F
faust
Ziyaretçi
Evrimsel türleşmenin mekanizmalarının anlaşılması ile bu mekanizmaların insan ve etkileştiği habitat üzerinde uygulamaları, toplumsal anlaşılırlık bakımından eş seviyede değillerdir. Tek hücreli canlılarda üremedeki hız ve şekil nedeniyle nesiller hızlı akıp, yaratılan kültür ortamları küçük ve değişkenler kolaylıkla kontrol edilebildiğinden süreci gözlemlemek mümkünken, konu insan olunca, etik ve hukuki bir takım nedenlerin ve bazı fiziki olanaksızlıkların da katkılarıyla doğrudan deney yapmak zorlaşıyor. Bu nedenle antropolojik ve arkeolojik kayıtlar önem kazanıyor. Bu makale, konuya ilişkin bir genel bakışı ifade etmektedir.
Yeniçağ Avrupa’sında coğrafi keşifler başladığında, insanoğlunun dünyaya ait bilgisi de çok güçlü şekilde değişmeye başlamıştı. Dünyanın belki de en ünlü düşünce mahkumu Galileo, dünyanın düz olduğunu düşünen engizisyona karşı çıkıp, dünyanın yuvarlaklığı konusunda çalışmalar yapmakta ısrar edince, işkenceler ve kim bilir daha ne türden caydırıcı tekniklerle bu görüşünden vazgeçirilmeye çalışılmış, kitapları yakılmış ve tüm bilimsel kavrayışı engellenmeye çalışılmıştır. Galileo, bilmek arzusuna asla karşı duramamış ve gizlice çalışmalarını yürüterek, dünyanın yuvarlaklığı fikrini, bir daha çıkmamak üzere zihinlerimize kazımaya başlamıştı.
Üstelik bu, din otoritelerinin ilk yanılgısı değildi, son da olmayacaktı. Dünyanın güneş etrafında döndüğünü kanıtlayan Kepler de, dünya merkezli evren modelini yıkarak, dünyanın ve dolayısıyla insanın kutsallığına gölge düşürmüştü. Dünya daha bunları hazmedememişken, çok daha sarsıcı bir gelişme oldu. Coğrafi keşifler, Çin’den Avrupa’ya, Rusya’dan Güney Afrika’ya kadar olan bilinen dünyanın da dünyanın tamamı olmadığını göstermeye başladı. Bunun tabii pek çok sosyal, politik ve ekonomik sonuçları oldu ancak evrim açısından başkaca bir sonucu daha vardı.
16. yüzyıla gelindiğinde Avrupa’da matbaa bulunmuş, pek çok dil yazılı hale getirilmiş, bilimsel düşünce gelişmeye başlamış, o döneme göre teknoloji harikası araçlar üretilmiş, hatta uzun yolculuklara dayanıklı gemiler bile inşa edilmişti. Aşağı yukarı 50 asır önce Mezopotamya’da yazılı hale getirilmiş olan dil sayesinde, bilim, edebiyat, matematik, politika, sanat gibi kültür unsurlarımız gelişmiş ve toplumsal yapımız da buna bağlı olarak çok ciddi mesafeler kaydetmişti.
Derken Güney Amerika’da, ilkçağ koşullarında yaşayan, konuşulan zayıf bir dili olan, tarım konusunda çok ilkel, yazı konusunda çok ilkel, matematikte özellikle Avrupa’nın çok gerisinde, teknolojisi kıyaslanamaz derecede geri olan İnka topluluğu keşfedildi. Şeklen kaşiflerine benziyorlardı ama çok ciddi yapısal farkları da vardı. Bunun yıkıcı sonucu, medeniyetin gelişmesi konusundaki inancın yerle bir olmasıydı. Tek bir ana-babadan yaratılan insanlık, hiçbir karasal bağ olmayan bu bölgeye nasıl gitmişti? Ve neden bu kadar gerideydiler?
Kuzey Amerika’da yapılan keşif de bu sarsıntıyı depreme çevirmişti. Orada bulunan Kızılderililer daha avcı-toplayıcı kültürü aşamamışlar, tarih öncesi dönemde yaşıyorlardı. Yalnızca seslerden kurulu ilkel bir dilleri vardı ama henüz yazıyı icat edememişlerdi. Ve görünüşe göre onların da kutsal insanlıkla bir karasal bağları yoktu.
Dahası, bugün tatil cenneti sayılan ama o zaman çoğunda insanın yaşamadığı pek çok ada bulundu. Ama şaşırtıcı şekilde, tamamıyla yalıtılmış bir ada olan Avustralya’da da insanlar bulunmuştu ve bunlar da son derece ilkel koşullardaydılar ve modern tarihsel taksonomide tarih öncesi dönemin özelliklerini gösteriyorlardı.
Coğrafi keşiflerin bu yıkıcı sonuçlarıyla ilk yüzleşen, kaşiflerin kendilerini de bünyesinde bulun duran kıta Avrupası insanları, dolayısıyla Hıristiyan kilisesi oldu. Buradaki insanların yaşamlarını ve var oluşlarını anlamlandırmak için, çoğu bugün sadece çok büyük kütüphanelerde bulunan onlarca teori geliştirdiler. Yaratıcı fikirler durumu anlamlandırmaya yetmemişti ama bir süre sonra ekonomik olarak bölgeyi sömürme faaliyetleri ağır bastı ve tüm bu tartışmaların da üstü örtüldü. Oysa ki bugün olağan açıklık ve basitlikle açıklanabilecek bir süreç ve bunun görünür sonuçları ortadaydı. Bugün hâlâ ilkel koşullarda yaşayan kabileler var dünya üzerinde. Bunun yanında teknolojiyle sarmalanmış akıllı yapılar içinde yaşamakta olan büyükçe bir insan kitlesi de. Ülkesel olarak ortaçağ koşullarında yaşanan bölgeler olduğu gibi, daha yeni sanayileşme olan yeniçağ ülkeleri de görülmektedir.
Bu konunun kültürel boyutu başka çalışmaların konusudur ve Jared Diamond’ın Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabı bu konuya derin bir bakış ve mevcut sorulara tutarlı yanıtlar verip konuya parlak açıklamalar getirebilmektedir. Evrimsel açıdan da durum aşağı yukarı böyledir.
Bu keşiflerin sonuçlarını yalnızca insan türü üzerinden tartışmaya açmak yanlış olur. Çünkü keşfedilen yeni bölgelerin nispeten el değmemiş faunası çok çeşitli ve zengin bir tür yatağı olarak bilimsel pek çok yeni keşfe kaynak sağlamıştır. Bu bölgelere has bazı hayvan ve bitki türleri ile bilinen türlerin biraz farklılaşmış halleri olarak algılanabilecek pek çok alt tür de bulunmuş ve sınıflandırılmıştır. Bu keşifler, aynı zamanda bilimin de daha geniş bir perspektif kazanmasına yardımcı olmuştur. Keza Darwin de İngiliz Kraliyet araştırma gemisi Beagle ile yeni keşif Galapagos Adaları’na yaptığı seyahatte, bu yalıtılmış adanın nimetlerinden yararlanmış ve orada gözlemlediği doğa parçasından öğrendikleriyle teorisini geliştirmiş ve pekiştirmiştir.
Nasıl baktığımıza bağlı olarak, doğanın kendisi aslında bize çok net olarak yanıt verebilmektedir. Tarihin bu çok geç döneminde bile ilkellikle modernliğin bir arada bulunması, kültürel evrimin de biyolojik evrimin de haklı olduğunu ortaya koymaktadır. Bilimde temel bir olasılık ilke vardır, buna rastlantısallık denir. Bu ilke temelde şöyle çalışmaktadır. Teoride olanaklı olup, gerçekleşme şansı çok düşük olan olaylar bile, yeterince büyük bir örnek küme seçildiğinde gerçekleşirler. Bu teorideki sorun, teori kapsamındaki tartışmalı durumları ortaya koyacak kadar büyük örneklem kümelerini bazen fiziksel olarak seçemiyor ya da gözlemleyemiyor oluşumuz. Ancak yeterince gözlenebilir genişletilmiş kümeler için bu teoremin çalıştığı gözlenmiştir.
Yaşamın var oluşu da özelde bu teoriyi haklı kılmaktadır. Zaman milyarlarca yıllık, pratikte bize sonsuz kadar büyük gelen bir zaman dilimine yayıldığında, rastlantısal olarak gerçekleşme olasılığı çok düşük olan olaylar bile en az bir kez gerçekleşmiştir. Örneğin, son buzul çağında Asya’da yaşamakta olan ve örneğin bir av peşinde aylarca koşturan gezici bir insan topluluğu, buzullar üzerinden, karasal bağlantı olmayan Amerika kıtasına geçmiş ve orada yerleşmiş olabilir. Bunun için dünyadaki insan yaşamının yeterince örneği, yeterince zamanı ve kendisini harekete zorlayan yeterince nedeni vardı. Bilimsel rastlantısal ilke bu anlamda bize yeterli çözümü sunmaktadır.
Bu kitabın temel savı olan evrim olgusunun, biyoloji dışındaki alanlara da uygulanabiliyor oluşunun bir örneğini bu sürüklenmede görmekteyiz. Evrim, birey sayısının artışına bağlı olarak hız kazanmakta, bireyler azaldıkça da hızını kaybetmektedir. Evrimin bu konudaki tutarlı duruşu, canlılık içerisinde genellikle dönemsel olarak gelişen bolluk ve kıtlık dönemlerinde türlerdeki birey sayılarının artış ve azalışlarıyla da sıçramalı olarak ilerlemektedir.
Zor koşullar daha da zorlaştıkça her zamanki zor koşullardan daha fazlasına dayanabilen, daha adaptif bir topluluk oluşur. Beslenme döngüsündeki bu bahsi geçen dönemsel kıtlık, zorlayıcı etki olarak türlerin popülasyonlarında hem nitelik olarak, hem de nicelik olarak değiştirici bir etki yaratır. Birey sayısında yalnızca adapte olanlardan oluşan bir nüfusa kadar gerçekleşecek bir gerileme, adaptasyona sahip bireylerin, popülasyonun bütün gen havuzundaki yüzdesini, küçük rakamlardan yüzde yüze kadar taşıyabilecektir. Böylece bu döngüsel kısıtlama dönemi geçtiğinde, yalıtılmış bu popülasyonun genetik yapısı, yalıtıma uğramadan önce parçası olduğu popülasyonun genetik yapısına göre farklılaşmış olacaktır.
Bu noktada biyolojik yalıtıma kısaca değinmek gerekir. Biyolojik yalıtım, belli bir coğrafyada yaşayan ve kendileri arasındaki gen aktarımı dışında farklı bölgelerdeki türdeşleriyle gen alış verişinde bulunmayan popülasyonların içinde bulunduğu durumdur. Bu yalıtımı makro ve mikro yalıtım olarak iki farklı boyuta indirgeyebiliriz.
Makro yalıtım, coğrafi koşullar nedeniyle mutlak sınırlanmışlık anlamına gelmektedir. Örneğin bir x adasındaki at popülasyonu, tamamen fiziksel koşulların etkisiyle yalıtılmış haldedir. Burada, adadaki tüm at popülasyonu içinde gen aktarımı olurken, yani bireyler serbestçe çiftleşirken, dünyaya yayılı daha geniş at popülasyonuna göre genetik yalıtım altındadırlar. Bu noktada, çeşitli farklı bölgelerdeki at popülasyonundan genetik kod transferi yapmamaktadırlar.
Mikro yalıtım ise bundan biraz daha farklıdır. Aynı popülasyonun bazı bireyleri bir nedenden ötürü, örneğin beslenme alışkanlığı, bu popülasyonun bütün bireyleriyle değil de yalnızca örneğin o beslenme kaynağından beslenen bireyleriyle genetik alışverişe girmektedirler. Bu bireylerin önünde, diğer bireylere ulaşmak için yeterli koşullar mevcuttur ve fiziksel bir engel yoktur ama bu seçme, popülasyonun belirli bir kısmını diğerlerine göre yalıtılmış kılmaktadır.
Bu yalıtılmış ortamda, bireylerde meydana gelen küçük mutasyonlardan başarılı olanları, mutasyona uğramış bireyi de, diğerleri karşısında başarılı kılacağından, gen havuzu içinde bu mutasyona ait genetik kodun oranı artacaktır. Böylece adaptasyona dayalı varyasyon farkları görülmeye başlayacaktır.
Varyasyon, bir popülasyonun, aralarında çok küçük fark görülen bireylerini tanımlamak için kullanılan bir tanımdır ve bir türün varyasyonları hem kendi aralarında, hem de türün diğer varyasyonları arasında etkili bir şekilde üreyebilmektedirler.
Bu belirgin farklar arttıkça, artık varyasyon tanımı güçsüz kalır ve aralarında nispeten daha verimsiz üreme ilişkileri olan benzer bireyler ortaya çıkar. Bunlara da bir türün alt türleri adı verilmektedir. Bu altı türler de yine kendi aralarında üreyebilmektedir ancak bu üremenin verimi, varyasyon içi ve varyasyonlar arası bireylerin üreme verimlerine göre düşüktür. Ayrıca her alt tür, varyasyonlar bakımından bazı alt türlere daha yakınken, bazı alt türlerden uzaktırlar. Genetik olarak daha yakın oldukları alt türler arasında gerçekleşen çiftleşmelerin yaşayan yavruya erişmesi oranı, uzak türler arasında benzer şekilde hesaplanan orana göre daha yüksektir. Ama yine de alt türler arasında da verimli çiftleşme vardır.
Yalıtım koşulları ne kadar sert ve ne kadar uzun süreli olursa, yalıtım altındaki bireylerin, öncül popülasyondaki bireylere göre farklılıkları da o derece artacaktır. Bir süre sonra öncül popülasyona göre, yalıtılmış popülasyona ait bireyler oldukça değişmiş olacak ve genetik olarak çaprazlanacak bireyler arasındaki üreme verimi çok çok düşecektir. Bir kurdun, nadiren de olsa bir köpeği dölleyerek “kırma” yavrular oluşturabilmesi bunun bir örneğidir. Hem iki grubun teması çok azdır hem de çiftleştiklerinde verimli döl oluşturma oranları. Ancak yukarıda bahsedilen rastlantısal ilkeye göre bu olabilmektedir. Sorun seçilen gözlem alanı ve gözlem süresiyle ilgilidir ve yeterince titiz ve sabırlı olan gözlemciler bunu gözlemleyebilmektedirler.
Bunun yanında alt türler arasında verim daha yüksektir. Farklı köpeklerin çiftleşerek ebeveynlerinin ikisine de benzemeyen yeni yavrular ortaya çıkarmaları da bu etkinin sonucudur.
Özetle bir popülasyon ne kadar az bireyle ne kadar dar koşullarda, ne kadar uzun süre yalıtım altında kalırsa, öncülü olan popülasyona göre o kadar fazla değişiklik gösterir. Coğrafi keşifler sonucunda bilimin karşısına çıkan yeni ufuk da, bu görüşe ait gözle görülür çeşitlilik ve büyüklükte kanıtlar sundu ve Darwin, o ünlü seyahatinde gördükleri, topladığı örnekler ve aldığı notlarla bugün bir olgu haline gelen evrim kuramını ortaya attı.
Evrim kuramının önemli açıklamalarından biri olan türleşme kavramı üzerinde biraz daha durmakta fayda var. Türleşme, aslında evrimsel mantığı oldukça tutarlı bir şekilde kavratmaya yeten araçlara sahip.
Öncelikle, türleşme adını verdiğimiz sürecin, yani bireylerdeki küçük farklılıklardan kalıcı, genetik süreci farklılaştıran ve popülasyonu farklı iki popülasyona bölen sürecin bireylerin ard arda nesiller boyu üremesine bağlı olan uzunca bir süreç olduğunun altını çizmek gerekir. Çünkü bir değişimin, gen havuzunda anlamlı bir değişiklik yapması için, kuşaklar boyunca belirgin bir şekilde aktarılması gerekmektedir. Böyle olduğu halde, yine de türler arasında çok keskin bir ayrım bölgesi de yoktur, bu geçiş, popülasyonun bireylerinin teker teker sahip olduğu özellikler bakımından dalgalı ya da flu bir dağılım göstermektedir. Bir popülasyondan farklılaşarak iki farklı popülasyona bölünen iki farklı türün altı türleri arasında, birbirleriyle döl alışverişinde bulunup düşük verimle de olsa üreyebilen bireyler vardır ve bunların bazen hangi türe ait oldukları da çok net belirlenemeyebilir. Ama gözlenen farklılığın kademeli oluşu, geçişin de benzer şekilde kademeli oluşunu kanıtlamaktadır ve bir türün başka bir türe geçişinin zaman boyutunun altını çizmektedir. Yeterince uzun zaman zaman sonra, seçili bir farklılığın yalnızca bir türde ya da diğerinde kalacağını söylemek de yanlış olmaz. Rastlantısal ilkenin örneklem hipotezini hatırlayın.
Türleşmenin genel yapısı böyleyken, üzerinde anlaşılan dört doğal, bir de yapay türleşme yöntemi vardır.
Allopatrik türleşme, en makro türleşme türüdür. Bu modelde bir adaya sıkışmış bir tür örneğimizde olduğu gibi, bir popülasyonun farklı iki grubu, coğrafi koşullar nedeniyle birbirlerinden o kadar yalıtılmışlardır ki, çok uzun süre birbirleriyle gen alış verişi yapmadan farklılaşmışlardır. Bu süreç yeterince ilerlediğinde, öncül popülasyonun aynı olduğu bilinen iki popülasyon, artık birbirleriyle neredeyse hiç ortak yavru meydana getiremez hale gelirler. Bu iki grup hem fenotipik yani görünüş olarak hem de genotipik olarak farklılaşmışlardır. Bu farklılaşmanın temeli içlerinde bulundukları ortamın seçici koşullarıdır. O koşula uygun bireylerin kalıtımsal adaptasyonlarının toplamı öncül gen havuzundan çok uzaklaşmışlardır. Genetik sürüklenme de, en az seçici koşullar kadar etkili bir araçtır allopatrik türleşme mekanizması üzerinde.
Eğer bir coğrafi ortamda popülasyonun küçük bir kısmı yalıtım altında kalıp daha büyük bir genetik sürüklenmeye göre diğer popülasyondan farklılaşıyorsa bu türden türleşmeye de peripatrik türleşme denir. Aslında burada türleşen ayrık, küçük bir gruptur ve temel olarak genetik daralma nedeniyle türleşme etkisi gözlenir ve ana popülasyonla üreyemez hale gelirler.
Birbiriyle benzer özellikler gösteren farklı coğrafi yapılarda kısmen yalıtılmış olarak var olan aynı popülasyonun iki kolu arasında da yine bir farklılaşma olacaktır. Bu ufak farklılaşmaların yanında bazen her iki popülasyondan bireyler, çeşitli farklı koşullar altında bir araya gelebilirler ve bunlar yine de çiftleşerek yeni bir birey oluşturabilirler. Ancak aynı kola ait bireyler arasındaki döl verme veriminin yüksekliği ve doğal seçilimin yüksek verimliliğe doğru bireyleri kararlı yönlendirmesi neticesinde, temas halinde bile görece yalıtılmış kalan bu popülasyon, sonunda türleşerek farklı dallara ayrılmış olur. Buradaki yalıtım görece zayıf olduğu halde, güçlü benzerliklerin bireylerin seçimleri üzerindeki etkileri, türleşmeyi sağlayan sürecin hızlanmasını sağlamaktadır. Bunun bilimsel adı da parapatrik üremedir.
Bu saydığımız yalıtıma bağlı üç üreme modelinin yanında, son yıllara kadar pek itibar edilmeyen ama son yıllarda çeşitli örneklerde görüldüğü için artık bir türleşme yolu olarak kabul edilen simpatik türleşmeyi de ele almak gereklidir. Görüldüğü üzere türleşme gereksinimi, tür zor koşullar altındayken hızlanmaktadır. Popülasyonun sahip olduğu bir özellik cinsinden, örneğin bacakların normalden uzun ve normalden kısa olması durumları, popülasyonun normal bacak boyuna göre bireylere avantaj sağlıyorsa, kısa bacaklı bireyler kısa bacaklı bireylerle, uzun bacaklı bireyler de uzun bacaklı bireylerle çiftleşecek ve bu iki uçtaki popülasyon grubu da nesiller sonra birbirlerinden oldukça uzaklaşmış hale geleceklerdir. Görece bir yalıtım etkisi görülmeden, yalnızca popülasyonun öğeleri arasında bir ya da birden fazla özelliğin çekiciliği, üreme konusunda bir seçilim sağlamakta ve bu da türleşmeye giden yolu açmaktadır.
Bunun yanında son yıllarda laboratuar ortamında da türleşme ve tür ıslahı yapılabilmektedir. Koku alma duyularına göre iyi olan seçilmiş köpekler ya da süt verimi yüksek inek cinslerinin birbirleriyle seçilimli olarak çiftleşip üremeye zorlanması, istenen özellik bakımından daha verimli bireyler ortaya çıkartabilmektedir. Bu da türleşmenin insanın eliyle yapılan bir yoludur.
İknalar, Amerikan Kızılderilileri, Avusturalya Aborijinleri de, benzer şekillerde fiziki yalıtıma maruz kalarak farklılaşmış insan varyasyonlarıydı ve ne birbirlerine, ne de bilinen dünya insanlarına fenotip olarak çok benziyorlardı. Ancak ilginç bir şekilde, aynı yönde kültür geliştirmeye başlamışlardı.
Evrimsel model, kültür gelişiminde de etkisini göstermektedir. Tek farkla ki o da yalıtım, kültür üzerinde ayrıklaştırıcı etki uygulayıp farklılaştırsa da, yalıtımın görece temaslarla bölünmesi, kültürel evrimin hızlanmasını sağlamaktadır. İletişim ile genetik aktarım birbirlerinden farklı süreçler olduğundan bu anlaşılabilir ama temel prensipte, yalıtılmış popülasyonlar genetik, fenotipik ve kültürel olarak ayrıklaşır. Bu konuda sıkça karşımıza çıkan soru ise, madem yalıtılmış toplulukları arasında gen alış verişi sınırlanır, nasıl oluyor da farklı “türde” insanlar üreyebiliyorlar, sorusu oluyor.
Burada yanıt basit aslında ve yine rastlantısal ilkede yatıyor. İnsanın türleşmesi için yeterli zaman yalıtım kurulamadı. Bahsi geçen pek çok hayvana göre insan ömrü çok uzun ve çok uzun bir ergenlik döneminden sonra az sayıda yavruluyoruz. Bu nedenle türleşmemiz için yeterli zaman geçmedi ve ancak varyasyon düzeyinde farklılık içeren popülasyonlar olarak kaldık. Yine de simpatik seçilim yapmaya, kendimize fiziksel özellik olarak daha yakın eşler seçmeye çalışıyoruz. Sözgelimi zenci-beyaz ırk arasındaki evliliklerin sayısı, zenci-zenci ya da beyaz-beyaz arası evliliklerin sayısı yanında önemsiz kalıyor.
Aslında insanın eş seçimini etkileyen öğelerin büyük bir kısmı biyolojik seçilime değil, kültürel seçime dayalı etkinlikler. Bu anlamda kendimizi yalnızca doğal seçilimin etki alanına bırakmıyor ve kendi sosyal laboratuarımızda, kendi türdeşlerimiz için bir sosyal seçilim durumu yaratıyoruz. Ancak bu sosyal seçilim durumunun da genetik kodlarımızda olmadığını kim söyleyebilir ki?
KAYNAKLAR:
Diamond, Jared, Tüfek, Mikrop ve Çelik, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Ankara 2. Basım, 2002
Dawkins, Richard, The Ancestor’s Tail: A Pilgrimage to the Dawn of Evolution, Mariner Books, New York, 2005
Dawkins, Richard, The Blind Watchmaker, W. W. Norton & Company, New York, 1996
Forber, Patric, Confirmation and Explaining How Possible, Philosophy of Science Magazine, 73, Chicago, 2006
Shermer, Michael, Why Darwin Matters, Henry Holt and Company, New York, 1. Basım, 2006
Yeniçağ Avrupa’sında coğrafi keşifler başladığında, insanoğlunun dünyaya ait bilgisi de çok güçlü şekilde değişmeye başlamıştı. Dünyanın belki de en ünlü düşünce mahkumu Galileo, dünyanın düz olduğunu düşünen engizisyona karşı çıkıp, dünyanın yuvarlaklığı konusunda çalışmalar yapmakta ısrar edince, işkenceler ve kim bilir daha ne türden caydırıcı tekniklerle bu görüşünden vazgeçirilmeye çalışılmış, kitapları yakılmış ve tüm bilimsel kavrayışı engellenmeye çalışılmıştır. Galileo, bilmek arzusuna asla karşı duramamış ve gizlice çalışmalarını yürüterek, dünyanın yuvarlaklığı fikrini, bir daha çıkmamak üzere zihinlerimize kazımaya başlamıştı.
Üstelik bu, din otoritelerinin ilk yanılgısı değildi, son da olmayacaktı. Dünyanın güneş etrafında döndüğünü kanıtlayan Kepler de, dünya merkezli evren modelini yıkarak, dünyanın ve dolayısıyla insanın kutsallığına gölge düşürmüştü. Dünya daha bunları hazmedememişken, çok daha sarsıcı bir gelişme oldu. Coğrafi keşifler, Çin’den Avrupa’ya, Rusya’dan Güney Afrika’ya kadar olan bilinen dünyanın da dünyanın tamamı olmadığını göstermeye başladı. Bunun tabii pek çok sosyal, politik ve ekonomik sonuçları oldu ancak evrim açısından başkaca bir sonucu daha vardı.
16. yüzyıla gelindiğinde Avrupa’da matbaa bulunmuş, pek çok dil yazılı hale getirilmiş, bilimsel düşünce gelişmeye başlamış, o döneme göre teknoloji harikası araçlar üretilmiş, hatta uzun yolculuklara dayanıklı gemiler bile inşa edilmişti. Aşağı yukarı 50 asır önce Mezopotamya’da yazılı hale getirilmiş olan dil sayesinde, bilim, edebiyat, matematik, politika, sanat gibi kültür unsurlarımız gelişmiş ve toplumsal yapımız da buna bağlı olarak çok ciddi mesafeler kaydetmişti.
Derken Güney Amerika’da, ilkçağ koşullarında yaşayan, konuşulan zayıf bir dili olan, tarım konusunda çok ilkel, yazı konusunda çok ilkel, matematikte özellikle Avrupa’nın çok gerisinde, teknolojisi kıyaslanamaz derecede geri olan İnka topluluğu keşfedildi. Şeklen kaşiflerine benziyorlardı ama çok ciddi yapısal farkları da vardı. Bunun yıkıcı sonucu, medeniyetin gelişmesi konusundaki inancın yerle bir olmasıydı. Tek bir ana-babadan yaratılan insanlık, hiçbir karasal bağ olmayan bu bölgeye nasıl gitmişti? Ve neden bu kadar gerideydiler?
Kuzey Amerika’da yapılan keşif de bu sarsıntıyı depreme çevirmişti. Orada bulunan Kızılderililer daha avcı-toplayıcı kültürü aşamamışlar, tarih öncesi dönemde yaşıyorlardı. Yalnızca seslerden kurulu ilkel bir dilleri vardı ama henüz yazıyı icat edememişlerdi. Ve görünüşe göre onların da kutsal insanlıkla bir karasal bağları yoktu.
Dahası, bugün tatil cenneti sayılan ama o zaman çoğunda insanın yaşamadığı pek çok ada bulundu. Ama şaşırtıcı şekilde, tamamıyla yalıtılmış bir ada olan Avustralya’da da insanlar bulunmuştu ve bunlar da son derece ilkel koşullardaydılar ve modern tarihsel taksonomide tarih öncesi dönemin özelliklerini gösteriyorlardı.
Coğrafi keşiflerin bu yıkıcı sonuçlarıyla ilk yüzleşen, kaşiflerin kendilerini de bünyesinde bulun duran kıta Avrupası insanları, dolayısıyla Hıristiyan kilisesi oldu. Buradaki insanların yaşamlarını ve var oluşlarını anlamlandırmak için, çoğu bugün sadece çok büyük kütüphanelerde bulunan onlarca teori geliştirdiler. Yaratıcı fikirler durumu anlamlandırmaya yetmemişti ama bir süre sonra ekonomik olarak bölgeyi sömürme faaliyetleri ağır bastı ve tüm bu tartışmaların da üstü örtüldü. Oysa ki bugün olağan açıklık ve basitlikle açıklanabilecek bir süreç ve bunun görünür sonuçları ortadaydı. Bugün hâlâ ilkel koşullarda yaşayan kabileler var dünya üzerinde. Bunun yanında teknolojiyle sarmalanmış akıllı yapılar içinde yaşamakta olan büyükçe bir insan kitlesi de. Ülkesel olarak ortaçağ koşullarında yaşanan bölgeler olduğu gibi, daha yeni sanayileşme olan yeniçağ ülkeleri de görülmektedir.
Bu konunun kültürel boyutu başka çalışmaların konusudur ve Jared Diamond’ın Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabı bu konuya derin bir bakış ve mevcut sorulara tutarlı yanıtlar verip konuya parlak açıklamalar getirebilmektedir. Evrimsel açıdan da durum aşağı yukarı böyledir.
Bu keşiflerin sonuçlarını yalnızca insan türü üzerinden tartışmaya açmak yanlış olur. Çünkü keşfedilen yeni bölgelerin nispeten el değmemiş faunası çok çeşitli ve zengin bir tür yatağı olarak bilimsel pek çok yeni keşfe kaynak sağlamıştır. Bu bölgelere has bazı hayvan ve bitki türleri ile bilinen türlerin biraz farklılaşmış halleri olarak algılanabilecek pek çok alt tür de bulunmuş ve sınıflandırılmıştır. Bu keşifler, aynı zamanda bilimin de daha geniş bir perspektif kazanmasına yardımcı olmuştur. Keza Darwin de İngiliz Kraliyet araştırma gemisi Beagle ile yeni keşif Galapagos Adaları’na yaptığı seyahatte, bu yalıtılmış adanın nimetlerinden yararlanmış ve orada gözlemlediği doğa parçasından öğrendikleriyle teorisini geliştirmiş ve pekiştirmiştir.
Nasıl baktığımıza bağlı olarak, doğanın kendisi aslında bize çok net olarak yanıt verebilmektedir. Tarihin bu çok geç döneminde bile ilkellikle modernliğin bir arada bulunması, kültürel evrimin de biyolojik evrimin de haklı olduğunu ortaya koymaktadır. Bilimde temel bir olasılık ilke vardır, buna rastlantısallık denir. Bu ilke temelde şöyle çalışmaktadır. Teoride olanaklı olup, gerçekleşme şansı çok düşük olan olaylar bile, yeterince büyük bir örnek küme seçildiğinde gerçekleşirler. Bu teorideki sorun, teori kapsamındaki tartışmalı durumları ortaya koyacak kadar büyük örneklem kümelerini bazen fiziksel olarak seçemiyor ya da gözlemleyemiyor oluşumuz. Ancak yeterince gözlenebilir genişletilmiş kümeler için bu teoremin çalıştığı gözlenmiştir.
Yaşamın var oluşu da özelde bu teoriyi haklı kılmaktadır. Zaman milyarlarca yıllık, pratikte bize sonsuz kadar büyük gelen bir zaman dilimine yayıldığında, rastlantısal olarak gerçekleşme olasılığı çok düşük olan olaylar bile en az bir kez gerçekleşmiştir. Örneğin, son buzul çağında Asya’da yaşamakta olan ve örneğin bir av peşinde aylarca koşturan gezici bir insan topluluğu, buzullar üzerinden, karasal bağlantı olmayan Amerika kıtasına geçmiş ve orada yerleşmiş olabilir. Bunun için dünyadaki insan yaşamının yeterince örneği, yeterince zamanı ve kendisini harekete zorlayan yeterince nedeni vardı. Bilimsel rastlantısal ilke bu anlamda bize yeterli çözümü sunmaktadır.
Bu kitabın temel savı olan evrim olgusunun, biyoloji dışındaki alanlara da uygulanabiliyor oluşunun bir örneğini bu sürüklenmede görmekteyiz. Evrim, birey sayısının artışına bağlı olarak hız kazanmakta, bireyler azaldıkça da hızını kaybetmektedir. Evrimin bu konudaki tutarlı duruşu, canlılık içerisinde genellikle dönemsel olarak gelişen bolluk ve kıtlık dönemlerinde türlerdeki birey sayılarının artış ve azalışlarıyla da sıçramalı olarak ilerlemektedir.
Zor koşullar daha da zorlaştıkça her zamanki zor koşullardan daha fazlasına dayanabilen, daha adaptif bir topluluk oluşur. Beslenme döngüsündeki bu bahsi geçen dönemsel kıtlık, zorlayıcı etki olarak türlerin popülasyonlarında hem nitelik olarak, hem de nicelik olarak değiştirici bir etki yaratır. Birey sayısında yalnızca adapte olanlardan oluşan bir nüfusa kadar gerçekleşecek bir gerileme, adaptasyona sahip bireylerin, popülasyonun bütün gen havuzundaki yüzdesini, küçük rakamlardan yüzde yüze kadar taşıyabilecektir. Böylece bu döngüsel kısıtlama dönemi geçtiğinde, yalıtılmış bu popülasyonun genetik yapısı, yalıtıma uğramadan önce parçası olduğu popülasyonun genetik yapısına göre farklılaşmış olacaktır.
Bu noktada biyolojik yalıtıma kısaca değinmek gerekir. Biyolojik yalıtım, belli bir coğrafyada yaşayan ve kendileri arasındaki gen aktarımı dışında farklı bölgelerdeki türdeşleriyle gen alış verişinde bulunmayan popülasyonların içinde bulunduğu durumdur. Bu yalıtımı makro ve mikro yalıtım olarak iki farklı boyuta indirgeyebiliriz.
Makro yalıtım, coğrafi koşullar nedeniyle mutlak sınırlanmışlık anlamına gelmektedir. Örneğin bir x adasındaki at popülasyonu, tamamen fiziksel koşulların etkisiyle yalıtılmış haldedir. Burada, adadaki tüm at popülasyonu içinde gen aktarımı olurken, yani bireyler serbestçe çiftleşirken, dünyaya yayılı daha geniş at popülasyonuna göre genetik yalıtım altındadırlar. Bu noktada, çeşitli farklı bölgelerdeki at popülasyonundan genetik kod transferi yapmamaktadırlar.
Mikro yalıtım ise bundan biraz daha farklıdır. Aynı popülasyonun bazı bireyleri bir nedenden ötürü, örneğin beslenme alışkanlığı, bu popülasyonun bütün bireyleriyle değil de yalnızca örneğin o beslenme kaynağından beslenen bireyleriyle genetik alışverişe girmektedirler. Bu bireylerin önünde, diğer bireylere ulaşmak için yeterli koşullar mevcuttur ve fiziksel bir engel yoktur ama bu seçme, popülasyonun belirli bir kısmını diğerlerine göre yalıtılmış kılmaktadır.
Bu yalıtılmış ortamda, bireylerde meydana gelen küçük mutasyonlardan başarılı olanları, mutasyona uğramış bireyi de, diğerleri karşısında başarılı kılacağından, gen havuzu içinde bu mutasyona ait genetik kodun oranı artacaktır. Böylece adaptasyona dayalı varyasyon farkları görülmeye başlayacaktır.
Varyasyon, bir popülasyonun, aralarında çok küçük fark görülen bireylerini tanımlamak için kullanılan bir tanımdır ve bir türün varyasyonları hem kendi aralarında, hem de türün diğer varyasyonları arasında etkili bir şekilde üreyebilmektedirler.
Bu belirgin farklar arttıkça, artık varyasyon tanımı güçsüz kalır ve aralarında nispeten daha verimsiz üreme ilişkileri olan benzer bireyler ortaya çıkar. Bunlara da bir türün alt türleri adı verilmektedir. Bu altı türler de yine kendi aralarında üreyebilmektedir ancak bu üremenin verimi, varyasyon içi ve varyasyonlar arası bireylerin üreme verimlerine göre düşüktür. Ayrıca her alt tür, varyasyonlar bakımından bazı alt türlere daha yakınken, bazı alt türlerden uzaktırlar. Genetik olarak daha yakın oldukları alt türler arasında gerçekleşen çiftleşmelerin yaşayan yavruya erişmesi oranı, uzak türler arasında benzer şekilde hesaplanan orana göre daha yüksektir. Ama yine de alt türler arasında da verimli çiftleşme vardır.
Yalıtım koşulları ne kadar sert ve ne kadar uzun süreli olursa, yalıtım altındaki bireylerin, öncül popülasyondaki bireylere göre farklılıkları da o derece artacaktır. Bir süre sonra öncül popülasyona göre, yalıtılmış popülasyona ait bireyler oldukça değişmiş olacak ve genetik olarak çaprazlanacak bireyler arasındaki üreme verimi çok çok düşecektir. Bir kurdun, nadiren de olsa bir köpeği dölleyerek “kırma” yavrular oluşturabilmesi bunun bir örneğidir. Hem iki grubun teması çok azdır hem de çiftleştiklerinde verimli döl oluşturma oranları. Ancak yukarıda bahsedilen rastlantısal ilkeye göre bu olabilmektedir. Sorun seçilen gözlem alanı ve gözlem süresiyle ilgilidir ve yeterince titiz ve sabırlı olan gözlemciler bunu gözlemleyebilmektedirler.
Bunun yanında alt türler arasında verim daha yüksektir. Farklı köpeklerin çiftleşerek ebeveynlerinin ikisine de benzemeyen yeni yavrular ortaya çıkarmaları da bu etkinin sonucudur.
Özetle bir popülasyon ne kadar az bireyle ne kadar dar koşullarda, ne kadar uzun süre yalıtım altında kalırsa, öncülü olan popülasyona göre o kadar fazla değişiklik gösterir. Coğrafi keşifler sonucunda bilimin karşısına çıkan yeni ufuk da, bu görüşe ait gözle görülür çeşitlilik ve büyüklükte kanıtlar sundu ve Darwin, o ünlü seyahatinde gördükleri, topladığı örnekler ve aldığı notlarla bugün bir olgu haline gelen evrim kuramını ortaya attı.
Evrim kuramının önemli açıklamalarından biri olan türleşme kavramı üzerinde biraz daha durmakta fayda var. Türleşme, aslında evrimsel mantığı oldukça tutarlı bir şekilde kavratmaya yeten araçlara sahip.
Öncelikle, türleşme adını verdiğimiz sürecin, yani bireylerdeki küçük farklılıklardan kalıcı, genetik süreci farklılaştıran ve popülasyonu farklı iki popülasyona bölen sürecin bireylerin ard arda nesiller boyu üremesine bağlı olan uzunca bir süreç olduğunun altını çizmek gerekir. Çünkü bir değişimin, gen havuzunda anlamlı bir değişiklik yapması için, kuşaklar boyunca belirgin bir şekilde aktarılması gerekmektedir. Böyle olduğu halde, yine de türler arasında çok keskin bir ayrım bölgesi de yoktur, bu geçiş, popülasyonun bireylerinin teker teker sahip olduğu özellikler bakımından dalgalı ya da flu bir dağılım göstermektedir. Bir popülasyondan farklılaşarak iki farklı popülasyona bölünen iki farklı türün altı türleri arasında, birbirleriyle döl alışverişinde bulunup düşük verimle de olsa üreyebilen bireyler vardır ve bunların bazen hangi türe ait oldukları da çok net belirlenemeyebilir. Ama gözlenen farklılığın kademeli oluşu, geçişin de benzer şekilde kademeli oluşunu kanıtlamaktadır ve bir türün başka bir türe geçişinin zaman boyutunun altını çizmektedir. Yeterince uzun zaman zaman sonra, seçili bir farklılığın yalnızca bir türde ya da diğerinde kalacağını söylemek de yanlış olmaz. Rastlantısal ilkenin örneklem hipotezini hatırlayın.
Türleşmenin genel yapısı böyleyken, üzerinde anlaşılan dört doğal, bir de yapay türleşme yöntemi vardır.
Allopatrik türleşme, en makro türleşme türüdür. Bu modelde bir adaya sıkışmış bir tür örneğimizde olduğu gibi, bir popülasyonun farklı iki grubu, coğrafi koşullar nedeniyle birbirlerinden o kadar yalıtılmışlardır ki, çok uzun süre birbirleriyle gen alış verişi yapmadan farklılaşmışlardır. Bu süreç yeterince ilerlediğinde, öncül popülasyonun aynı olduğu bilinen iki popülasyon, artık birbirleriyle neredeyse hiç ortak yavru meydana getiremez hale gelirler. Bu iki grup hem fenotipik yani görünüş olarak hem de genotipik olarak farklılaşmışlardır. Bu farklılaşmanın temeli içlerinde bulundukları ortamın seçici koşullarıdır. O koşula uygun bireylerin kalıtımsal adaptasyonlarının toplamı öncül gen havuzundan çok uzaklaşmışlardır. Genetik sürüklenme de, en az seçici koşullar kadar etkili bir araçtır allopatrik türleşme mekanizması üzerinde.
Eğer bir coğrafi ortamda popülasyonun küçük bir kısmı yalıtım altında kalıp daha büyük bir genetik sürüklenmeye göre diğer popülasyondan farklılaşıyorsa bu türden türleşmeye de peripatrik türleşme denir. Aslında burada türleşen ayrık, küçük bir gruptur ve temel olarak genetik daralma nedeniyle türleşme etkisi gözlenir ve ana popülasyonla üreyemez hale gelirler.
Birbiriyle benzer özellikler gösteren farklı coğrafi yapılarda kısmen yalıtılmış olarak var olan aynı popülasyonun iki kolu arasında da yine bir farklılaşma olacaktır. Bu ufak farklılaşmaların yanında bazen her iki popülasyondan bireyler, çeşitli farklı koşullar altında bir araya gelebilirler ve bunlar yine de çiftleşerek yeni bir birey oluşturabilirler. Ancak aynı kola ait bireyler arasındaki döl verme veriminin yüksekliği ve doğal seçilimin yüksek verimliliğe doğru bireyleri kararlı yönlendirmesi neticesinde, temas halinde bile görece yalıtılmış kalan bu popülasyon, sonunda türleşerek farklı dallara ayrılmış olur. Buradaki yalıtım görece zayıf olduğu halde, güçlü benzerliklerin bireylerin seçimleri üzerindeki etkileri, türleşmeyi sağlayan sürecin hızlanmasını sağlamaktadır. Bunun bilimsel adı da parapatrik üremedir.
Bu saydığımız yalıtıma bağlı üç üreme modelinin yanında, son yıllara kadar pek itibar edilmeyen ama son yıllarda çeşitli örneklerde görüldüğü için artık bir türleşme yolu olarak kabul edilen simpatik türleşmeyi de ele almak gereklidir. Görüldüğü üzere türleşme gereksinimi, tür zor koşullar altındayken hızlanmaktadır. Popülasyonun sahip olduğu bir özellik cinsinden, örneğin bacakların normalden uzun ve normalden kısa olması durumları, popülasyonun normal bacak boyuna göre bireylere avantaj sağlıyorsa, kısa bacaklı bireyler kısa bacaklı bireylerle, uzun bacaklı bireyler de uzun bacaklı bireylerle çiftleşecek ve bu iki uçtaki popülasyon grubu da nesiller sonra birbirlerinden oldukça uzaklaşmış hale geleceklerdir. Görece bir yalıtım etkisi görülmeden, yalnızca popülasyonun öğeleri arasında bir ya da birden fazla özelliğin çekiciliği, üreme konusunda bir seçilim sağlamakta ve bu da türleşmeye giden yolu açmaktadır.
Bunun yanında son yıllarda laboratuar ortamında da türleşme ve tür ıslahı yapılabilmektedir. Koku alma duyularına göre iyi olan seçilmiş köpekler ya da süt verimi yüksek inek cinslerinin birbirleriyle seçilimli olarak çiftleşip üremeye zorlanması, istenen özellik bakımından daha verimli bireyler ortaya çıkartabilmektedir. Bu da türleşmenin insanın eliyle yapılan bir yoludur.
İknalar, Amerikan Kızılderilileri, Avusturalya Aborijinleri de, benzer şekillerde fiziki yalıtıma maruz kalarak farklılaşmış insan varyasyonlarıydı ve ne birbirlerine, ne de bilinen dünya insanlarına fenotip olarak çok benziyorlardı. Ancak ilginç bir şekilde, aynı yönde kültür geliştirmeye başlamışlardı.
Evrimsel model, kültür gelişiminde de etkisini göstermektedir. Tek farkla ki o da yalıtım, kültür üzerinde ayrıklaştırıcı etki uygulayıp farklılaştırsa da, yalıtımın görece temaslarla bölünmesi, kültürel evrimin hızlanmasını sağlamaktadır. İletişim ile genetik aktarım birbirlerinden farklı süreçler olduğundan bu anlaşılabilir ama temel prensipte, yalıtılmış popülasyonlar genetik, fenotipik ve kültürel olarak ayrıklaşır. Bu konuda sıkça karşımıza çıkan soru ise, madem yalıtılmış toplulukları arasında gen alış verişi sınırlanır, nasıl oluyor da farklı “türde” insanlar üreyebiliyorlar, sorusu oluyor.
Burada yanıt basit aslında ve yine rastlantısal ilkede yatıyor. İnsanın türleşmesi için yeterli zaman yalıtım kurulamadı. Bahsi geçen pek çok hayvana göre insan ömrü çok uzun ve çok uzun bir ergenlik döneminden sonra az sayıda yavruluyoruz. Bu nedenle türleşmemiz için yeterli zaman geçmedi ve ancak varyasyon düzeyinde farklılık içeren popülasyonlar olarak kaldık. Yine de simpatik seçilim yapmaya, kendimize fiziksel özellik olarak daha yakın eşler seçmeye çalışıyoruz. Sözgelimi zenci-beyaz ırk arasındaki evliliklerin sayısı, zenci-zenci ya da beyaz-beyaz arası evliliklerin sayısı yanında önemsiz kalıyor.
Aslında insanın eş seçimini etkileyen öğelerin büyük bir kısmı biyolojik seçilime değil, kültürel seçime dayalı etkinlikler. Bu anlamda kendimizi yalnızca doğal seçilimin etki alanına bırakmıyor ve kendi sosyal laboratuarımızda, kendi türdeşlerimiz için bir sosyal seçilim durumu yaratıyoruz. Ancak bu sosyal seçilim durumunun da genetik kodlarımızda olmadığını kim söyleyebilir ki?
KAYNAKLAR:
Diamond, Jared, Tüfek, Mikrop ve Çelik, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Ankara 2. Basım, 2002
Dawkins, Richard, The Ancestor’s Tail: A Pilgrimage to the Dawn of Evolution, Mariner Books, New York, 2005
Dawkins, Richard, The Blind Watchmaker, W. W. Norton & Company, New York, 1996
Forber, Patric, Confirmation and Explaining How Possible, Philosophy of Science Magazine, 73, Chicago, 2006
Shermer, Michael, Why Darwin Matters, Henry Holt and Company, New York, 1. Basım, 2006
Ziyaretçiler için gizlenmiş link,görmek için
Giriş yap veya üye ol.