- 19 Ağu 2008
- 3,589
- 179
- 63
- 62
Gün-güneşin- doğuşu ve batışını ve buna göre yönlerin bir kısmını açıklayan, kavramlaştıran “Doğu, Batı” (*) neye ve kime göre doğu ve neye ve kime göre batıyı ifade etmektedir? Oryantalist Avrupa merkezli aydınlanma dönemi ile başlayıp günümüze kadar paradigması ile taşınan öğreti Avrupa’yı batı, Ortasında-Asyayı doğu olarak tanımlamıştır. Batının uygarlaşmasına koşut ve ona göre doğunun geri kaldığına temas edilmiştir. İşin esası böyle midir?
Fazla değil yüz-yıllar önce buharın makineye uyarlanması ile üretime koşulan enerjideki devasa artışın yaratmış olduğu üretim fazlalığı gereksinimi aşarak tüketim sanayiisinin şekillenmesine ön-ayak olmuştur. Sermaye de aynı dönemde yoğunlaşmaya başlamıştır. Ortasında-çağın bilim ve tekniğe göz yuman toplumlarının maddenin o güne kadarki keşfine dayalı evrensel bilgi birikimini kullanması kaçınılmaz olunca, bilgi göklerden ve gizeminden kopartılarak bilinmeyenler/korkulanlar tek tek açıklanmaya, bilimsel çözümlemelere tabi tutularak “aydınlanma” ya başlanılmıştır. Doğu olarak tanımlanan toplumların filozoflarınca irdelenen felsefi görüşleri ve oradan hareketle klasik Yunan filozoflarının düşünceleri gün-yüzüne çıkartılarak, doğanın ve mistik güçlerin egemenliğide olan insan bu göbek-bağından kopartılarak bağsızlaştırılmış/kısmen özgürleştirilmiştir. Tüm bunları sağlayan “aklın üstünlüğü” Güneş gibi doğudan batının üzerine doğmuştur. Uygarlaşmanın oryantal ölçütü ile insanlaşmanın evrensel ölçütleri arasındaki uçurum kapanmadığı gibi derinleşmiştir. Tarihi kaynakların tesbitlerine göre 1830 yılında İngilizler’in kendi tekstil sanayiinin önünde büyük bir engel olarak gördükleri Hindistan’da geleneksel el dokuma tezgâhlarında çalışan yirmi-bin ustanın parmaklarını bir gecede kestiklerine bakılırsa uçurumun derinliği çok rahat görülebilecektir.
Güneşin doğduğunu gören ilk kişi kimdir ki böylesi bir yön tesbitinde bulunabilsin!? Hem kıtalar da jeo-fizik kriterlere göre değil politik kriterlere göre adlandırılmış olmalarına göre, doğu-batı, kuzey-güney öyküleri de aynı kriterlerden nasiplenmişlerdir. Doğu olarak görülen toplumlar bu ölçütlerin bedelini fazlasıyla ödemişlerdir. Olan-ın bedelinin olmayan-dan daha az görülmesi bu nedenle olsa gerek; aynen, “iyi nasihat yakutlardan bile ender bulunur” (1) öyküsünde olduğu gibi...Ancak öğüt/nasihat başka bir şey daha söyler; el kapılarında dilenmektense kendi çöplüğünde didinmek yeğdir. Öğrenmeyi sonuna kadar red edip yaşayarak görmeyi/öğrenmeyi denemek kolay olanı seçmektir. Ne var ki, “bir musibet bin nasihatten iyidir” ...Batıda, doğu görselleriyle vardır; “bin-bir-gece masalları”nın egzotik gizemiyle...Halıların uçtuğu, cinlerin şişelerinden salıverildikleri, yılanların dans ettirildiği coğrafyaların düş-dünyalarındaki bu zenginliğin gündelik hayata iz-düşümleri aynı olmamaktadır. Mumbai’de “Geceyarısı Çocukları” (**) ndan bir kısmı tarih boyunca uğradıkları istilalara eklenen önce Portekiz’lerin daha sonra İngiliz’lerin koloniyal yoksullaştırılmalarından arta kalan göbek bağını bir türlü kesip atamadıkları, onu içselleştirdikleri için düş dünyasındaki bu zenginliği pratik yaşama iz-düşememektedirler. Batının doğusuna gidilmedikçe/içersinde yaşanılmadıkça bu çocukların dünyalarının keşfedilmesi belki de olanaksızdır. “Bedava Radyo” (2) yu “gökyüzünden gelen ses –Yê Akashvani hai” Urdu’ca(3) olarak yorumlamak kimin harcıdır!?
../.
Fazla değil yüz-yıllar önce buharın makineye uyarlanması ile üretime koşulan enerjideki devasa artışın yaratmış olduğu üretim fazlalığı gereksinimi aşarak tüketim sanayiisinin şekillenmesine ön-ayak olmuştur. Sermaye de aynı dönemde yoğunlaşmaya başlamıştır. Ortasında-çağın bilim ve tekniğe göz yuman toplumlarının maddenin o güne kadarki keşfine dayalı evrensel bilgi birikimini kullanması kaçınılmaz olunca, bilgi göklerden ve gizeminden kopartılarak bilinmeyenler/korkulanlar tek tek açıklanmaya, bilimsel çözümlemelere tabi tutularak “aydınlanma” ya başlanılmıştır. Doğu olarak tanımlanan toplumların filozoflarınca irdelenen felsefi görüşleri ve oradan hareketle klasik Yunan filozoflarının düşünceleri gün-yüzüne çıkartılarak, doğanın ve mistik güçlerin egemenliğide olan insan bu göbek-bağından kopartılarak bağsızlaştırılmış/kısmen özgürleştirilmiştir. Tüm bunları sağlayan “aklın üstünlüğü” Güneş gibi doğudan batının üzerine doğmuştur. Uygarlaşmanın oryantal ölçütü ile insanlaşmanın evrensel ölçütleri arasındaki uçurum kapanmadığı gibi derinleşmiştir. Tarihi kaynakların tesbitlerine göre 1830 yılında İngilizler’in kendi tekstil sanayiinin önünde büyük bir engel olarak gördükleri Hindistan’da geleneksel el dokuma tezgâhlarında çalışan yirmi-bin ustanın parmaklarını bir gecede kestiklerine bakılırsa uçurumun derinliği çok rahat görülebilecektir.
Güneşin doğduğunu gören ilk kişi kimdir ki böylesi bir yön tesbitinde bulunabilsin!? Hem kıtalar da jeo-fizik kriterlere göre değil politik kriterlere göre adlandırılmış olmalarına göre, doğu-batı, kuzey-güney öyküleri de aynı kriterlerden nasiplenmişlerdir. Doğu olarak görülen toplumlar bu ölçütlerin bedelini fazlasıyla ödemişlerdir. Olan-ın bedelinin olmayan-dan daha az görülmesi bu nedenle olsa gerek; aynen, “iyi nasihat yakutlardan bile ender bulunur” (1) öyküsünde olduğu gibi...Ancak öğüt/nasihat başka bir şey daha söyler; el kapılarında dilenmektense kendi çöplüğünde didinmek yeğdir. Öğrenmeyi sonuna kadar red edip yaşayarak görmeyi/öğrenmeyi denemek kolay olanı seçmektir. Ne var ki, “bir musibet bin nasihatten iyidir” ...Batıda, doğu görselleriyle vardır; “bin-bir-gece masalları”nın egzotik gizemiyle...Halıların uçtuğu, cinlerin şişelerinden salıverildikleri, yılanların dans ettirildiği coğrafyaların düş-dünyalarındaki bu zenginliğin gündelik hayata iz-düşümleri aynı olmamaktadır. Mumbai’de “Geceyarısı Çocukları” (**) ndan bir kısmı tarih boyunca uğradıkları istilalara eklenen önce Portekiz’lerin daha sonra İngiliz’lerin koloniyal yoksullaştırılmalarından arta kalan göbek bağını bir türlü kesip atamadıkları, onu içselleştirdikleri için düş dünyasındaki bu zenginliği pratik yaşama iz-düşememektedirler. Batının doğusuna gidilmedikçe/içersinde yaşanılmadıkça bu çocukların dünyalarının keşfedilmesi belki de olanaksızdır. “Bedava Radyo” (2) yu “gökyüzünden gelen ses –Yê Akashvani hai” Urdu’ca(3) olarak yorumlamak kimin harcıdır!?
../.