorum..

Ben söyleyeyim değildir.Peki benim böyle bir amacım olduğu ön kabülünü nereden çıkarıyorsunuz? Öyle ise sizin de hedefiniz budur.Sonuç olarak sizin söyleminizle ikimizin de yaptığı anlamsızdır.

siz burda düşünceleriniz niçin bizlerle paylaşıyorsunuz, samimi olarak cevap verebilirmisiniz?

""""bir materyalist/ateistin beyin nörokimyası doğduğu coğrafyanın dogma diniyle şekillendiği7etkilendiği için o kişi de beynindeki o dogmayı sonuna kadar yanlışlamak zorundadır..""""
Bir şeyleri yanlışlayarak , diğerlerini doğrulamak herhangi bir felsefe yahut inançla alakalı bir durum değildir..Doğrulamak yahut yanlışlamak gelişim için gereklidir.Kişiler bir felsefeye sahip olmasalar dahi, hatta bırakınız insanları hayvanlar dahi doğrular ve yanlışlarlar, bu hayatta kalmak ile alakalıdır.Haliyle ""o dogmayı sonuna kadar yanlışlamak"" eşyanın tabiatıdır.Zira bir çok dorulama ve yanlışlamalardan sadece biridir bu.Siz materyalizm ve idealizmi yanlışlayarak kendi agnostik düşüncenizi doğrulamaya çalışıyorsunuz.Bu da sizin zihinsel mahkumiyetinizdir o halde.O saydığınız liseteye kendini düşüncenizi de yazmalısınız. Kişi agnostik ise agnostik kalmak ve bunları savunmak zorundadır sizin yaptığınız gibi.Bu ifadeyi orada belirtmemiş olmak orada yer almadığı anlamına gelmez. Bağımsız kalmaya çalıştıklarınızdan bağımsız kalmadığınızı belirtmek isterim..

ben materyalizm ve idealizmi yanlışlamaya çalışmıyorum.. bu tarz felsefelerin "varoluşa anlam ve içerik verme tabanlı bir bilinaçıklığı" olduğunu ifade ediyor ve bu bilinaçıklığında yaşamak "zorunda kalan" insanoğlunun bir türlü kendi türüne yakışır tarzda dostluk kardeşlik paylaşaımcılık içinde olamadığını ve bunun tıbbi bir hastalık olduğunu, bu hastalığın adının "bilinçyetmezliği sendromu" olduğunu ve önümüzdeki yüzyıllarda buna bilimin bir çare bulabileceğini ifade etmeye çalışıyorum..

hayata anlam ve ieçrik verme tabanlı bilinçaçıklığında baktığımda bilinemezci olduğumu ama hiç kimsenin izni olmadan onun sahiplendiği, inandığı idealist ya da materyalist felsefeyi yanlışlamaya çalışmadığımı, çünkü merkeze insanoğlunun kendini aldığımı ve her insanın sahiplendiği inandığı felsefeyle mutlu olduğu sürece onu sahiplenmek zorunda olduğunu dile getirmeye çalışıyorum..

idealizm ve materyalizm insanoğlunun üretip ortaya koyduğu ve "insandan öte" kavramlardır
ama idealist ve materyalist dediğimiz zaman işin rengi değişir.. çünkü bunar "benim türümden olan insanoğlu" bireyleridir..
 

paslıçivi

Yeni Üye
Katılım
13 Şub 2012
Mesajlar
153
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
59
Size gıpta ettim doğrusu..Yaşamımın bazı dönemlerinde, beynimden kurtulmanın yollarını arayacak kadar bunaldığımı hatırlıyorum..robotluğu sonlandırmak zor ama mümkün..Ben şimdilik ağrı kesicilerle (çiçek-böcek/hobi/felsefe..vs) idare ediyorum..🙁

yazılarımı takip ettiyseniz zaman zaman meditasyondan bahsederim. meditasyon kelime anlamı olarak medicine(ilaç) kökünden türemiştir.. yani zihnin ilacıdır.. ben farkında olmadan 10 yaşlarında oyun olarak oynadığım şeyin yıllar sonra bir meditasyon tekniği olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım.. çünkü zorunlu olarak müslüman olarak başladığım hayatımda ateizm, deizm, panteizm, klasik agnostisizm(tanrı bilinemezcilik) benim tanımladığım agnostisizm(evren bilinemezcilik) ve nihayetinde farkındalık/aydınlanma denilen bilinç düzeylerini birebir deneyimledim yaşadım.. bilmiyorum bu kadar farklı bilinç düzeylerini deneyimleyen biri varmıdır.. hepsini bizzat deneyimlediğim için bu tarz bilinç düzeyindeki insanlarla çok iyi empati kurup onların hislerini anlayabiliyorum..

ve bu bilinç düzeylerini deneyimlerken ortada benim özgür iradem yoktu.. yani müslümanken "-hadi ben sıkıldım, islamiyet kötüdür, yanlıştır beni rahatsız ediyor" deyip de kendi isteğimle ateizme geçmedim, diğer tüm geçişler benim iradem dışında gelişen şeylerdi.. ve bugün geldiğim noktadan geriye baktığımda en başta kendim olmak üzere insanoğlunun nasıl bir zihin kölesi olduğunu görebiliyorum.. zihin insanoğlunun bir hastalığıdır, doğduğumuzda varolan o saf, pırıl pırıl bilincimizin üzerini adeta kara bir bulut gibi örtmektedir.. dinsel ifade etmek gerekirse zihinde yaşamak bir cehennem, zihinsizlik adeta bir cennet gibi..

meditasyon kavramını bir çok kişi bilmiyor ya da basit bir rahatlama yöntemi olarak görüyor.. oysa meditasyonun hakkını verip gerçekten trans haline geçtiğinizde beyinde çok ciddi niceliksel değişimler yapıyor, ben bunları bizzat yaşayan biriyim..

meditasyonla ilgili yapılmış bilimsel bir çalışmanın linkini veriyorum..





meditasyonun islamdaki uygulama şekli tasavvuftur..

Doğru anladı isem, herşey yazılımda (programda) bitiyor.Yazılım," bireyin ait olduğu düşünüldüğü" aile, ülke,coğrafya ve burada yürürlükte olan onaylanmış kültürden (din, ahlak kuralları, sosyal sınıf vs) başka birşey değil.Her yazılım fiil-sonuç vaya hak/sorumluluk zincirini bireyin ortam özelliklerine göre yüklüyor.Kentli bir birey için arkadaşlarıyla (kız/erkek )buluşup eğlenmek kabul edilebilir bir eylemken, kırsal kökenli biri için onaylanmıyor.Ya da, evli adam köyünden bir genç kız kaçırıp eve getirdiğinde karşılaştığı tepkiyle, kentli bir ailenin yaklaşımı aynı değil.Toplum bu konuda sınıfsal bir çelişki yaşamıyor işin garibi..Herkes, "kendisi" için doğru olarak kabul edilmiş kuralları genellikle kabulleniyor.Tek belirgin karşı çıkış , yazılımı sorgulamak yerine bir an önce "sınıf atlamak" ..Bu da sizin sözettiğiniz kırılma noktası yerine trajikomik bir yaşam algısı üretiyor..Farklı yazılımlara/sorumluluklara/haklara sahip sosyal grupları bir arada görmek de pek mümkün olmuyor dolayısıyla...Yaşamın zorunlu paylaşılan alanları dışında bir yığın alt grup var.(programa bağlı olarak)Ben, yazılımın üretim ilişkilerine bağlı olarak şekillendiğini,bunun katı bir dayatma yerine (Hindistandaki kast sistemi örn.)ortak paydalarda eritilmeye çalışılarak (din, milliyet, hemşehrilik..vs) "biz" algısının arkasına saklanarak uygulamaya geçirildiğini düşünüyorum.

kısmen haklısınız.. ama sadece yazılım değil donanım(doğuştan gelen beyin nörokimyası) da çok önemli.. her insan evladı biriciktir.. bunun en güzel göstergesi parmak izinin herkse özel olması ve dünyadaki her insanın yüz çehresinin ona özel gibi özellikleri sayabiliriz.. beyin nörokimyamızda binlerce yıllık genetik soyumuzun özelliklerini taşımakla beraber daha doğduğumuz andan itibaren sonsuz sayıda çevresel somut ve soyut faktörlerin etkisi altında kalıyor..

ama dediğiniz gibi aslolan yüklenen yazılımdır.. yani kişinin dünyaya geldiği zaman ve coğrafyadaki yaşayan insanların dini inançları, milli/etnik kimliği, ahlaki değerleri gibi kültürel kimiktir.. yenidoğan bir bebeğin bu kültürel kimliği reddetmek gibi şansı/seçeneği yoktur.. çinde, japonyada hindistanda doğan bir bebeğin müslüman olması eşyanın tabiatına aykırı olduğu gibi iranda arabistanda doğan bir bebeğin musevi budist hindu olması da yine aynı şekilde eşyanın tabiatına aykırıdır..

o yüzden bir şeye(tanrı, ölüm sonrası yaşamlar vs) "iman ön koşullu" dinler tam bir saçmalık ve safsatadır.. ama bu dinlere inanan insanları bunları konuşarak aktarmanız neredeyse imkansızdır.. çünkü bu insanlar zihinde(egoda) yaşamaktadır.. ve ego dediğimiz ikinci benlik modeli kişinin mutluluğundan direk sorumludur ve bu yüzden bir çok savunma mekanızması geliştirmiştir.. siz ne anlatırsanız anlatın savunma mekanızmalrı arka planda canavar gibi çalışmakta ve işine geleni alıp işine gelemeyeni anında filtreleyip dışlar yadsır ve kişinin evrene verdiği anlam ve içeriği korumaya çalışır.. bu yazdıklarım sadece bir dine inanan insanlar için değil nonteist dediğimiz ateist deist panteist insanlr için de geçerlidir.. onlar da hala zihinde yaşamaktadır, sadece zihni çatlatmış ama henüz bunun dışına çıkıp özgürleşememişlerdir.. yani o çocukluktaki safbilinç haline gelemedikleri sürece idealizm veya materyalizm felsefelerinden birine sıkı sıkıya tutunup "insandan öte" "tanrı" ve "maddeyi" ilahlaştırırlar.. ve durumdan olayı kesinlikle suçlanamazlar eleştirilemezler.. çünkü bu insanlar dediğim gibi ikinci benlik olan egonun/zihnin kölesidirler, özgür iradeleri yoktur.. yaşamda kalma dürtülerini devam ettirebilmek için mutlu/tatmin olmak zorundadırlar.. bunun yolu da insandan öte tutundukları ve ilahlaştırdıkları bu kavramları ölesiye sahiplenmek, savunmak ve bu uğurda bir yaşam sürmek zorundadırlar..

ve işin en enteresan tarafı yaşama farklı anlam ve içerik veren bu insanlar kendi anlam ve içerik dışındaki tüm anlam ve içerikleri büyük bir tehdit olarak görüp onlarla sürekli mücadele etmek ve onları yanlışlamaya çalışmak zorundadırlar.. ben buna "zorunlu kaos teorisi" diyorum..
 

glsezinrs

Yeni Üye
Katılım
12 Ara 2010
Mesajlar
1,358
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
64
yazılarımı takip ettiyseniz zaman zaman meditasyondan bahsederim.
meditasyon kavramını bir çok kişi bilmiyor ya da basit bir rahatlama yöntemi olarak görüyor.. oysa meditasyonun hakkını verip gerçekten trans haline geçtiğinizde beyinde çok ciddi niceliksel değişimler yapıyor, ben bunları bizzat yaşayan biriyim..

meditasyonun islamdaki uygulama şekli tasavvuftur..



kısmen haklısınız.. ama sadece yazılım değil donanım(doğuştan gelen beyin nörokimyası) da çok önemli.. ..

Yazılarınızı elbette takip ediyorum.Benim için, temel bilimler ve özellikle de tıp eğitimi almış bir katılımcının görüşleri önemli.Zira felsefe, doğası gereği soyutlamalar üzerine temellendiğinden, bazen ipin ucu kaçıyor.Ayakları yere basmayan , "uçuşan" tartışmaları zaman kaybı olarak görüyorum(ben de bunu yapıyorum, bu bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor.Bilim/bilimsellikten koparılmış bir felesefe olamaz.Ama her konuda az buçuk bilgi sahibi olmak sağlam/tutarlı bir felsefe üretimi için yeterli değil.O yüzden farklı alanlarda, özellikle de pozitif bilimlerde üyelerin yazdıklarını kaçırmamaya çalışıyorum.)
Donanımdan sözetmenizden, insanın tabula rasa (boş levha) olarak doğmadığını, türe özgü bazı apriori (deney öncesi) bilgilerin doğuştan geldiğini kabul ettiğiniz sonucunu çıkardım.-burada, temel içgüdülerimizi değil, insan türünün arkaik bilinç birikimini kastediyorum-Özetle, "genetik" faktörleri göz ardı etmiyorsunuz...Böylece , topyekun bir zihinsel devrim olasılığı/beklentisi yerine bireysel aydınlanma üzerine gitmek daha mantıklı(burada sn.evrensel-insanın numenal yeti devrimi üzerine düşünürken kafama takılan sorulara cevap arıyorum..)
İslamda, mutasaffıvların kendilerini dış dünyadan soyutlayıp "çilehane" lere kapanmaları, yoğunlaştırılmış meditasyonun ta kendisidir zaten.. Hz.Muhammed'in zaman zaman Hira mağarasına çekilmesi de...
 
E

evrensel-insan

Ziyaretçi
Yazılarınızı elbette takip ediyorum.Benim için, temel bilimler ve özellikle de tıp eğitimi almış bir katılımcının görüşleri önemli.Zira felsefe, doğası gereği soyutlamalar üzerine temellendiğinden, bazen ipin ucu kaçıyor.Ayakları yere basmayan , "uçuşan" tartışmaları zaman kaybı olarak görüyorum(ben de bunu yapıyorum, bu bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor.Bilim/bilimsellikten koparılmış bir felesefe olamaz.Ama her konuda az buçuk bilgi sahibi olmak sağlam/tutarlı bir felsefe üretimi için yeterli değil.O yüzden farklı alanlarda, özellikle de pozitif bilimlerde üyelerin yazdıklarını kaçırmamaya çalışıyorum.)
Donanımdan sözetmenizden, insanın tabula rasa (boş levha) olarak doğmadığını, türe özgü bazı apriori (deney öncesi) bilgilerin doğuştan geldiğini kabul ettiğiniz sonucunu çıkardım.-burada, temel içgüdülerimizi değil, insan türünün arkaik bilinç birikimini kastediyorum-Özetle, "genetik" faktörleri göz ardı etmiyorsunuz...Böylece , topyekun bir zihinsel devrim olasılığı/beklentisi yerine bireysel aydınlanma üzerine gitmek daha mantıklı(burada sn.evrensel-insanın numenal yeti devrimi üzerine düşünürken kafama takılan sorulara cevap arıyorum..)
İslamda, mutasaffıvların kendilerini dış dünyadan soyutlayıp "çilehane" lere kapanmaları, yoğunlaştırılmış meditasyonun ta kendisidir zaten.. Hz.Muhammed'in zaman zaman Hira mağarasına çekilmesi de...

Evrensel-insan zihniyeti fenomen olarak geni tabiki dikkate aliyor. Yalniz kisinin de ozgur iradeli bilincli ve farkindalikli olarak kendi beynine hitap edebilecegini onu yonlendirebilecegini ve kontrol edebilecegini dile getiriyor.

Buradaki devrim iki turlu. Birincisi kisinin kendi beyninin gelisimini evrime birakmamasi, ikincisi numenal insanlik adina ve yolunda beynini gelistirebilmesi.

Ayrica zihinsel devrim de toplumsal degil, bireysel.

Bunun toplumsalligi, bireylerin kendi dusunce ve davranislarinin bu algiyi alabilecek beyinlere yonelik hitabi.

Obur turlu her bir yanasim, insanoglunu ya ic ya dis bir fenomenal mahkumiyet ve teslimiyete birakmaktir.

"Benim, dogam, genim, konektonun v.s. bu/tanri, varolus v.s. beni boyle yaratmis/olusturmus dolayisiyle bu benim fenomenal kaderim, elimden bir sey gelmez" temelli teslimiyeti, mahkumiyeti ve boyunduruk tutsakligidir.

Zaten emperyalist zihniyetin de her turlu etik, metafizik, felsefi ve bilim uzerindeki guc kullanimi da bu cikarci amaca yoneliktir.
 

Ferdinand Bardamu

Yeni Üye
Katılım
30 Nis 2012
Mesajlar
1,302
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
44
özgür irade çok geniş kapsamlı bir konudur, "insanda genel anlamda özgür irade vardır/yoktur" açısından değilde çok daha spesifik bakış açıları ile incelenip konuşulabilir.. örneğin daha önce bahsettiğim gibi "insanoğlu hayata verdiği anlam ve içerik açısından özgür irade sahibi değildir" gibi..

kişiler yaptıklarından sorumlu tutulamazlar gibi genel bir ifade kullanmadım.. diyalektik materyalist bakış açısıyla insanoğlu sahip olduğu beyin nörokimyasının niceliksel yapısı paralelinde sırasıyla bilinç, düşünce, tutum ve davranış gösterir.. yani insanoğlunun yaptıkları beyin nörokimyasının bir türevler zinciridir.. insanoğlu yaptığı bir tutum ve davranış yüzünden sorumlu tutmak demek; suç ve ceza kavramlarını beraberinde getirir.. ayrıca insanoğlunun somut bedeninden bağımsız bir iradesi/ruhu olduğu açısından bir yaklaşımdır.. daha önce de bahsettiğim gibi insanoğlu şimdiye kadar toplumsal düzeni sağlamak için eğitimle beraber asıl olarak suç ve ceza kavramlarına başvurmak zorunda kalmıştır.. benim bu konudaki tezim/iddiam/öngörüm önümüzdeki yüzyıllarda suç ve cezanın yerini hastalık ve sağaltımın alacağı yönündedir.. yani diğer insanlara zarar veren, toplumsal düzeni bozan insanları suçlu görüp ceza vermek yerine hasta görüp onları iyileştirmeye çalışacağız..



burda ifade etmeye çalıştığınız şeyi anlayamadım.. gerçi daha önce sormuştunuz ama cevap vermedim "metafizikten ne anlıyorsunuz?" diye.. ben birincil anlamında kullanıyorum bu ifadeyi.. meta(ötesi) fizik(doğa, madde) yani fizik/doğa ötesi, üstü..

Tüm yazdıklarınıza burada cevap vereceğim
Genel anlamda özgür irade vardır/yoktur demeyelim diyerek genel anlamda bir özgür irade tanımı yapmışsınız.Hayata verilen anlam gibi soyut bir kavrama herşey dahildir çünkü kişinin hayatı şeylere vermiş olduğu anlamlar bütünüdür...İrade sahibi olan kişiler ancak sorumluluk alabilirler.Kendi iradesi ile hareket etmeyen kişiler yaptıklarından sorumlu tutulamazlar.İrade sahibi olunmalı ki kişi yaptığı eylemden sorumlu tutulsun..Akıl sağlığı hastalık derecesinde bozuk olan kişiler, yaptıklarından sorumlu tutulmazlar çünkü bizim gibi kendi üzerlerinde hakimiyetleri yoktur..Yani özgür iradenin mutlak anlamda olmayışı eşittir sorumsuzluktur..
Beyin ile insan birbirinden ayrı iki şeymiş gibi bahsediyorsunuz,biri diğerini kontrol eden ..İnsan, beyin olmadan , insan beyni de insanın kendisi olmadan var olamazlar demek istiyorum..Bu ayrımı yapamazsınız diyorum bunlar bir bütündür..
Haklı olmak herkese haz verir, ancak haklı çıkabilmek için gerçek baş aşağı çevrilemez.Ben yazarım çünkü bu beni düşünmeye sevk eder.Bildiklerimi gözden geçirmemi ve yeni şeyler öğrenmemi sağlar.Bir tartışmada eğer insiyatif bende ise elbette bundan haz duyarım.Bu da doğaldır çünkü ben bir insanım.Tüm insanlar, diğer insanlar tarafından onaylandıklarında yahut takdir edildiklerinde haz duyarlar ,ancak ben hayatın temeline bunu koymam ve bunu haklı da bulmam.Aksi halde bir sübyancının , bir çocuktan aldığı cinsel hazzı da haklı bulmam gerekir...Bu sebeple hedonizmin tepki görmesi doğaldır çünkü ucu kişinin kendi menfaati için herşeyi yapabilmesine açılır ki ahlak dışı durumlar meşrulaşmış olurlar..
Materyalizm yahut idealizmi yanlışlamadan kendi felsefenize nasıl sahip olabilirsiniz..Siz sürekli idealizmde şöyledir yahut materyalizmde böyledir bunlar yanlıştır demiyor olabilirsiniz..Belli bir anlayışa sahip olmak otomatik olarak diğerlerini yanlışlamak demektir .. aksi halde kendi doğrunuza inanmamış olursunuz yani doğruluğuna inanmadığınız bir düşünceye sahip olmuş olursunuz..
Söylediğiniz şeylerin insanlara çekici gelmesi doğaldır.İnsan odaklı , şu yahut bu ideolojiye hapsolmamış, bilinç açıklığına erişmiş vs...Bunlar kulağa hoş geliyor ancak dediğim gibi ütopyadır..
 

glsezinrs

Yeni Üye
Katılım
12 Ara 2010
Mesajlar
1,358
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
64
..., zihinsizlik adeta bir cennet gibi........ben buna "zorunlu kaos teorisi" diyorum..

Buradaki zihinsizlikten, toplumsal kimlik edinimi için öğretilen/belletilen hertürlü eğitim, töre, kültür, ideoloji, dinsel söylem vb 'den bağımsızlaşarak beyni kullanmayı (sorgulamayı, analiz-sentez yapmayı, yaratıcı düşünceyi)anlıyorum.Bunlardan arıtılan ve apaçık algılayabilen yönlendirilmemiş bir bellekten yani..(Diğer türlü boşaltılmış bir bellekle zaten var oluşumuz mümkün değil, boşaltılsa bile yeni bir program yüklenmek zorundadır, -kaldı ki öğrenilenlerin tümüyle ortadan kalkması olanaksız.. eğer bir hastalık/kaza vs yoksa-eski bilgilerin bilinçaltına itilerek, daha dominant olan öğretinin bunlara ket vurması(engellemesi) sağlanabilir)Uzatmayayım, zihinsizlik, eski verileri mutlaka muhafaza ederek (burası önemli, çünkü bunlar yoluyla empati kurabilir, karşılaştırabilir vs) ama bu yüklenmiş kalıp bilgilerin özgür iradeye egemen olmasına izin vermeyen bir "farkındalık"durumu .Siz de bunu kastediyorsunuz, yani ben öyle anladım*🙂.Bunun sorumluluğu ortadan kaldırma ile, ya da teslimiyetle ne ilgisi var?Sn.Evrensel-insanın numenal yeti kullanımı olarak betimlediği faaliyeti, "doğal zihniyetten" meditasyonla kurtularak yapmaktasınız.Ayrıca çok da ütopik değil bu..Hiç bir fikir/söylem/tez vb tamamen d/y olamaz..Ya da bugünün bilgisiyle doğrulanmış olan ileride yanlışlanabilir veya tersi..Ben bunları ne zaman desem hep "ilkesizlik" le itham edilmişimdir.🙁Boşuna dememişler, bitaraf olan bertaraf olur diye..🙂Kaos neden zorunludur? soracağım buydu lafı uzattım..
 

paslıçivi

Yeni Üye
Katılım
13 Şub 2012
Mesajlar
153
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
59
Donanımdan sözetmenizden, insanın tabula rasa (boş levha) olarak doğmadığını, türe özgü bazı apriori (deney öncesi) bilgilerin doğuştan geldiğini kabul ettiğiniz sonucunu çıkardım.-burada, temel içgüdülerimizi değil, insan türünün arkaik bilinç birikimini kastediyorum-Özetle, "genetik" faktörleri göz ardı etmiyorsunuz...Böylece , topyekun bir zihinsel devrim olasılığı/beklentisi yerine bireysel aydınlanma üzerine gitmek daha mantıklı

evet söyldiklerimi doğru anlamışsınız.. insan "boş levha" olarak dünyaya gelir derken aynı fabrikada üretilmiş hepsi birebir tıpatıp aynı harddiskler gibi değildir.. harddiskler üretildiği zaman üzerinde hiç bir data yoktur ama hiçbir hardissk de geçmişten gelen izler dolayısıyla farklılık taşımaz.. yani boş levha olarak üretilen hardddiskler genetik bir miras taşımazlar.. ama dünyaya gelen her bebek yeni üretilmiş boş bir hardddisk gibi olmakla beraber geçmişindeki ataların binlerce yıllık izlerini taşır.. o yüzden dünyaya gelen her bebek biriciktir, emsalsizdir.. üzerine ne kadar aynı yazılımları yüklesenizde bebek geliştikçe doğuştan gelen bu genetik donanımsal bilgiler eşliğinde kendine yüklenen yazılımları harmanlayarak bir bilinç düşünce ve tutum geliştirecektir.. bunun da en güzel örneği aynı anne/baba tarafından yetiştirilen çocukların çok farklı bilinç, düşünce ve karakter sahibi olabilmeleridir. hani deriz ya -kime çekmiş bu çocuk, biz bunu böyle yetiştirmedik diye? her tarlaya ekilen tohum aynı ürünü vermez..

Buradaki zihinsizlikten, toplumsal kimlik edinimi için öğretilen/belletilen hertürlü eğitim, töre, kültür, ideoloji, dinsel söylem vb 'den bağımsızlaşarak beyni kullanmayı (sorgulamayı, analiz-sentez yapmayı, yaratıcı düşünceyi)anlıyorum.Bunlardan arıtılan ve apaçık algılayabilen yönlendirilmemiş bir bellekten yani..(Diğer türlü boşaltılmış bir bellekle zaten var oluşumuz mümkün değil, boşaltılsa bile yeni bir program yüklenmek zorundadır, -kaldı ki öğrenilenlerin tümüyle ortadan kalkması olanaksız.. eğer bir hastalık/kaza vs yoksa-eski bilgilerin bilinçaltına itilerek, daha dominant olan öğretinin bunlara ket vurması(engellemesi) sağlanabilir)Uzatmayayım, zihinsizlik, eski verileri mutlaka muhafaza ederek (burası önemli, çünkü bunlar yoluyla empati kurabilir, karşılaştırabilir vs) ama bu yüklenmiş kalıp bilgilerin özgür iradeye egemen olmasına izin vermeyen bir "farkındalık"durumu .Siz de bunu kastediyorsunuz, yani ben öyle anladım

evet yine doğru anlamışsınız 🙂 "zihinsizlik"ten kastım bize yüklenen soyutların/verilerin "silinmesi" değildir.. yani bir zihin boşaltımı değildir.. zihinde yaşarken; bu zihnin kölesiyizidir, bizim düşünce, turum, davranış ve yaşamımızı bu zihnin içeriği yönetir, ortada gerçek kişi/benlik yoktur.. bu insanlarda karar verici yönetici/patron ego dediğimiz ikinci benliğimizdir.. bize sonradan yüklenen bir benliktir.. kişi kendinde, özünde, merkezinde değildir.. kişi çeperdedir..

bir küre düşün; bu kürenin bir merkezi bir de en uçta çeperi/periferi vardır.. işte çeperde oluşan bu yönetim merkezi, patron egodur.. kürenin merkezi de asıl yöneici patrondur, efendidir.. ama insanoğlu bu kürenin merkezinde değil çeperdeki ego tarafından yönetilir.. ve bu ego dediğimiz benlik yapısı da dünaydki zman ve coğrafyaya göre çok farklılık gösterir.. ego dış dünyadaki gerçekliği algılayıp karar vericidir aynı zamanda, yani akıl dediğimiz şeydir.. o yüzden dış dünyayı, evreni her insan çok farklı algılayıp çok farklı anlam ve içerik verir.. çünkü herkesin egosu kendi toplumunun kültürel yapısına göre şekillenir..

aydınlanma/farkındalık dediğim şeyde; işte bu kürenin çeperinde yaşarken yavaş yavaş merkezdeki asıl patrona/yöneticiye ulaşmaktır.. yani özbenlik dediğimiz olaydır, kişinin gerçek kendisini bulması bilmesidir.. kürenin merkezinde mutlak tatmin varıdır, sevgi vardır.. orda yalancı, sahte tatminlerle uğraşmazsın, "insandan öte" kavramaların kölesi olmazsın..

kürenin bütünlüğü bozulmamıştır, yani sana yüklenen tüm yazılımlar çeperde olduğu gibi durmaktadır.. sadece yönetici karargah(akıl) değişmiştir.. eskiden seni periferdeki yalancı/sahte akıl yönetirken şimdi merkezdeki gerçek/öz akıl yönetmektedir.. kürenin çeperindeki tüm yazılımları istediğin zaman çağırır hatırlarsın ama asla artık o yazılımın kölesi değilsindir..

örneğin ben eski bir müslüman, eski bir türk milliyetçisi, eski bir fanatik fenerbahçe taraftarıydım.. bunlara ait tüm bilgiler hala hafızamda ama artık benim yaşamımı bunlar değil gerçek ben yönetiyorum.. şimdi ne müslüamnım ne türk milliyetçisiyim ne fenerbahçe taraftarıyım..

aslında bu durumu eski dönemlerin aydınları mistikleri çoğu kez dile getirmişlerdir..

ölmeden önce ölmek..

yani yalancı benliğin(egonun) ölüp kişinin özbenliğinin ortaya çıkması..

insandan öte tüm değerlerin köleliğinden kurtulup gerçek efendinin yönetimi devralması.. bir çeşit darbe gibi yani..

şimdi eski deneyimlerim olan islam, ateizm, deizm, panteizm agnostisizm vs tarzı insanlarla karşılaştığımda onların düşünce ve duygularını çok iyi anlıyabiliyorum.. ve bu insanlar için bu insandan öte kavramların ne kadar önemli ve değerli olduğunun da farkındayım.. o yüzden bu değerleri o insandan izin almadan direk yanlışlamaya çalışmak o insana yapılacak en büyük zulümlerden biridir.. çünkü herkes yaşama verdiği anlam ve içeriğin gerçek olduğunu zannederek bir yaşam sürüyor ve mutlu oluyor.. herkes nasıl mutlu oluyorsa öyle yaşasın.. yani merkeze tanrıyı veya maddeyi değil insanı koyalım.. insanoğlu türünün sağlıklı geleceği ve varlığı buna bağlı.. aksi halde kendi soyumuzu kendi ellerimizle sona erdireceğiz.. bindiğimiz dalı kestiğimizin farkında değiliz..

Hiç bir fikir/söylem/tez vb tamamen d/y olamaz..Ya da bugünün bilgisiyle doğrulanmış olan ileride yanlışlanabilir veya tersi..Ben bunları ne zaman desem hep "ilkesizlik" le itham edilmişimdir.

zaman zaman ben de aynı şeylerle karşılaşıyorum 🙂 insanın bir duruşu olmalıymış.. yani ya materyalist ya da idealist olmalıymışım.. oysa benim bir duruşum var, insandan yanayım, tarafsız değilim kendi türüm olan insanoğlu türü tarafındayım..
 

paslıçivi

Yeni Üye
Katılım
13 Şub 2012
Mesajlar
153
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
59
Kaos neden zorunludur?

evreni ve canlılığı gözlemlediğimde adeta "biribirimizi yemek" üzerine bir düzen var gibi geliyor bana.. bunu hem somut hem soyut/düşünsel bazda kullanıyorum..

somut manada; burda karbon atomuna (C) dikkat çekmek istiyorum.. canlılığın/yaşamın temel yapı taşıdır karbon atomu.. yani her canlıda karbon atomu olmak zorundadır ama her karbon atomu olan madde canlı değildir.. ve her canlı yaşamda kalmak, yaşamını idame ettirebilmek adına bu karbon atomunu almak zorundadır.. ve bu karbon atomunu bitkiler hariç(birkaç istisna hariç) hayvan ve insan dediğimiz canlılar diğer canlılardan sağlamak zorundadır.. yani yaşamak için yemek yemek, beslenmek zorundayız.. ve beslenmemizi diğer canlı varlıkları öldürerek ve onları yiyerek sağlamak zorundayız..

insanlar; ancak hayvan ve bitkileri öldürerek ve onları yiyerek hayatta kalabilirler.. yani taş, toprak(cansız madde) yiyerek hayatta kalmamız mümkün değildir.. oysa varoluşta böyle bir düzen olabilirdi, yani tüm canlılar diğer canlılara zarar vermeden yaşamalrını sürüdürecek bir düzen olabilirdi ama öyle değil işte..

hayvanlarda; yine aynı şekilde insan ve bitkileri öldürerek ve onları yiyerek hayatta kalabilirler.. ama hayvanların insanlardan bir farkı var.. onlar bir kaç tür dışında (ayı, maymun gibi) sadee otobur veya etobur olarak beslenerek yaşamda kalmak zorundalar.. bir aslan ot yiyerek çok fazla hayatta kalamaz, yine aynı şekilde bir ceylana et yediremezsiniz ve bu şekilde hayatta kalamaz.. gerçi bunlar binler yıllık evrimin bir sonucu ama yine de hayvanalrın bu etobur ve otobur beslenme zorlanması bana oldukça ilginç geliyor.. oysa insanlarda böyle bir durum yok, hem etobur hem otoburuz..

bitkilere gelince; onlar da çok isitisnai bir kaç tür dışında besinlerini cansız varlıklardan yani hava su topraktan sağlıyorlar..

yani oluşan beslenme zincirin en altında cansız varlıklardan yaşamlarını idame ettiren "bitkiler" var..
onun bir üstünde bu bitkilerden yaşamlarını idame ettiren "otobur hayvanlar" var..
onun bir üstünde bu hayvanlardan yaşamlarını idame ettiren "etobur hayvanlar" var..
en üstte de hem bitkileri hem etobur hem otobur hayvanalrı yiyerek hayatını idame ettiren "insanoğlu türü" var..

dediğim gibiher ne olursa olsun canlı varlıklar yaşamlarını idame ettirebilmek için diğer canlı varlıkları öldürüp yemek zorundalar..

bu zorunlu kaos teorisinin somut tarafı.. yani biribirimizi yemek zorundayız, bundan şimdilik kaçış yok..

soyut/düşünsel manada; ise insanoğlu dünya adlı gezegenin her yerine dağılmış ve çok farklı coğrafyalarda yaşamak zorunda.. insanoğlunun diğer canlı türlerinden bir farkı var; evrensel-insanın bahsettiği numenal yeti.. bu diğer canlılarda yok, varsa bile onlarla ortak bir iletişim kuramadığımız için algılayamıyoruz.. yani biz insanoğlu diğer canlılar gibi somutta yaşamıyoruz, soyutlama yetimiz var, kavramlaştırıyoruz, soyutçuluk yapıyoruz.. kavramlaştırma ve bilimsel soyutlamada bir sorun yok.. su, elektrik, beyin, akıl, sevgi, ağaç, kuş vs gibi bilimsel soyutlarımızda evrensel onay olduğu için insanoğlu bu konularda bir ayrımcılık, bölücülük ve bozgunculuk yaşamıyor.. dünyanın neresine giderseniz gidin az önce saydığım bu soyutlar/kavramalr tüm insanoğlu için hemen hemen aynı şeyi ifade ediyor ve dünya insanlığı bu kavramlar üzerinde hemfikir.. ben bunlara "bilgi" diyorum..

şimdi gelelim soyutçuluğa ve nonbilgi kavramına.... indirgendiğinde bir maddeyi hedef göstermeyen, bulmayan kavramlar,
-gözlemlenemeyen,
-sınanmayan,
-tekrarlanamayan
-ve en önemlisi evrensel onay alamayan(tüm insanlığın hemfikir olmadığı) soyutlar/kavramlar..

işte ben bunlara "non-bilgi" diyorum.. bunalr da kendi aralarında gerçeklie yakınığına göre

-tez, iddia
-hipotez
-teori

olarak sınıflandırıyorum..

soyutçuluk örnekleri direk tez/iddia sınıfına giriyor ki; çünkü gözlem vermeyen, sınanamayan şeylerdir.. tanrı, ölüm sonrası yaşamlar, cin, şeytan melek vs gibi..

işte "bilgi" diye sınıfladığım evrensel onayı olan kavramlar insanoğlunun işine yarayıp, birlik beraberlik sağlarken

"non-bilgi" dediğim kavramlar evrensel onayı olmadığı için insanoğlu türü arasında bir bozgunculuk, bölücülük yapıyor..

örnek mi ?

"tanrı vardır/yoktur" tezinden tutunda "evrim teorisi doğrudur/yanlıştır"a kadar tüm bu non-bilgiler insanoğlunu bölüyor biribirine kırdırıyor..

ve "hayvanlar koklaşa koklaşa insanlar konuşa konuşa anlaşır" atasözü güme gidiyor..

buyrun insanoğlu; bu tanrı, ölümsonrası yaşamlar(cennet cehennem, reenkarnasyon, karma yaşam), evrim teorisi konularında "konuşa konuşa" anlaşsınlar bakalım..

hani insanoğlu bilinçli varlıktı?

niçin bu konularda binlerce yıldır herkes "benimki hakikattir diğer hepsi yanlıştır/batıldır" tutumu içinde?

bu kadar çok hakikat mi olur?

ama dediğim gibi bunları farklı doğruları olan insanlara istediğiniz kadar anlatın, açıklayın şayet kişinin beyin nörokimyası kırılma noktasında değilse bir arpa boyu yol alamazsınız, rüzgara karşı işemeye benzer, bütün sidik üstünüze bulaşır..

o yüzdendir ki; çeperde/egoda yaşamak "zorunda kalan" insanoğlu masumdur, saftır, çok derin bir uykuda rüya görmektedir.. gördüğü rüyayı gerçek zannetmesi kadar da insani bir şey olamaz.. insan uyanmadan gördüğü şeyin bir rüya olduğunu algılayamaz zaten.. sabah olup uyandığınızda az önce gördüğünüz ve size gerçekmiş gibi gelen şeyin rüya olduğunuzu nasıl farkediyorsanız..

farkındalık/aydınlanma bilincine çıkmadan da yaşama verdiğiniz her türlü idealizm çeşitleri ve materyalizm rüyaları/anlamları size gerçek gibi görünecektir..

ve yine işin en ilginç tarafı; bu uykudan uyanmak insanoğlunun iradesinde değildir, aynı gece uyuduğunuz uykudan uyanmak sizin iradenizde olmadığı gibi..

mutlak irade; mutlak 1 diye adlandırdığım varoluşun kendi bütününün içdinamiklerindedir.. ama bu söylemimi sakın panteizm/panenteizmle karıştırmayın, çünkü onu da deneyimledim o bambaşka bir şey..
 

glsezinrs

Yeni Üye
Katılım
12 Ara 2010
Mesajlar
1,358
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
64
bu zorunlu kaos teorisinin somut tarafı.. yani biribirimizi yemek zorundayız, bundan şimdilik kaçış yok..

soyut/düşünsel manada; ise insanoğlu dünya adlı gezegenin her yerine dağılmış ve çok farklı coğrafyalarda yaşamak zorunda.. insanoğlunun diğer canlı türlerinden bir farkı var; evrensel-insanın bahsettiği numenal yeti.. bu diğer canlılarda yok, varsa bile onlarla ortak bir iletişim kuramadığımız için algılayamıyoruz.. yani biz insanoğlu diğer canlılar gibi somutta yaşamıyoruz, soyutlama yetimiz var, kavramlaştırıyoruz, soyutçuluk yapıyoruz.. kavramlaştırma ve bilimsel soyutlamada bir sorun yok.. su, elektrik, beyin, akıl, sevgi, ağaç, kuş vs gibi bilimsel soyutlarımızda evrensel onay olduğu için insanoğlu bu konularda bir ayrımcılık, bölücülük ve bozgunculuk yaşamıyor.. dünyanın neresine giderseniz gidin az önce saydığım bu soyutlar/kavramalr tüm insanoğlu için hemen hemen aynı şeyi ifade ediyor ve dünya insanlığı bu kavramlar üzerinde hemfikir.. ben bunlara "bilgi" diyorum..

şimdi gelelim soyutçuluğa ve nonbilgi kavramına.... indirgendiğinde bir maddeyi hedef göstermeyen, bulmayan kavramlar,
-gözlemlenemeyen,
-sınanmayan,
-tekrarlanamayan
-ve en önemlisi evrensel onay alamayan(tüm insanlığın hemfikir olmadığı) soyutlar/kavramlar..

işte ben bunlara "non-bilgi" diyorum.. bunalr da kendi aralarında gerçeklie yakınığına göre

-tez, iddia
-hipotez
-teori

olarak sınıflandırıyorum..

soyutçuluk örnekleri direk tez/iddia sınıfına giriyor ki; çünkü gözlem vermeyen, sınanamayan şeylerdir.. tanrı, ölüm sonrası yaşamlar, cin, şeytan melek vs gibi..

işte "bilgi" diye sınıfladığım evrensel onayı olan kavramlar insanoğlunun işine yarayıp, birlik beraberlik sağlarken

"non-bilgi" dediğim kavramlar evrensel onayı olmadığı için insanoğlu türü arasında bir bozgunculuk, bölücülük yapıyor..

örnek mi ?

"tanrı vardır/yoktur" tezinden tutunda "evrim teorisi doğrudur/yanlıştır"a kadar tüm bu non-bilgiler insanoğlunu bölüyor biribirine kırdırıyor..

ve "hayvanlar koklaşa koklaşa insanlar konuşa konuşa anlaşır" atasözü güme gidiyor..

buyrun insanoğlu; bu tanrı, ölümsonrası yaşamlar(cennet cehennem, reenkarnasyon, karma yaşam), evrim teorisi konularında "konuşa konuşa" anlaşsınlar bakalım..

hani insanoğlu bilinçli varlıktı?

niçin bu konularda binlerce yıldır herkes "benimki hakikattir diğer hepsi yanlıştır/batıldır" tutumu içinde?

bu kadar çok hakikat mi olur?

ama dediğim gibi bunları farklı doğruları olan insanlara istediğiniz kadar anlatın, açıklayın şayet kişinin beyin nörokimyası kırılma noktasında değilse bir arpa boyu yol alamazsınız, rüzgara karşı işemeye benzer, bütün sidik üstünüze bulaşır..

o yüzdendir ki; çeperde/egoda yaşamak "zorunda kalan" insanoğlu masumdur, saftır, çok derin bir uykuda rüya görmektedir.. gördüğü rüyayı gerçek zannetmesi kadar da insani bir şey olamaz.. insan uyanmadan gördüğü şeyin bir rüya olduğunu algılayamaz zaten.. sabah olup uyandığınızda az önce gördüğünüz ve size gerçekmiş gibi gelen şeyin rüya olduğunuzu nasıl farkediyorsanız..

farkındalık/aydınlanma bilincine çıkmadan da yaşama verdiğiniz her türlü idealizm çeşitleri ve materyalizm rüyaları/anlamları size gerçek gibi görünecektir..

ve yine işin en ilginç tarafı; bu uykudan uyanmak insanoğlunun iradesinde değildir, aynı gece uyuduğunuz uykudan uyanmak sizin iradenizde olmadığı gibi..

mutlak irade; mutlak 1 diye adlandırdığım varoluşun kendi bütününün içdinamiklerindedir.. ama bu söylemimi sakın panteizm/panenteizmle karıştırmayın, çünkü onu da deneyimledim o bambaşka bir şey..

Teşekkürler.Üzerinde düşünülmesi gereken çok önerme var yazınızda..Mutlak 1 bana Pyhtagoras'ın arkhe olarak savunduğu 1 i hatırlattı.Çağdaşları arkhe olarak fiziksel olgu/nesneleri (hava-su,ateş-tahta🙂 ) önerirken O rasyonel bir arkhe (ilk neden) önermişti..
 

paslıçivi

Yeni Üye
Katılım
13 Şub 2012
Mesajlar
153
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
59
İrade sahibi olan kişiler ancak sorumluluk alabilirler.Kendi iradesi ile hareket etmeyen kişiler yaptıklarından sorumlu tutulamazlar.İrade sahibi olunmalı ki kişi yaptığı eylemden sorumlu tutulsun..Akıl sağlığı hastalık derecesinde bozuk olan kişiler, yaptıklarından sorumlu tutulmazlar çünkü bizim gibi kendi üzerlerinde hakimiyetleri yoktur..Yani özgür iradenin mutlak anlamda olmayışı eşittir sorumsuzluktur..

daha önce başka bir nonteist sitede "-insanoğlunda özgür irade vardır ve yaptıklarından sorumludur " tezini savunan bir materyalist arkadaşa

-siz farkında olmadan aynı teistler gibi somut bedenden bağımsız bir ruh kavramını savunduğunuzun farkında değilmisiniz? diye sormuştum, anlamamıştı..

bakalım siz bu olayı nasıl yorumlayacaksınız.. başka bir siteden bir video ve açıklamasını alıntılıyorum

[video=youtube;5SrDJmROjyU]http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=5SrDJmROjyU[/video]


4:53 ile 6:00 arası;
Bugün bir çok bilim insanı algıya dair mekanik bir görüşe bağlı: biz olduğumuz gibiyiz, hormonlarımız oldukları gibiler, çünkü beynimiz bu şekilde kablolanmış.
Eğer nöroanatomimiz ve fizyolojik kimyamız farklı olsaydı, karakterlerimiz farklı olurdu, biz farklı olurduk.

Fakat bilim insanları olarak çelişkiliyiz.
Tutarlı olsaydık, yanlış davranan birisine, mesela bir çocuk katiline karşı tutumumuz şöyle olurdu: "bu fert hatalı bir bileşene sahip, düzeltilmeye ihtiyacı var".
Fakat öyle demiyoruz. Aramızdaki en mekaniksel kişileri de -ki en mekanik kişi ben olabilirim- içine dahil ettiğim bizler bile, "Alçak canavar, hapis senin için fazla iyi" diyoruz.
Ya da daha fenası, bunu bugün dünyanın her yanında gördüğümüz gibi, bir sonraki döngüsünde muhtemelen daha kuvvetli karşı intikamları doğuracak intikamlar arıyoruz.

Kısacası, akademikler gibi düşündüğümüzde, insanları ayrıntılı ve karmaşık makineler olarak görüyoruz, arabalar ya da bilgisayarlar gibi,
fakat insan olmaya döndüğümüzde, daha çok, bir gurme gecesinde bir türlü çalışmayan arabasına bir ders vermek için onu hurdaya çeviren Basil Fawlty gibi davranıyoruz.


siz şayet diyalektik materyalistseniz; herşeyin temelinin madde ve bu maddenin niceliksel sonsuz değişim/başkalaşım/dönüşüm sonucu sonsuz nitelik/fonksiyon üretebildiğini,

yani her olgunun maddenin zincirleme türevlenmesi olduğunu kabul etmek durumundasınız.. gidip de bir madde olan insanoğluna özgür irade verip, onun bilinç, düşünce ve tutum davranış zincirlemesinden dolayı sorumlu tutamazsınız.. bu yaklaşım insanoğlunda maddeden bağımsız bir bilinç/ruhun varlığını savunmaktan başka bir şey değildir..

evet ben de düşünce olarak ve pozitif bilimin bir dalında meslek sahibi olarak evrenin ve maddenin diyalektik ilişkisine bakarım, ötesi zaten metafiziktir, soyutçuluktur..

Yani "özgür irade"nin mutlak anlamda olmayışı eşittir sorumsuzluktur.

alıntıladığım cümlenizdeki kırmızı puntolu ifadenizi bana bilimsel/felsefi soyutlamayla indirgeyebilir misiniz, bakalım nereye varacaksınız, maddeye mi yoksa maddeden bağımsız bir bilince/ruha mı? yani diyalektik materyalistmisniz yoksa idealistler gibi soyutçuluk mu yapıyorsunuz?

insanoğlunun bilinci de evrimsel bir süreç izliyor.. toplumsal bir düzen içinde yaşamak zorunda kalan insanoğlu kollektif bilinci şimdiye kadar bu düzenin bozulmasının sorumlululuğunu insanoğluna yüklemiş ve suç/ceza kavramlarını yaratmak zorunda kalmıştır.. bunun ilkel başlangıcı ölümsonrası yaptırımları ile dinler ve günümüzdeki kısmen medeni olanı hukuktur.. ama ister dinler olsun ister medeni hukuk hala insanoğlunda özgür iradeyi savunup sorumluluğu ona yükler ve suç/ceza kavramlarıyla bir yaptırım uygulayarak toplumsal düzeni ve adaleti sağlamaya çalışır..

dediğim gibi bu bilincin evrimsel sürecidir.. önümüzdeki yüzyıllar da suç ve ceza nın yerini hastalık ve sağaltım alacaktır.. bu süreç zaten son derece sinsice işliyor.. eski yüzyllarda suç ve ceza kavramına giren bir çok vaka artık günümüzde hastalık olarak görülüp şifalama yoluna gidilmektedir..

Akıl sağlığı hastalık derecesinde bozuk olan kişiler, yaptıklarından sorumlu tutulmazlar çünkü bizim gibi kendi üzerlerinde hakimiyetleri yoktur..

akıl sağlığının hastalık derecesi dediğiniz sınırı bana evrensel tüm zamanlar için çizebilir misiniz..
ölümden sonra yaşam ve suç/ceza/ödül olduğuna inanan bir müslüman, hristiyan budist, hindu, musevi vs; bu inancından dolayı bu dünyada diğer insanlara yaptığı kötü/zararlı davranışlarından dolayı suçlumudur yoksa hastamıdır?

ya da ölümden sonra yaşamlara ve yaptırımlara inanmayan bir materyalist medeni hukuka yakalanmadan herşeyi yapmayı kendine mübah görür mü ve bu yaptıklarında dolayı suçlumudur yoksa hastamıdır?
 

paslıçivi

Yeni Üye
Katılım
13 Şub 2012
Mesajlar
153
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
59
ancak ben hayatın temeline bunu koymam ve bunu haklı da bulmam.Aksi halde bir sübyancının , bir çocuktan aldığı cinsel hazzı da haklı bulmam gerekir...Bu sebeple hedonizmin tepki görmesi doğaldır çünkü ucu kişinin kendi menfaati için herşeyi yapabilmesine açılır ki ahlak dışı durumlar meşrulaşmış olurlar..

sizi hedonizme bakış açınız biraz farklı.. sizin bahsettiğiniz şey tüm canlılarda varolan ID dediğimiz ilkelbenliktir.. yani "sadece benim tüm arzularım ihtiyaçlarım hemen ve tamamen sağlansın" diyen temel yaşamsal dürtü.. bu ilkelbenlik modeli yaşamın idamesi için zorunluluktur.. ileri derecede bencil/egoist ve paylaşımcı olmayan en ilkel yaşamsal benlik türüdür..
hayvanlarda hüküm süren benlik modelidir ama sürü halinde yaşayan hayvanlarda bu kısmen her hayvan türüne göre kısmen bir ego(ikinci benlik) geliştirilerek tımarlanmıştır.. yani sürü halinde yaşayan hayvanlarda belli bir hiyerarşi vardır ve sürünün üyeleri bu hiyerarşiye göre davranmak zorundadırlar.. aksi halde çok şiddetli cezalandırılarlar ya da sürüden dışlanırlar..

insanlarda da yine bu ilkelbenlik doğuştan gelir ama topluluk/sürü halinde yaşamak zorunda olan insanoğlu da kendi içinde ikinci bir benlik modeli oluşturmak zorunda kalmıştır, ego dediğimiz ikinci benlikten bahsediyorum.. ego da bu hedonist benliği tımarlar..

benim hedonizme bakış açım aşağıdaki alıntıya benzer..

En üstün iyiliğin haz olduğunu ileri süren Aristippos'un öğretisidir. Aristippos'a göre en üstün iyilik hazdır. Bu öğretiye göre iyi demek haz demektir; haz veren her şey iyi, acı veren her şey ise kötüdür.

Aristippos'a göre her davranışın nedeni, mutlu olmak isteğidir. Yaşamın ereği hazdır. Haz insanı insan eden duygudur. Bilgilerimiz duygularımızla alabildiğimiz kadardır, bunda öteye geçmez. Bu yüzden Aristippos duygularımızın getirdiği haza yönelmeyi, acıdan kaçmayı söyler.

En üstün iyi, hazdır. Ancak gerçek haz sürekli olandır. Sürekli olan hazza da bilgelikle varılabilir.

Epikuros'da hazcılığı devam ettiren filozoflardandır. Ne var ki Epikuros, Aristippos'un bedensel hazzına karşı tinsel hazzı yeğler. Onun için en büyük haz, ruh dinginliğidir. Buna da bedensel zevkler peşinde koşmakla değil, bilgelikle varılır.


hedonizme bakış açımı demokrasi anlayışna benzetebilirsiniz.. bir topluluk içinde ellerimi kolllarımı istediğim gibi sallayabilirim, ta ki kimsenin gözünü kaşını çıkarıp yarmadan.. o yüzden yaşamımı gönlümce yaşarken(hedonizm) işin içine bir de humanizmi eklerim.. hiç kimseye zarar vermeden, herkesin hak ve özgürlüklerini tanıyarak, yegane değerli olan biricik yaşamımı doyasıya gönlümce yaşamak..

Materyalizm yahut idealizmi yanlışlamadan kendi felsefenize nasıl sahip olabilirsiniz..Siz sürekli idealizmde şöyledir yahut materyalizmde böyledir bunlar yanlıştır demiyor olabilirsiniz..Belli bir anlayışa sahip olmak otomatik olarak diğerlerini yanlışlamak demektir .. aksi halde kendi doğrunuza inanmamış olursunuz yani doğruluğuna inanmadığınız bir düşünceye sahip olmuş olursunuz..

bunu şöyle açıklamaya çalışayım..

idealizm ve materyalizm "varoluşa anlam ve içerik verme tabanlı" bir bilinçaçıklığının öğeleridir..
yani burda ana başlık yaşama anlam ve içerik vermektir.. ve bu iki felsefe "insandan öte" kavramları içerir.. bu 2 felsefeyi savunan insanlar merkeze "tanrı"yı veya "madde"yi koyarlar.. insanoğlunu çok fazla önemsemezler.. bu felsefeleri savunurken karşısındaki insanın duygu ve düşüncelerini önemsemezler, kendi felsefesinin dışındaki tüm felsefelere ve bunları savunan insanlara düşmanca yaklaşırlar..oysa tüm bunları dile getiren, ifade eden insanoğlunun kendisidir.. bu bilinçaçıklığında yaşamak dünya insanlığının huzuru barışı bütünlüğü açısından çok ciddi sorunlar getirmektedir.. daha önce de bahsettiğim gibi evrenle ilgili bu felsefeler inançsaldır.. çünkü evren dediğimiz şeyi henüz ne zamansal ne de mekansal olarak bir bütün olarak ortaya koyabilmiş değilizdir.. bir bütün olarak ortaya konamayan bir şey hakkında mutlak, kesin yargılara varmak inançsaldır.. zaten inançsal olmasaydı insanoğlu bu konularda ayrımcılık bölücülük yaşamaz ve hemfikir olurdu.. bu bilinçaçıklığı insanoğlu türü arasında ciddi bir bozgunculuk sorunu yarattığı için ben bu bilinçaçıkığını terkedip farklı bir kulvardaki bilinçaçıklığından dünyaya bakıyorum..

merkeze ne tanrıyı ne maddeyi koyuyorum.. merkeze koyduğum şey kendi türüm olan insanoğlu.. o yüzden bir insanla karşılaştığımda onunla olan ilişkilerimde onun felsefesi beni hiç ilgilendirmiyor.. bu insan müslüman, ateist, deist, hrisityan budist , satanist, miiliyetçi, faşist, vs olabilir.. şayet bu kişi yaşama verdiği bu anlam ve içerikle mutlu ve barışıksa benim açımdam hiç bir sorun teşkil etmez.. ben karşımdaki insanı tüm bu giydiği gömleklerden soyup çıplak olarak algılarım yani sadece insan olarak.. kişisel olarak varoluşa bilimsel diyalektik materyalist olarak bakar soyutçuluk(metafizik) ürünü hiç bir şeye inanmam.. ama bunalra karşıda çok sert ve düşmanca bir tavır içinde değilimdir, varoluşta her şeyin mümkün olabileceğini, 1/sonsuz olasılık olabileceğini, ve her yeni buluşa görüşe açık olduğumu dile getiririm.. yani aklımı bilincimi bir hapse sokmam, zincirler altına alıp bir şeyi sahiplenip sabitlemem..

mesela tanrı konusunda ignostikimdir.. çünkü tanrı kavramı soyutçuluk örneğidir ve evrensel kabul görmüş, gözlem veren bir kavram değildir.. bu kavramın yanında ya da karşısında durmam, yani ne tanrıcıyımdır ne de antitanrıcı(ateist).. her insanı olduğu gibi kabullenir, onunla iyi ilişkiler içinde olmaya gayret ederim..

dediğim gibi hedonist ve humanist temelli biri olduğum için yaşamda önceliğim; kendim ve diğer insanların mutlu olmasıdır.. önceliğim bilgiye gerçeğe ulaşmak değildir..
 

sakal

Yeni Üye
Katılım
8 Nis 2012
Mesajlar
2,000
Tepkime puanı
1
Puanları
38
Allah'ın mutlak adaleti ile sonsuz merhameti çatışıktır, bağdaşmaz. kötülere kötülüğün cezasını vermek, iyilere de mükafatlarını vermek adalettir. oysa kötüleri bağışlamak merhamettir. merhamet gösterirse adil olmaz, adil olsa merhamet sahibi olamaz!(mevcut teist anlayış ve statik iyi kötü kavramları çerçevesinde...)

Merhamet gösterirse adil olmaz...Burada atlanılan bir nokta var ki oda şudur;Allah Kul hakkıyla ilgili hiç bir şeyi af etmeyeceğini bunu sadece iki kul arasına bıraktığını kati surette belirtmiştir..Bu durumda Allah kul hakkı meselesinde insanları serbest bırakmıştır..Bence de doğru olan budur.Burada yanlış olan nedir.?
 

Yeni Konular

Üst