Forumumuza Hoş Geldiniz

Hoşgeldiniz. Ücretsiz içerikler ve özel hizmetler sizi bekliyor. Hemen üye olun!

Felsefi açıdan Atatürk

Konu Görüntülenme İstatistikleri

Şu an görüntüleyenler
Misafir: 1

Toplam: 10,732

Mühendis

Yeni Üye
Katılım
3 Eki 2009
Mesajlar
271
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
69
EFENDİLER,
Avrupa’nın bütün ilerlemesine yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre uygun yapmak, yürümek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatiyle, ecnebilerin planlarıyla yükseltilebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür.
Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa’nın en önemli devletleri, Türkiye’nin zararıyla, Türkiye’nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran, en güçlü gelişmeler, Türkiye’nin zararıyla gerçekleşmiştir. Eğer güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi, denebilir ki İngiltere’nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye, Viyana’dan sonra Peşte ve Belgrat’ta yenilmeseydi, Avusturya/Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya da, aynı kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir.
Bir şeyin zararıyla, bir şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler, elbette, o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır. Gerçekten de Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye’yi yok etmeye girişenler, Türkiye’nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, birleşmiş ve ittifak etmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, birçok zekâlar, duygular, düşünceler, Türkiye’nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye’nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye’yi ıslah etmek, Türkiye’yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye’nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir.
Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddi şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki Türkiye ve Türk halkı, ahlâk bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki, Türkiye Doğu maneviyatıyla sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu’yla Batı’nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı’ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki bundan, bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka, bir sonuç beklenemez.
Bu düşüşün çıkış noktası korkuyla, aczle başlamıştır.
Türkiye’nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkûmmuş gibi, Türkiye’yi âtıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye’de fikir adamları, âdetâ kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki: ‘Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.’ Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. ‘Onlar bizi idare etsin’ diyorlardı.


Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 1922'de yaptığı tarihî konuşmadan bir alıntı.

Yaklaşık 40 yıl sonra ;

YERYÜZÜNÜN LANETLİLERİ
Avrupa ya özenmemeyi kafamıza koyalım. Kafa ve kol gücümüzü yeni bir yöne kanalize edelim. Avrupalının üstün gelmemesi için vasat bir insan unsuru oluşturalım. Ve bunu amaç edinelim.
Yıllar önce Avrupa’ya yetişmeyi kafasına koyan eski bir sömürge, Avrupa’nın eski bir sömürgeleştirilen ülkesi vardı: Amerika. Avrupa’nın asalak ve hastalıklı sığınak yeri olmuştu. Şimdi korkunç boyutlara ulaştı burası(Amerika.)
Arkadaşlar üçüncü bir Avrupa meydana getirmekten başka yapacağımız bir şey yok mu? Avrupa düşünce serüvencisi olmak istedi. Düşünce derken tabii Avrupa düşüncesini kastediyoruz. İnsanlığın beşte dördünü kapsayan meşru bir köleliği ve caniliği sergiledi.
Evet. Avrupa düşüncesinin kendine özgü birtakım temelleri yok değil. Avrupa düşüncesi gittikçe yoksullaşan ve gittikçe koflaştırılan ortamlarda boy attı.
Sürekli kendi kendisi ile diyalog kurması, gittikçe şiddeti artan narsizmi zihinsel etkinliği ızdırap verici hale getirdi. Gerçekler, yaşayan, çalışan ve bir şeyler yapan insanın gerçekleri değil, sözcüklerin ve sözcük öbeklerinin içeriklerinden kaynaklanan gerilimlerin ifadeleri oldular.
Genellikle Avrupa’lı işçiler yapılan çağrılara karşılık vermemişlerdi. Vasıfsız işçiler, işte bunlar bile, Avrupa düşüncesinin aydınlık geleceğinin serüveni ile kendilerini sınırlandırmışlardı.
İnsanlığın önemli sorunlarına getirilen çözümün tüm öğeleri, Avrupa düşüncesi içinde mevcuttu. Fakat Avrupa’lı insanın eylemi kendisine verilen ödevi, bu öğeleri şiddetlendirmeye, onları değiştirmeye ve sonra da insanın sorunlarını son derce yüksek bir düzeye getirmeyi sağlayamadı.
Haydin arkadaşlar! Oynanan oyunların foyasını ortaya koymak için çok, pek çok çalışmamız gerekiyor. Avrupa kendine düşeni yaptı. Ve de yapması gerektiği şekilde yaptı. Avrupa’yı suçlamayı bırakalım. Avrupa’ya şunu diyelim:’’ artık gürültü patırtı yapma.’’. avrupadan korkacak bir şey yoktur artık. Bırakalım Avrupa gibi olma isteğimizi.
Bugün dünyanın üçte biri Avrupa’nın karşısındadır. Avrupa’nın çözüm getiremediği sorunları çözmeye çalışmak zorunda olan büyük bir insan unsuru demektir bu.
Bundan böyle ne verimden, ne etkinlikten ve ne de çalışma düzenliliğinden söz etmek mümkün değildir. Burada söz konusu olan, insanları yiyip bitirecek yönlere çekmemektir. İnsanların beynini allak-bullak edecek ve zorlayacak düzenlemelere girişmemek gerekir. İnsanı kendi özünden yoksun bırakmak, onu zarara uğratmak ve öldürmek gerekmez.
Hayır. Biz kimseye yetişmek, kimseyi yakalamak niyetinde değiliz. Biz herkesle işbirliği içinde geceli-gündüzlü çalışmak istiyoruz. Kervanın başını çekmemiz sözkonusu değil. Çünkü herkes bir önceki nesli güçlükle anımsayabiliyor. İnsanlar birbirlerini daha az tanıyor ve birbirleriyle daha az konuşuyorlar.
Üçüncü dünya için söz konusu olan, hem Avrupa’nın desteklediği akıl almaz tezleri; ve hem de Avrupa’nın cinayetlerini(insanın özünde yer eden, yapısı ve fonksiyonlarını, patolojik bocalamalarını, sınıflaşmaları, toplumsal sınıflar sayesinde kanla beslenen gerilimleri ve nihayet insanlığın gelişim süreci içinde, kin duygularını, kölelik, sömürü, özellikle de bir buçuk milyar insana karşı girişilen soykırımı) içeren tarihi bir daha yazmaktır.
Öyleyse arkadaşlar, bir takım hükümetler ve Avrupa’ya özenen bir takım topluluklar ve kurumlar meydana getirerek Avrupa’ya prim vermeyelim.
İnsanlık bizden, körü körüne taklidin dışında başkaca şeyler bekliyor.
Afrika’yı yeni bir Avrupa, Amerika’yı yeni bir Avrupa şekline dönüştürmek istiyorsak o zaman ülkelerimizin geleceğini Avrupa’lıların ellerine teslim edebiliriz. Avrupa’lılar ne yapacaklarını iyi bilirler.
Yok, insanlık bir adım ilerlesin, Avrupa’nın gerçekleştirdiğinden farklı bir insanlık meydana gelsin istiyorsak o zaman bir şeyler bulmamız ve yeni bir şeyler keşfetmemiz gerekiyor.
Halklarımızın beklentilerine cevap vermek istiyorsak Avrupa’nın dışında yerler aramamız gerekiyor.
Arkadaşlar! Avrupa için de, bizim için de,insanlık için de yeni bir insan tipi, yeni bir düşünce şekli geliştirmek ve yeni bir insan meydana getirmek gerekir.

YERYÜZÜNÜN LANETLİLERİ/ DR. FRANTZ FANON’ dan bir alıntı.
 

Yeni Konular

Üst