F
faust
Ziyaretçi
GERİCİLİĞİN YOK EDİLMESİ TEMEL BİLİMLERLE OLACAKTIR
Değerli Kardeşim
Derinliğine bilmediğimiz birçok şey bize olağanüstü gelmektedir.
Bunların başında da biyolojik yapılar gelir. Bilmediğimiz bu şeylerin
başına mistik bir sıfat ekleyerek kendimize göre bir dünya kurmuşuz. Bu
gözlüğü kaldırmaya da niyetimiz yok gibi görünüyor. Üstelik Fen ve
Edebiyat fakültelerine yapılan operasyon bağnazlığımızın daha da
artıracağa benziyor.
Eğer şaşkınlığınızı ve hayranlığınızı bilimsel yaklaşıma
dönüştürmeye başlamak isterseniz, bu yazıyı okuyunuz derim.
Sevgilerimle
Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi, Fen Fakültesi
''Uçmayı biliyorsan, düşmeyi de bileceksin. Korkarak yaşarsan, hayatı yalnızca
seyredersin..." Nietszche
Dini rehber yapmış ve Tanrının varlığını kanıtlamayı görev edinmiş
herkesin konuşmaya şu cümlelerle başladığı ve dinleyenlerin de bazen
hayranlıkla, bazen şaşkınlıkla, çoğunlukla da çaresizlikle dinledikleri
cümleler ana hatlarıyla şunlardır. Bir saat kendi kendine yapılabilir mi, bir
göz kendi kendine olabilir mi, bir masa kendi kendine oluşabilir mi buna
benzer sayısız örnek sayılarak konuşmaya başlanır ve dinleyen, gerçek
temel bilim eğitiminden geçmemiş ise hiç sesini çıkarmadan dinlemek ve
tasdik etmek zorunda kalır.
Her şeyin bir ustası vardır. Bugün gördüklerimizin ve özellikle
insani özelliklerin de bir ustası olmalıdır. Görünürde bunu yalanlayacak –
tek bir öğreti hariç- hiçbir kanıt yoktur. Tanrı olmadan doğanın hep var
olduğunu kabul etseniz bile, canlıların ve özellikle insanın yapısını
açıklamakta ve başka birine anlatmakta hep çaresiz kalırsınız. En iyisi
bütün bunları düzenleyen bir yaratıcının varlığını kabul ederek bu
çıkmazdan ve meraktan kurtulmadır. Her şeyin bir yapanı olduğu fikrine
saplanmış iseniz, Tanrı’nın da bir yaratıcısı olma fikrinden
kurtulamayacaksınız demektir ve bu mantık dizisi sizi sonu ya da ucu
olmayan birbirinin tekrarından başka olmayan ‘yani onun yaratıcısı kimdi’
gibi ardı arkası kesilmeyen bir sorular dizisinin girdabına düşürecekti. En
iyisi, bu çaresizliği, Tanrı’ya getirip düğümlemek ve onun hep var
olduğuna, yaratılmadığına bağlamaktır. Görünürde sorunun çözülmesi
için en kolay yol bu oldu. Belli ki, başlangıçta insanlar dogmaya iyice
saplanmadıkları ve biraz daha doğal- insani bir yaklaşım sergiledikleri
için, evrenin bütün bu işlerini tek bir tanrıya yüklenmekten kaçındılar.
Çünkü bütün bunlar tek bir Tanrı için ağır bir yük olacaktı. Bu nedenle, iş
bölümlü bir Tanrı kavramı geliştirildi. Örneğin rüzgârdan bir Tanrının,
yağmurdan bir başka Tanrının sorumlu olduğu; yıldırımdan, aşktan,
savaştan, denizlerden, dağlardan, tarımdan, topraktan, hastalıktan,
tedaviden, ölümden ve akla gelebilecek her şeyden farklı tanrıların
sorumlu olduğu bir Tanrı modeli geliştirildi. Bu nedenle de çeşitli inanç ya
da dindeki yüzlerce Tanrı tanımlanmasının ortak tarafı da bu oldu.
Gereksinme duyulan her şeye bir Tanrı tahsis edildi. Toplumların
gereksinmeleri belirli ölçüde farklı olduğu için Tanrılarının da farklı olması
doğal bir gelişim oldu.
Ancak, başlangıçta klan şefi, daha sonra kabile şefi, daha sonra
kral ya da sultan yani her zaman bir şef anlayışı ile sosyalleşen insan
soyu, sonunda bu Tanrıların da bir şefi ve üstünde bir varlık olması
gerektiği fikrine gelmek zorunda kaldı ve ana Tanrıça ya da şef Tanrı
yaklaşımı ile en büyük Tanrı Kibela’yı, Zeus’u, Tanrı Ra’yı oluşturmakta
gecikmedi. Diğer Tanrılar da kısmen görevlerine devam ettirildi. Böylece
sayısız Tanrı adı insanlık tarihine girmiş oldu.
Ancak insanoğlu belli ki yine de rahatlamamıştı; bu kadar Tanrının
olduğu yerde yetki kargaşası olacaktı. Yaşadığı olaylar bunu
gösteriyordu. Tam egemen olan bir hükümdarın bulunduğu idare
şekillerinde kargaşalık en az oluyordu. Böylece, bildiğimiz kadarıyla, ilk
defa, Mısır Firavunu Amon, tek tanrı olmalıdır fikrine geldi. Ancak çok
Tanrılılığın çalkantısından sebeplenen (yerine göre bir Tanrının
temsilciliğini de yüklenen) Mısır Rahipleri, bunu hazmedemediler ve onu
öldürdüler. Ancak tek Tanrı kavramı da insan soyuna girmiş oldu. Buna
sahip çıkan, bu dönemleri bizatihi yaşayan Hz. Musa oldu. Yine de çok
Tanrılılık bırakılamadı. Bir zamanların Tanrıları hemen silinip atılamadı,
Şef Tanrının yanında, biraz tenzili rütbe ile önemli görevler yüklenen
meleklere dönüştürüldü. Böylece, bizim dinimizde, görevleri farklı olan
birinci dereceden Cebrail (vahiy getirir), Azrail (canımızı alır), Mikail
(Tabiat olaylarına, insanlara, hayvanlara ve bitkilere, rızka ve yağmura
nezaret eden melektir) ve İsrafil’e (Tanrının hayat verme emrini yerine
getiren; bu cümleden baharın dirilişine aracı olan ve en önemlisi yeniden
diriliş emrini icra edecek meleklerin başıdır), biraz daha alt rütbede ama
yine de belirli bir görevi yüklenmiş örneğin Münker ve Nekir’e (kabirde
iman ve ibadete ilişkin sorular soracaktır) ve Tanrı kökenli olmayıp, insan
olan, ancak bazı Tanrısal yetkileri yüklenmiş dini kişiliklere örneğin Hızır
(zor anda kulun yardımına koşan), Lokman (sağlığımıza kavuşturan) ve
benzer dini figürlere dönüştürülmüştür. Bunların hepsinin mitoloji değeri
vardır.
Tanrı ve Tanrının emrindeki tüm bu kutsal dini kadro, evrenin ve
yaşayan canlıların tüm özelliklerini belirledi ve bu özellikleri belli ki bir
kader (yazgı) olarak onların defterlerine ayrı ayrı yazdı. İşte dini kesimin
bir türlü anlayamadığı karmaşık yapıları, organlarımızı ve ruh dünyamızı,
bizim hiçbir zaman ulaşamayacağımız, sadece ibadet ve biat edeceğimiz
bu güçler düzenledi. Şu anda imanı bütün olan herkesin inandığı budur.
Aslında bu kesim istese de işin özünü anlayamazdı; çünkü eğitimi
gereği, kendine şu soruları sormaktan hep çekinmişti: Neden? Niçin? Bu
soruları sorduğunda imanında zafiyetler ortaya çıkıyordu. Bu nedenle bu
soruların sorulması yasaklanmıştı; yerine göre de hoş görülmemişti.
Dolayısıyla insanoğlu binlerce yıldır tutunduğu bu kazığı bir türlü
bırakamamış, özgür düşünceye kavuşamamış ve büyük bir kesim her
şeyin bir neden-sonuç ilişkisi içinde gelişebileceğini öğrenememiştir. İşte
3000 yıl önce Hz. Musa ne demişse Musevilerin, 2000 yıl önce Hz. İsa
ne demiş ise Hıristiyanların, 1400 yıl önce Hz. Muhammed ne demiş ise
Müslümanların hiç değişmeden tek bir noktasına, virgülüne el vurmadan
aynen tekrarlaması bundan kaynaklanmaktadır. Hep aynı şeyi
yaparsanız, aynı sonuca ulaşırsınız; yeniyi bulamazsınız.
Gelişen böyle mitolojik mantık içerisinde, konuşmaya başlarken
biraz önce verdiğimiz cümlelerle “bir saatin, bir masanın, bir radyonun
yapımcısı olmaz mı? Göz kendi kendine olabilir mi?” diye söze
başlarsınız. Söyleyenler de ve dinleyenler de aynı soydan ve eğitimden
geldiği için bu halkanın dışına çıkılamaz. Zaten dinle birlikte geliştirilen
istismar sistemi –çıkarlarının sürdürülebilmesi için- bu halkanın dışına
çıkmayı en büyük suç haline getirmiştir. Şimdi gelin, sizi, düştüğünüz ve
binlerce yıldır çırpınıp her defasında aynı noktaya geldiğiniz ve bir adım
bile atamadığınız girdaptan çıkarmaya çalışalım.
Şu anda elinizi gözünüzün üzerine götürün ve “bir göz kendi
kendine olabilir mi?” sorusunu önce kendinize sorun. Göz kapağı, kirpiği,
korneası, irisi, merceği, retinası ve bildiğiniz ve bilmediğiniz daha onlarca
yapısı olan böyle bir karmaşık yapının bir ustası olmadan oluşması
mümkün mü diye sorduğunuzda, siz de dâhil hiç kimse, kendi kendine
olabilir diye düşünmez. Niye? Çünkü bu karmaşık organı en gelişmiş
haliyle gözlüyorsunuz; geçmişi hakkında da hiç bilginiz yok;
değerlendirmeniz bu haliyle yapmak durumundasınız. Geçmişini ve
oluşum süreci içindeki olaylarla hiç ilgilenmemişseniz, son aşamadaki
yapı hayranlık verecek mükemmel bir yapıdır. Hiçbir bina bir anda
tümüyle kullanıma hazır hale getirilemediği gibi; gözün de bir anda
kullanıma hazır hale getirilemeyeceğini düşünürüz. Aynen bir gökdelenin,
binlerce yıl önce taştan örülmüş bir kovuktan, zaman içinde tekniklerin
geliştirilmesi ile bu günkü haline dönüştüğünü ve bir gökdelenin temelden
başlayarak yapımında her şeyin aşama aşama yükseldiğini
izlemezseniz, böyle bir yapının yol haritasını öğrenemezsiniz. Böyle bir
yola girmiş kişi ya da toplum, dolayısıyla gökdelenin de gözün de bir
ustası olduğunu düşünür. Gökdelenin ustası o gökdeleni yapan mıdır?
Tutucu kesimin mantığına göre evet; doğa bilimcisine göre, onun ustası
ilk defa bir taşı öbür taşın üstüne koyarak yapım mimarisini başlatan
insandan, bu aşamaya kadar gelen süreçte katkıda bulunan her insandır.
Bunun biyolojideki ya da teknik bir tanımla temel bilimlerdeki adı:
EVRİMLEŞMEDİR.
Bu evrimleşmeyi geniş zaman dilimi içinde iz sürerek öğrenme,
yeterince bilinçleştirilmemiş kesimin anlaması için zordur. Ancak
uzmanları size bunu anlatabilirler –tabii anlamak istiyorsanız-. Öyle ki
radyal temel ne zaman bulunmuştur, kim bulmuştur; beton ne zaman
bulunmuştur, kim bulmuştur; nervürlü demir ne zaman bilinmiştir kim
bulmuştur; yalıtım malzemesi, elektrik, sıhhi tesisat ile ilgili malzemelerin
bulunuşu ve kim tarafından bulunduğu uzmanlarca bilinir. Bilinmeyenler
eksik halkalar olarak değerlendirilir; ancak bunun gökten gelmediği de
bilinir; o anda saptanamamışlar listesine alınır.
Bina yapılırken, özünde kaba taş devrindeki yöntemden (taşı
kırmadan), elektronik sürece kadar geçen her aşamanın şu ya da bu
şekilde, bu yapım sırasında tekrarlandığı dikkatli bir göz tarafından
izlenebilir.
Bakıp görmüyorsanız, anlatılanı anlamıyorsanız, bir gökdelenin
yapımını da mucize olarak görebilirsiniz. Ancak yapım aşamasına
ulaştığımızda, bugün bizim karmaşık olarak nitelendirdiğimiz her şeyin;
bu cümleden biyolojik yapılarımızın da basitten karmaşığa doğru
evrimleşmesini ve yapımını izleyebiliriz.
Bir defa ilk olarak şu tip soruları kendinize sorma alışkanlığını
kazanmalısınız. Gerçekten göz neden bir bireyde hazır vaziyette monte
edilmiş olarak ortaya çıkmıyor da, embriyonik gelişme dediğimiz, adım
adım bir gelişmenin sonunda ortaya çıkıyor ve bu gelişmede (insanda
ana karnında) basit bir yapıdan başlayarak karmaşıklığı doğru bir gelişim
izliyor (buna embriyonik gelişme diyoruz). Tanrısal yaratılmada bu
sürece hiç de gerek yok. Hemen gelişmiş minyatür bir yapı olarak ortaya
çıkabilirdi. Kaldı ki, embriyonik gelişim süreci içerisinde, beslenme
yetersizliğinden zararlı etkilere kadar bir dizi olumsuz nedenlerle bu
embriyonik sürecin ve yapıların sakatlandığını biliyoruz. Tanrının
kullarının, kendi ellerinde olmayan nedenlerle, eziyet çekmelerinden zevk
duymadığını ya da organlarını eziyet çeksin diye kusurlu yapmayacağını
da dini öğretilerimizden biliyoruz. Pek ala bu aykırılık nereden
kaynaklanıyor? Açıkçası sizin binlerce yıldır sabitleştirilmiş, değişmez
dogmatik düşüncenizden.
Göz yapımına özünde karmaşık olarak başlamıyor. Geçirmiş
olduğu tarihsel sürecini adım adım tekrarlayarak, ana karnında yeniden
inşa ederek son halini alıyor. Eğer ana karnındaki gelişmeleri
incelerseniz, izlerseniz, 3 milyar yıllık öykünün basitten karmaşıklığa
doğru seyrini de görebilirsiniz. Elimizde bulunan bilgilerle doğa tarihinin
derinliklerine girdiğimizde ilk çıkan canlıların ışık ile doğrudan bir ilişkisi
olmadığını, daha sonra ışığın varlığını ya da yokluğunu, daha sonra
yönünü, daha sonra şiddetini, daha sonra görüntünün şeklini algılamaya
başladığını görüyoruz (gözün evrimi adlı yazımda bunun nasıl olduğunu
anlatacağım). Bu sürece gözün evrimleşmesi diyoruz. Diğer her organın
ya da yapının bir evrimleşme öyküsü ve süreci vardır. Canlılar
çeşitlenirken bu yapıların da dallandığını, o canlının yaşadığı ortama
göre şekillendiğini görüyoruz. Hayvanlarda çeşit çeşit gözün olması bu
nedenledir. Ancak aşağıya doğru, yani ilkele doğru indikçe benzerliğin
arttığını, yani ortak bir kökenin varlığını da gözlüyoruz. Şu soru da
zaman zaman soruluyor. Bir balığın gözü niye insan gözü gibi gelişmiyor
da o aşamada kalıyor. Bunu anlamanın yolu, tespih örneğinde yatar.
Günlük meşguliyetlerde kullanmak için 33 boncuklu tespih kullanırsınız,
ibadet edecekseniz 99’luk, eğer bir dergâhın şeyhi olacaksanız, örneğin
999’luk tespih kullanırsınız. 999’lik tespihte 33’lük tespihin yapısı vardır;
ancak 33’lükte 999’luğun çeşidini ve karmaşıklığını bulamazsınız. Balık
niye o aşamada kalmış diye bir soru aklınıza gelebilir. Bunun yanıtı
yollarımızın ayrıldığı zamanda bir kol uygun ortamda yaşamını o günkü
yapıları ile sürdürme olanağını bulmuş ise o kademede kalabilir,
bulamayanlar, daha çetin koşullarla karşılaşanlar ilgili yapılarını
geliştirebilirler. Geliştiremezlerse de yok olurlar (jeoloji tarihinde soyu
tükenmişler bu gelişmeyi başaramayanlardı).
Sizin karmaşık ve usta yapımı dediğiniz organ, gerçekten gelinen
noktada karmaşıktır ve bir ustanın eseridir. Ancak bu usta 3 milyar yıllık
doğal seçilim; ürünü de karmaşık görünen yapıdır. Biyolojide hangi
yapıyı alırsanız alın, eğer evrimleşmeyi bilmiyorsanız, karmaşık ve
olağanüstü yapılar olarak görünecektir. Ancak işin oluşumunu ve aslını
öğrenmek isterseniz, o zaman doğru dürüst bir evrim eğitiminden
geçmeniz gerekecektir. Bu eğitim zor bir eğitimdir, astronomiden, fiziğe,
kimyaya, jeolojiye ve biyolojiye (biyolojide de moleküler biyolojiden
sistematiğe, doku ve hücre bilimine ve biyolojinin onlarca alt bilim dalına
hâkim olma anlamına gelir) kadar bilimleri sindirmiş olmalısınız. Kim
yapacak bunu, üniversitelerimiz. Bugün üniversitelerimizin hemen
neredeyse %90’nında doğru dürüst embriyoloji dersi verilmiyor; kural
olarak bitki ve hayvan embriyolojisi üzerinde çalışan hiçbir araştırma
grubumuz olmadı; evrim dersi ise birçok üniversitede verilmediği gibi,
verilenlerin çoğunda da göstermeliktir. Üniversitelerinizin anlayamadığı
bir şeyi normal vatandaşların anlamasını beklemek hayalcilik olur.
Kaldı ki, çok az bir kesim tarafından bilinen, bilinmesi için çok
kapsamlı bilgi gerektiren bu konuların açıklanamamış ve anlaşılamaz
tarafları, ikballeri için dinleri sömürenlerin kullanabileceği en uygun araç
haline dönüşmüştür. Bir televizyon programında bir gözün pigmentlerden
başlayarak sinirsel bağlantı ve kas düzenlenmesine kadar anlatmanız en
az elli saat sürer; ancak birilerinin bunu önünüze mucize olarak koyması
birkaç saniye alır. Siz bu zamanı ayıramayacağınız için; ayırsanız bile
birçok yerini bilgi eksikliğinizden dolayı anlayamayacağınız için, bu
önemli gerçeği hiçbir zaman öğrenemiyorsunuz; din istismarcılarının da
kolaylıkla eline düşüyorsunuz.
Hiçbir organ karmaşık olarak ne geçmişte ne de ana karnında
gelişti. Tarihsel gelişimini ana karnında basitten karmaşıklığa doğru
tekrarlar (ontogenetik gelişim ya da ontogenezis). Bu nedenle ana
karnında kimyasal ya da fiziksel bir etki nedeniyle ya da kalıtsal bir
aksaklık sonucu inkitaya uğrarsa (gelişimi durdurulursa), canlı bu
aşamada, bu aşamaya evrimsel olarak denk gelen canlının özelliklerini
göstermeye başlar. Örneğin perde ayaklı ya da perde parmaklı olur, balık
pullu olur, belirli bir kuyrukla doğar, vücudu tümüyle post gibi kıllarla kaplı
doğar, ikiden fazla memeye sahip olur, boyun kısmında solungaç
yarıkları görülür, yarık damaklı olur, vücudunun çeşitli yerindeki derileri
isteğiyle oynatacak kaslar işlevsel olur. Eğer bu özellikleri aşacak genler
aktif ise olması gereken gelişme sürdürülür ve en son halini alır. Eğer
genler bu gelişmeleri bir yere kadar götürebiliyorsa, doğacak yavru
ancak eski atasının o gen tarafından denetlenen özelliğini yapabilir. Eğer
bu özellik gelişmiş diğer önemli özelliklere ayak uyduramazsa da canlı
ölür.
Organların ana karnında bile karmaşık olarak ortaya çıkmadığı, çok
basit taslakların gittikçe karmaşık yapı kazandığı ve en önemlisi
kazanılan her özelliğin bir ya da birkaç enzim ile denetlendiği bilinen
bilimsel bir gerçektir. En önemlisi de embriyonik gelişmedeki bu
kademeleri denetleyen enzimlerin, dolayısıyla genlerin, bu özelliği
taşıyan en yakın akraba türlerimizle aynı olmasıdır. Yani bir ata canlıdan
dallanarak yeni özellikle canlıların ortaya çıktığının çok açık bir kanıtıdır.
Bu kademeleri denetleyen genlerin ve enzimlerin belirli bir
moleküler dizilime sahip olduğu; akrabalık yakınlığına göre benzer
oldukları ve bu moleküllerde meydana gelecek sapmaların bir kısmının
özelliklerin ortaya çıkmasını önlediği ya da başka bir özelliğe kaymasına
neden olduğu da bilinmektedir. Bugünkü bilimin geldiği noktadaki en
önemli başarı, dış görünüşümüzde ya da bir işlevimizde meydana gelen
bir anormalliğin, hangi moleküldeki aksaklıktan kaynaklandığını
saptayabilmedir. Dolayısıyla yaşamın, basitten gelişmişe doğru evrim
dediğimiz bir süreç içerisinde, kalıtsal moleküle eklerin yapılması ve bazı
değişikliklerin oluşması ve seçilmesi ile olduğu biyoloji öğretisinin temel
taşını oluşturmuştur. Bunu anlayabilmek için ilk olarak DNA molekülünün
çeşitlenebilir özelliğini kavramak gerekir. Daha açık bir anlatımla bir
hamur gibidir; oynadıkça etkileri bakımından yapısal ve işlevsel olarak
çeşitli şekiller (özellikler) verebilirsiniz. Uygun olanlar (başarılılar ya da
beğenilenler) ayakta kalır; olmayanlar elenir. Her zaman da en iyisi
bulunamaz.
Moleküler açıklamayı kavramış olsanız bile, yine de bu özelliklerin
neden böyle ortaya çıktığını en az kendi kendinize sorabilirdiniz. Bu
moleküllerin özellikleri de ustaca bir tasarımın ürünü gibi görünüyor. İz
sürmeye devam edip, organik evrimden (canlıların evriminde) biraz daha
gerilere indiğimizde karşımıza inorganik evrim (cansız evrenin evrimi)
çıkmaktadır. Yeterince zamanımız ve ilgimiz varsa, epeyi bir süre
zamansal olarak geriye gidersek, elimizde sadece bir proton ve bir
elektrondan oluşmuş hidrojen molekülü kalır. Bugünkü nesnel dünyanın
özelliklerini belirleyen hidrojen atomunun özellikleridir. Evrende ne varsa
bu atomun evriminden (başka elementlere dönüşmesinden) ve kendi
özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Daha da geriye gitmeye kalkışırsanız
kuarklar karşınıza çıkar. Cern’de olduğu gibi daha da ileriye gitmeye
kalkışırsanız, madde yapan bozonlara ulaşırsınız. Neyle ulaşırsınız?
Temel bilimlerin gücüyle… Ancak bulunacak sonuçları dogmasındaki
birkaç cümleye bağlayarak “yazılıydı; ama biz sırrını çözemedik” gibi
beylik sözlerle önceliği kapmaya çalışan sayısız çıkarcının pusuda
beklediği de bir gerçek…
Hangi güç olursa olsun böyle bir evrimin gerçekleşebilmesi için
hidrojen molekülünün bulunması kaçınılmaz görünmektedir. Evrensel
tasarımları öğrenmek istiyorsak, öncelikle hidrojen molekülünün
özelliklerini daha yakından tanımamız gerekir.
Hidrojene vardığımızda bir biyolog için yol bitmiştir. Bize gerekli
olanı bulmuş sayılırız. Evrim de, yaratılış da, gelmiş geçmiş tasarımların
tümünün başlangıç noktası hidrojen molekülüdür. Bundan ötesi CERN’de
çalışan fizikçilerin yanıtlanması gereken bir sorudur. Bundan ötesini ya
da hidrojeni kim yaptı demeye kalkışırsanız, soruların sonunu
bulamazsınız. Eğer bir şeyin yaratıcısı olmadan –hep var- olabileceğine
inanıyorsanız, görebileceğiniz, saptayabileceğiniz, ölçebileceğiniz,
hesaplayabileceğiniz hidrojen molekülünü başlangıç noktası almanız
şimdilik yeterli olacaktır. CERN’deki deneyle tamamlanınca canlılar
dünyası için gerekli malzemenin oluşumu konusundaki meraklarınız bir
miktar daha giderilecektir.
Ancak, bilim adamları, inorganik evrimin bu noktasını da yetersiz
buldukları için, daha gerilere ve derinlere bakmaya çalışıyorlar. Yıllarca
önce, kuarklara, fermiyonlara, bozonlara, fotonlara da ulaşıldı. Yetmedi.
Cenevre’nin Cern şehrindeki 10 milyar dolarlık proje daha gerilere, yani
hidrojen molekülünü oluşturacak, atom altı parçacıkların evrenine
ulaşmak için yapılmaktadır. Eldeki çok güçlü kuramsal bilgilerden dolayı
temel bilimciler, maddeyi ortaya çıkaran bozonun “Higs Bozonunun”
peşinde. Tespit edildiği gün, yaratılışçılar yeni çıkış yolu bulabilmek için
epeyi zorlanacaklar…
Şu anda gelinen bilimsel nokta, evrenin hep var olduğu; ancak
zaman içinde mimarisini değiştirdiği yönündedir. Bugünkü evrenin
oluşum tarihi, yani doğuşu, zamanın, hızın, kütlenin (Newton
Yasalarının) ortaya çıktığı 13.7 milyar yıl önceki bir nokta olarak kabul
edilmektedir. Ondan önceki –hep var olduğu düşünülen- evrenin yasaları
bu proje ile incelenmeye başlanmıştır. Ancak, farklı yasaların geçerli
olduğu bir önceki evrenin bugünkü biyolojik evrimle yakından ilişkisi
olmadığı için; başlangıç noktası, evrimsel güç ve evrimleşmenin
başlangıç tarihi, hidrojen molekülünün oluştuğu zaman dilimi
alınmaktadır. Bu nedenle evrenin yaşı 13.7 milyar yıl olarak
verilmektedir.
Bütün bunları anlayabilmek için, bugüne kadar bize “hap; siz ona
uyuşturucu hap da diyebilirsiniz” verilmiş olanla yetinmeyip, çoğumuz için
zor olsa da, düşünmeyi denemekle işe başlamalıyız derim…
Unutulmaması gereken en önemli şey de düşünmeye; ancak
sorgulamayı öğrenmeyle başlanıyor. Sorgulamayan hiçbir birey gerçeği
öğrenemez; sorgulamayı yaşam tarzı olarak benimsememiş hiçbir
toplum da atılım yapamaz. Örnek mi istiyorsunuz? Sorgulamayı tabu
kılmış; dini öğretiyi de rehber yapmış ülkelere bakın…
Bütün bunlardan çıkarılacak sonuç: Eğer doğada merak ettiğiniz
herhangi bir şeyin aydınlatılmasını istiyorsanız, bilimsel düşüncenin
alfabesi olarak görülen matematik başta olmak üzere sırasıyla, fizik,
kimya, jeoloji, astronomi ve biyolojiyi sindirmiş olmanız gerekiyor. Fiziki
evrenin ve canlı bünyesinin anlaşılması başka hiçbir yolla öğrenilemez.
Dogma, bu bilimlerin öğrenilmesindeki zorluğu fırsat bilenlerin topluma
pompalamaya çalıştıkları nesnel olmayan öğretinin adıdır. İnsanın sosyal
evrimine ya da ilişkilerine yönelik doğru yönlenmeyi ise sosyal bilimler
dediğimiz öğretiler belirler. Bu iki öğretinin incelendiği, geliştirildiği,
öğreniminin yapıldığı en üst kurumlar fen ve edebiyat fakülteleridir.
Buradan çıkacak öğrenciler bir topluma en doğru ve en gerçekçi yolu
gösterebilirler. Bu fakültelerin ihmal edilmesi toplumun geleceğine
pranga vurmak olacaktır. Ne yazık ki Türkiye bugüne kadar bu iki
fakülteye gerekli özeni göstermediği gibi, bu fakültelerin mezunlarının
hamiliğini yüklenmiş (tıpçıların sağlık bakanlığı, ziraatçıların tarım
bakanlığı, ormancıların orman bakanlığı, hukukçuların adalet bakanlığı,
mühendislerin sanayi ve bayındırlık bakanlığı gibi…) her hangi bir kurum
da olmadığı için öğrencileri aradıklarını bulamamışlar ve dolayısıyla
öğrenci seviye gittikçe düşmüş; birçok bölüm kapanmış; bir kısmı da
yolda…
İlköğretimde çocuğun eğitimi özel yetiştirilmiş öğretmenlerle
yürütülmelidir. Bunlar bilgi yüklemeden çok, düşünmeyi öğreten ve belirli
davranış biçimlerini öğreten eğiticilerdir. Bunlar, bir zamanlar öğretmen
okullarında yetiştirildi ve çoğu gerçek öğretmen kimliğini kazandı. Daha
sonra eğitim fakültelerine bu görev verildi (çıkan ilköğretim hocalarının
eğitici olarak daha başarılı olduğunu söyleyemeyiz). Buna da evet
diyelim. Ancak daha çok bilgiye gerek gösteren lise ve dengi okulların
fen ve edebiyat öğretiminin fen ve edebiyat fakültelerinin ilgili
bölümlerinin mezunlarına açılmaması doğrusu anlaşılabilir değildir.
Bilimsel anlayışa kavuşma kuyudan tırmanma gibidir; doğmaya
saplanma da kuyuya düşme gibidir
Öğrenci seviyesinin düşmesini sadece mezun olanların iş bulmadaki
zorluklarına bağlamak da hatalı olacaktır. Önemli bir etkendir; ancak
sadece sorun bu değildir. Aslında çok daha kronikleşmiş ve gizli kalmış
başka bir olumsuzluk söz konusudur. Fen ve Edebiyat fakültesindeki
öğretim elemanlarının önemli bir kısmının çağdaş fen ve edebi bilimleri
içine sindirememiş olmasıdır. Dogmanın hiç uğramaması gereken bu iki
fakültenin elemanları açık ya da gizle olarak teoloji biliminin
savunulurcuğuna soyunmuşlardır. Durum içler acısı, büyük şehirlerimizin
en büyük üniversitelerinde profesörlük kadrosundan ücret alanlar,
İstanbul’un en büyük üniversitesinin birinde, 14-16 Mayıs 2012 tarihinde
“Yaratılış Kuramını” tartışacaklarmış. Katılanların bugünkü bilimsel
anlayışın tersine önemli katkıları olduğu açık. Herhalde onları
tartışacaklar. Katılanların bu güne kadar hiçbir bilim adamının aklına
gelmeyen önemli buluşları (!!!) var. Örneğin: Bunlardan biri ilk insan Hz.
Adem’in boyunun 30 metre olduğunu ve insanların bir dönem
dinozorlarla birlikte yaşadığını kitabında yazmış, bir diğeri, kitabında,
çağdaş bilim adamlarının araştırmalarından ziyade Said-i Nursi’den
alıntılar yaptığı için üniversiteden ihraç edilmiş; bir diğeri kitabında
bakteriler filden daha güçlümü ki diyerek, Darwin’in “güçlü olan ayakta
kalır” görüşünü çürütmüştü; bir diğeri Darwin’i bilimsel elbise giydirilmiş
ideoloji olarak tanımlamış, orta öğretime yazmış olduğu kitapta alt türün
biyolojide bilinmesi gereken bir husus olduğunu yazmasına karşın, evrimi
ret ettiğini söyleyerek; alt türün aslında bir türden başka bir türe
evrimleşmesinin önemli bir adımı olduğunu kavrayamadığını göstermiştir.
Bir de bu bir bilimdir, tartışılmasında ne sakınca var demezler mi. Bu
daha da vahim bir durumu gösteriyor: Bilim adamı olarak eğitim
kurumlarında beslediğiniz bu insanlar, dünyanın neresine giderseniz
gidin, bir şeyin bilim olabilmesi için gerekli olan temel ölçü ve koşullardan
bile haberdar değiller. Böyle bir teraziden ve dirhemden ne ölçülebilirse,
ürün o olacaktır.
Hacivat Karagöz oyunu, bunca teknik ve bilimsel gelişme karşısında
gittikçe ortadan kalkıyor diye çok üzülüyordum. Marmara Üniversitesinin
böyle bir orta oyununa ev sahipliği yapması iyi olmuş; belli ki İstanbullular
bu oyundan büyük zevk alacaklar. Keşke üniversite yönetimi, şu anda
belki de Marmara Üniversitesinin öğretim üyelerinin tümünün yazmış
olduğu kitabın toplamından daha fazla “Evrim Karşıtı” kitaplar yazmış, ilk
okuldan cumhurbaşkanına kadar bedelsiz dağıtmış, her hafta çok güzel
kızlarla televizyon söyleşileri yapan zatı da bu müsamereye davet edip,
sahneyi zenginleştirse…
Operasyon başka cephelerde de sürmekte: Fen ve Edebiyat
fakültelerinden pedagoji formasyonları kaldırıldı. Böylece mezunlarının
hiç değilse öğretmen olurum umutları da böylece budandı. Dogmanın
güçlenmesi –sömürünün devamı için- için böyle bir budama gerekliydi.
Toplumun yaratıcı gücüne dolaylı olarak önemli bir darbe vuruldu. Yerine
bir şeyler ikame edilmeliydi. Müjde gecikmedi. Çok sayıda imam hatip
ortaokulu açılacakmış. Meyve veren anıt ağaçlar devrilince, altında
yabanileri biter.
Kim bilir batının fen ve edebiyat (keza sanat) eğitimi ile ulaştığı
uygarlığa, bakarsınız biz imam hatiplerle ve orta öğretime koyduğumuz
zorunlu-seçmeli özel derslerle ulaşırız.
Prof. Dr. Ali Demirsoy
Hacettepe Üniversitesi, Fen Fakültesi
Değerli Kardeşim
Derinliğine bilmediğimiz birçok şey bize olağanüstü gelmektedir.
Bunların başında da biyolojik yapılar gelir. Bilmediğimiz bu şeylerin
başına mistik bir sıfat ekleyerek kendimize göre bir dünya kurmuşuz. Bu
gözlüğü kaldırmaya da niyetimiz yok gibi görünüyor. Üstelik Fen ve
Edebiyat fakültelerine yapılan operasyon bağnazlığımızın daha da
artıracağa benziyor.
Eğer şaşkınlığınızı ve hayranlığınızı bilimsel yaklaşıma
dönüştürmeye başlamak isterseniz, bu yazıyı okuyunuz derim.
Sevgilerimle
Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi, Fen Fakültesi
''Uçmayı biliyorsan, düşmeyi de bileceksin. Korkarak yaşarsan, hayatı yalnızca
seyredersin..." Nietszche
Dini rehber yapmış ve Tanrının varlığını kanıtlamayı görev edinmiş
herkesin konuşmaya şu cümlelerle başladığı ve dinleyenlerin de bazen
hayranlıkla, bazen şaşkınlıkla, çoğunlukla da çaresizlikle dinledikleri
cümleler ana hatlarıyla şunlardır. Bir saat kendi kendine yapılabilir mi, bir
göz kendi kendine olabilir mi, bir masa kendi kendine oluşabilir mi buna
benzer sayısız örnek sayılarak konuşmaya başlanır ve dinleyen, gerçek
temel bilim eğitiminden geçmemiş ise hiç sesini çıkarmadan dinlemek ve
tasdik etmek zorunda kalır.
Her şeyin bir ustası vardır. Bugün gördüklerimizin ve özellikle
insani özelliklerin de bir ustası olmalıdır. Görünürde bunu yalanlayacak –
tek bir öğreti hariç- hiçbir kanıt yoktur. Tanrı olmadan doğanın hep var
olduğunu kabul etseniz bile, canlıların ve özellikle insanın yapısını
açıklamakta ve başka birine anlatmakta hep çaresiz kalırsınız. En iyisi
bütün bunları düzenleyen bir yaratıcının varlığını kabul ederek bu
çıkmazdan ve meraktan kurtulmadır. Her şeyin bir yapanı olduğu fikrine
saplanmış iseniz, Tanrı’nın da bir yaratıcısı olma fikrinden
kurtulamayacaksınız demektir ve bu mantık dizisi sizi sonu ya da ucu
olmayan birbirinin tekrarından başka olmayan ‘yani onun yaratıcısı kimdi’
gibi ardı arkası kesilmeyen bir sorular dizisinin girdabına düşürecekti. En
iyisi, bu çaresizliği, Tanrı’ya getirip düğümlemek ve onun hep var
olduğuna, yaratılmadığına bağlamaktır. Görünürde sorunun çözülmesi
için en kolay yol bu oldu. Belli ki, başlangıçta insanlar dogmaya iyice
saplanmadıkları ve biraz daha doğal- insani bir yaklaşım sergiledikleri
için, evrenin bütün bu işlerini tek bir tanrıya yüklenmekten kaçındılar.
Çünkü bütün bunlar tek bir Tanrı için ağır bir yük olacaktı. Bu nedenle, iş
bölümlü bir Tanrı kavramı geliştirildi. Örneğin rüzgârdan bir Tanrının,
yağmurdan bir başka Tanrının sorumlu olduğu; yıldırımdan, aşktan,
savaştan, denizlerden, dağlardan, tarımdan, topraktan, hastalıktan,
tedaviden, ölümden ve akla gelebilecek her şeyden farklı tanrıların
sorumlu olduğu bir Tanrı modeli geliştirildi. Bu nedenle de çeşitli inanç ya
da dindeki yüzlerce Tanrı tanımlanmasının ortak tarafı da bu oldu.
Gereksinme duyulan her şeye bir Tanrı tahsis edildi. Toplumların
gereksinmeleri belirli ölçüde farklı olduğu için Tanrılarının da farklı olması
doğal bir gelişim oldu.
Ancak, başlangıçta klan şefi, daha sonra kabile şefi, daha sonra
kral ya da sultan yani her zaman bir şef anlayışı ile sosyalleşen insan
soyu, sonunda bu Tanrıların da bir şefi ve üstünde bir varlık olması
gerektiği fikrine gelmek zorunda kaldı ve ana Tanrıça ya da şef Tanrı
yaklaşımı ile en büyük Tanrı Kibela’yı, Zeus’u, Tanrı Ra’yı oluşturmakta
gecikmedi. Diğer Tanrılar da kısmen görevlerine devam ettirildi. Böylece
sayısız Tanrı adı insanlık tarihine girmiş oldu.
Ancak insanoğlu belli ki yine de rahatlamamıştı; bu kadar Tanrının
olduğu yerde yetki kargaşası olacaktı. Yaşadığı olaylar bunu
gösteriyordu. Tam egemen olan bir hükümdarın bulunduğu idare
şekillerinde kargaşalık en az oluyordu. Böylece, bildiğimiz kadarıyla, ilk
defa, Mısır Firavunu Amon, tek tanrı olmalıdır fikrine geldi. Ancak çok
Tanrılılığın çalkantısından sebeplenen (yerine göre bir Tanrının
temsilciliğini de yüklenen) Mısır Rahipleri, bunu hazmedemediler ve onu
öldürdüler. Ancak tek Tanrı kavramı da insan soyuna girmiş oldu. Buna
sahip çıkan, bu dönemleri bizatihi yaşayan Hz. Musa oldu. Yine de çok
Tanrılılık bırakılamadı. Bir zamanların Tanrıları hemen silinip atılamadı,
Şef Tanrının yanında, biraz tenzili rütbe ile önemli görevler yüklenen
meleklere dönüştürüldü. Böylece, bizim dinimizde, görevleri farklı olan
birinci dereceden Cebrail (vahiy getirir), Azrail (canımızı alır), Mikail
(Tabiat olaylarına, insanlara, hayvanlara ve bitkilere, rızka ve yağmura
nezaret eden melektir) ve İsrafil’e (Tanrının hayat verme emrini yerine
getiren; bu cümleden baharın dirilişine aracı olan ve en önemlisi yeniden
diriliş emrini icra edecek meleklerin başıdır), biraz daha alt rütbede ama
yine de belirli bir görevi yüklenmiş örneğin Münker ve Nekir’e (kabirde
iman ve ibadete ilişkin sorular soracaktır) ve Tanrı kökenli olmayıp, insan
olan, ancak bazı Tanrısal yetkileri yüklenmiş dini kişiliklere örneğin Hızır
(zor anda kulun yardımına koşan), Lokman (sağlığımıza kavuşturan) ve
benzer dini figürlere dönüştürülmüştür. Bunların hepsinin mitoloji değeri
vardır.
Tanrı ve Tanrının emrindeki tüm bu kutsal dini kadro, evrenin ve
yaşayan canlıların tüm özelliklerini belirledi ve bu özellikleri belli ki bir
kader (yazgı) olarak onların defterlerine ayrı ayrı yazdı. İşte dini kesimin
bir türlü anlayamadığı karmaşık yapıları, organlarımızı ve ruh dünyamızı,
bizim hiçbir zaman ulaşamayacağımız, sadece ibadet ve biat edeceğimiz
bu güçler düzenledi. Şu anda imanı bütün olan herkesin inandığı budur.
Aslında bu kesim istese de işin özünü anlayamazdı; çünkü eğitimi
gereği, kendine şu soruları sormaktan hep çekinmişti: Neden? Niçin? Bu
soruları sorduğunda imanında zafiyetler ortaya çıkıyordu. Bu nedenle bu
soruların sorulması yasaklanmıştı; yerine göre de hoş görülmemişti.
Dolayısıyla insanoğlu binlerce yıldır tutunduğu bu kazığı bir türlü
bırakamamış, özgür düşünceye kavuşamamış ve büyük bir kesim her
şeyin bir neden-sonuç ilişkisi içinde gelişebileceğini öğrenememiştir. İşte
3000 yıl önce Hz. Musa ne demişse Musevilerin, 2000 yıl önce Hz. İsa
ne demiş ise Hıristiyanların, 1400 yıl önce Hz. Muhammed ne demiş ise
Müslümanların hiç değişmeden tek bir noktasına, virgülüne el vurmadan
aynen tekrarlaması bundan kaynaklanmaktadır. Hep aynı şeyi
yaparsanız, aynı sonuca ulaşırsınız; yeniyi bulamazsınız.
Gelişen böyle mitolojik mantık içerisinde, konuşmaya başlarken
biraz önce verdiğimiz cümlelerle “bir saatin, bir masanın, bir radyonun
yapımcısı olmaz mı? Göz kendi kendine olabilir mi?” diye söze
başlarsınız. Söyleyenler de ve dinleyenler de aynı soydan ve eğitimden
geldiği için bu halkanın dışına çıkılamaz. Zaten dinle birlikte geliştirilen
istismar sistemi –çıkarlarının sürdürülebilmesi için- bu halkanın dışına
çıkmayı en büyük suç haline getirmiştir. Şimdi gelin, sizi, düştüğünüz ve
binlerce yıldır çırpınıp her defasında aynı noktaya geldiğiniz ve bir adım
bile atamadığınız girdaptan çıkarmaya çalışalım.
Şu anda elinizi gözünüzün üzerine götürün ve “bir göz kendi
kendine olabilir mi?” sorusunu önce kendinize sorun. Göz kapağı, kirpiği,
korneası, irisi, merceği, retinası ve bildiğiniz ve bilmediğiniz daha onlarca
yapısı olan böyle bir karmaşık yapının bir ustası olmadan oluşması
mümkün mü diye sorduğunuzda, siz de dâhil hiç kimse, kendi kendine
olabilir diye düşünmez. Niye? Çünkü bu karmaşık organı en gelişmiş
haliyle gözlüyorsunuz; geçmişi hakkında da hiç bilginiz yok;
değerlendirmeniz bu haliyle yapmak durumundasınız. Geçmişini ve
oluşum süreci içindeki olaylarla hiç ilgilenmemişseniz, son aşamadaki
yapı hayranlık verecek mükemmel bir yapıdır. Hiçbir bina bir anda
tümüyle kullanıma hazır hale getirilemediği gibi; gözün de bir anda
kullanıma hazır hale getirilemeyeceğini düşünürüz. Aynen bir gökdelenin,
binlerce yıl önce taştan örülmüş bir kovuktan, zaman içinde tekniklerin
geliştirilmesi ile bu günkü haline dönüştüğünü ve bir gökdelenin temelden
başlayarak yapımında her şeyin aşama aşama yükseldiğini
izlemezseniz, böyle bir yapının yol haritasını öğrenemezsiniz. Böyle bir
yola girmiş kişi ya da toplum, dolayısıyla gökdelenin de gözün de bir
ustası olduğunu düşünür. Gökdelenin ustası o gökdeleni yapan mıdır?
Tutucu kesimin mantığına göre evet; doğa bilimcisine göre, onun ustası
ilk defa bir taşı öbür taşın üstüne koyarak yapım mimarisini başlatan
insandan, bu aşamaya kadar gelen süreçte katkıda bulunan her insandır.
Bunun biyolojideki ya da teknik bir tanımla temel bilimlerdeki adı:
EVRİMLEŞMEDİR.
Bu evrimleşmeyi geniş zaman dilimi içinde iz sürerek öğrenme,
yeterince bilinçleştirilmemiş kesimin anlaması için zordur. Ancak
uzmanları size bunu anlatabilirler –tabii anlamak istiyorsanız-. Öyle ki
radyal temel ne zaman bulunmuştur, kim bulmuştur; beton ne zaman
bulunmuştur, kim bulmuştur; nervürlü demir ne zaman bilinmiştir kim
bulmuştur; yalıtım malzemesi, elektrik, sıhhi tesisat ile ilgili malzemelerin
bulunuşu ve kim tarafından bulunduğu uzmanlarca bilinir. Bilinmeyenler
eksik halkalar olarak değerlendirilir; ancak bunun gökten gelmediği de
bilinir; o anda saptanamamışlar listesine alınır.
Bina yapılırken, özünde kaba taş devrindeki yöntemden (taşı
kırmadan), elektronik sürece kadar geçen her aşamanın şu ya da bu
şekilde, bu yapım sırasında tekrarlandığı dikkatli bir göz tarafından
izlenebilir.
Bakıp görmüyorsanız, anlatılanı anlamıyorsanız, bir gökdelenin
yapımını da mucize olarak görebilirsiniz. Ancak yapım aşamasına
ulaştığımızda, bugün bizim karmaşık olarak nitelendirdiğimiz her şeyin;
bu cümleden biyolojik yapılarımızın da basitten karmaşığa doğru
evrimleşmesini ve yapımını izleyebiliriz.
Bir defa ilk olarak şu tip soruları kendinize sorma alışkanlığını
kazanmalısınız. Gerçekten göz neden bir bireyde hazır vaziyette monte
edilmiş olarak ortaya çıkmıyor da, embriyonik gelişme dediğimiz, adım
adım bir gelişmenin sonunda ortaya çıkıyor ve bu gelişmede (insanda
ana karnında) basit bir yapıdan başlayarak karmaşıklığı doğru bir gelişim
izliyor (buna embriyonik gelişme diyoruz). Tanrısal yaratılmada bu
sürece hiç de gerek yok. Hemen gelişmiş minyatür bir yapı olarak ortaya
çıkabilirdi. Kaldı ki, embriyonik gelişim süreci içerisinde, beslenme
yetersizliğinden zararlı etkilere kadar bir dizi olumsuz nedenlerle bu
embriyonik sürecin ve yapıların sakatlandığını biliyoruz. Tanrının
kullarının, kendi ellerinde olmayan nedenlerle, eziyet çekmelerinden zevk
duymadığını ya da organlarını eziyet çeksin diye kusurlu yapmayacağını
da dini öğretilerimizden biliyoruz. Pek ala bu aykırılık nereden
kaynaklanıyor? Açıkçası sizin binlerce yıldır sabitleştirilmiş, değişmez
dogmatik düşüncenizden.
Göz yapımına özünde karmaşık olarak başlamıyor. Geçirmiş
olduğu tarihsel sürecini adım adım tekrarlayarak, ana karnında yeniden
inşa ederek son halini alıyor. Eğer ana karnındaki gelişmeleri
incelerseniz, izlerseniz, 3 milyar yıllık öykünün basitten karmaşıklığa
doğru seyrini de görebilirsiniz. Elimizde bulunan bilgilerle doğa tarihinin
derinliklerine girdiğimizde ilk çıkan canlıların ışık ile doğrudan bir ilişkisi
olmadığını, daha sonra ışığın varlığını ya da yokluğunu, daha sonra
yönünü, daha sonra şiddetini, daha sonra görüntünün şeklini algılamaya
başladığını görüyoruz (gözün evrimi adlı yazımda bunun nasıl olduğunu
anlatacağım). Bu sürece gözün evrimleşmesi diyoruz. Diğer her organın
ya da yapının bir evrimleşme öyküsü ve süreci vardır. Canlılar
çeşitlenirken bu yapıların da dallandığını, o canlının yaşadığı ortama
göre şekillendiğini görüyoruz. Hayvanlarda çeşit çeşit gözün olması bu
nedenledir. Ancak aşağıya doğru, yani ilkele doğru indikçe benzerliğin
arttığını, yani ortak bir kökenin varlığını da gözlüyoruz. Şu soru da
zaman zaman soruluyor. Bir balığın gözü niye insan gözü gibi gelişmiyor
da o aşamada kalıyor. Bunu anlamanın yolu, tespih örneğinde yatar.
Günlük meşguliyetlerde kullanmak için 33 boncuklu tespih kullanırsınız,
ibadet edecekseniz 99’luk, eğer bir dergâhın şeyhi olacaksanız, örneğin
999’luk tespih kullanırsınız. 999’lik tespihte 33’lük tespihin yapısı vardır;
ancak 33’lükte 999’luğun çeşidini ve karmaşıklığını bulamazsınız. Balık
niye o aşamada kalmış diye bir soru aklınıza gelebilir. Bunun yanıtı
yollarımızın ayrıldığı zamanda bir kol uygun ortamda yaşamını o günkü
yapıları ile sürdürme olanağını bulmuş ise o kademede kalabilir,
bulamayanlar, daha çetin koşullarla karşılaşanlar ilgili yapılarını
geliştirebilirler. Geliştiremezlerse de yok olurlar (jeoloji tarihinde soyu
tükenmişler bu gelişmeyi başaramayanlardı).
Sizin karmaşık ve usta yapımı dediğiniz organ, gerçekten gelinen
noktada karmaşıktır ve bir ustanın eseridir. Ancak bu usta 3 milyar yıllık
doğal seçilim; ürünü de karmaşık görünen yapıdır. Biyolojide hangi
yapıyı alırsanız alın, eğer evrimleşmeyi bilmiyorsanız, karmaşık ve
olağanüstü yapılar olarak görünecektir. Ancak işin oluşumunu ve aslını
öğrenmek isterseniz, o zaman doğru dürüst bir evrim eğitiminden
geçmeniz gerekecektir. Bu eğitim zor bir eğitimdir, astronomiden, fiziğe,
kimyaya, jeolojiye ve biyolojiye (biyolojide de moleküler biyolojiden
sistematiğe, doku ve hücre bilimine ve biyolojinin onlarca alt bilim dalına
hâkim olma anlamına gelir) kadar bilimleri sindirmiş olmalısınız. Kim
yapacak bunu, üniversitelerimiz. Bugün üniversitelerimizin hemen
neredeyse %90’nında doğru dürüst embriyoloji dersi verilmiyor; kural
olarak bitki ve hayvan embriyolojisi üzerinde çalışan hiçbir araştırma
grubumuz olmadı; evrim dersi ise birçok üniversitede verilmediği gibi,
verilenlerin çoğunda da göstermeliktir. Üniversitelerinizin anlayamadığı
bir şeyi normal vatandaşların anlamasını beklemek hayalcilik olur.
Kaldı ki, çok az bir kesim tarafından bilinen, bilinmesi için çok
kapsamlı bilgi gerektiren bu konuların açıklanamamış ve anlaşılamaz
tarafları, ikballeri için dinleri sömürenlerin kullanabileceği en uygun araç
haline dönüşmüştür. Bir televizyon programında bir gözün pigmentlerden
başlayarak sinirsel bağlantı ve kas düzenlenmesine kadar anlatmanız en
az elli saat sürer; ancak birilerinin bunu önünüze mucize olarak koyması
birkaç saniye alır. Siz bu zamanı ayıramayacağınız için; ayırsanız bile
birçok yerini bilgi eksikliğinizden dolayı anlayamayacağınız için, bu
önemli gerçeği hiçbir zaman öğrenemiyorsunuz; din istismarcılarının da
kolaylıkla eline düşüyorsunuz.
Hiçbir organ karmaşık olarak ne geçmişte ne de ana karnında
gelişti. Tarihsel gelişimini ana karnında basitten karmaşıklığa doğru
tekrarlar (ontogenetik gelişim ya da ontogenezis). Bu nedenle ana
karnında kimyasal ya da fiziksel bir etki nedeniyle ya da kalıtsal bir
aksaklık sonucu inkitaya uğrarsa (gelişimi durdurulursa), canlı bu
aşamada, bu aşamaya evrimsel olarak denk gelen canlının özelliklerini
göstermeye başlar. Örneğin perde ayaklı ya da perde parmaklı olur, balık
pullu olur, belirli bir kuyrukla doğar, vücudu tümüyle post gibi kıllarla kaplı
doğar, ikiden fazla memeye sahip olur, boyun kısmında solungaç
yarıkları görülür, yarık damaklı olur, vücudunun çeşitli yerindeki derileri
isteğiyle oynatacak kaslar işlevsel olur. Eğer bu özellikleri aşacak genler
aktif ise olması gereken gelişme sürdürülür ve en son halini alır. Eğer
genler bu gelişmeleri bir yere kadar götürebiliyorsa, doğacak yavru
ancak eski atasının o gen tarafından denetlenen özelliğini yapabilir. Eğer
bu özellik gelişmiş diğer önemli özelliklere ayak uyduramazsa da canlı
ölür.
Organların ana karnında bile karmaşık olarak ortaya çıkmadığı, çok
basit taslakların gittikçe karmaşık yapı kazandığı ve en önemlisi
kazanılan her özelliğin bir ya da birkaç enzim ile denetlendiği bilinen
bilimsel bir gerçektir. En önemlisi de embriyonik gelişmedeki bu
kademeleri denetleyen enzimlerin, dolayısıyla genlerin, bu özelliği
taşıyan en yakın akraba türlerimizle aynı olmasıdır. Yani bir ata canlıdan
dallanarak yeni özellikle canlıların ortaya çıktığının çok açık bir kanıtıdır.
Bu kademeleri denetleyen genlerin ve enzimlerin belirli bir
moleküler dizilime sahip olduğu; akrabalık yakınlığına göre benzer
oldukları ve bu moleküllerde meydana gelecek sapmaların bir kısmının
özelliklerin ortaya çıkmasını önlediği ya da başka bir özelliğe kaymasına
neden olduğu da bilinmektedir. Bugünkü bilimin geldiği noktadaki en
önemli başarı, dış görünüşümüzde ya da bir işlevimizde meydana gelen
bir anormalliğin, hangi moleküldeki aksaklıktan kaynaklandığını
saptayabilmedir. Dolayısıyla yaşamın, basitten gelişmişe doğru evrim
dediğimiz bir süreç içerisinde, kalıtsal moleküle eklerin yapılması ve bazı
değişikliklerin oluşması ve seçilmesi ile olduğu biyoloji öğretisinin temel
taşını oluşturmuştur. Bunu anlayabilmek için ilk olarak DNA molekülünün
çeşitlenebilir özelliğini kavramak gerekir. Daha açık bir anlatımla bir
hamur gibidir; oynadıkça etkileri bakımından yapısal ve işlevsel olarak
çeşitli şekiller (özellikler) verebilirsiniz. Uygun olanlar (başarılılar ya da
beğenilenler) ayakta kalır; olmayanlar elenir. Her zaman da en iyisi
bulunamaz.
Moleküler açıklamayı kavramış olsanız bile, yine de bu özelliklerin
neden böyle ortaya çıktığını en az kendi kendinize sorabilirdiniz. Bu
moleküllerin özellikleri de ustaca bir tasarımın ürünü gibi görünüyor. İz
sürmeye devam edip, organik evrimden (canlıların evriminde) biraz daha
gerilere indiğimizde karşımıza inorganik evrim (cansız evrenin evrimi)
çıkmaktadır. Yeterince zamanımız ve ilgimiz varsa, epeyi bir süre
zamansal olarak geriye gidersek, elimizde sadece bir proton ve bir
elektrondan oluşmuş hidrojen molekülü kalır. Bugünkü nesnel dünyanın
özelliklerini belirleyen hidrojen atomunun özellikleridir. Evrende ne varsa
bu atomun evriminden (başka elementlere dönüşmesinden) ve kendi
özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Daha da geriye gitmeye kalkışırsanız
kuarklar karşınıza çıkar. Cern’de olduğu gibi daha da ileriye gitmeye
kalkışırsanız, madde yapan bozonlara ulaşırsınız. Neyle ulaşırsınız?
Temel bilimlerin gücüyle… Ancak bulunacak sonuçları dogmasındaki
birkaç cümleye bağlayarak “yazılıydı; ama biz sırrını çözemedik” gibi
beylik sözlerle önceliği kapmaya çalışan sayısız çıkarcının pusuda
beklediği de bir gerçek…
Hangi güç olursa olsun böyle bir evrimin gerçekleşebilmesi için
hidrojen molekülünün bulunması kaçınılmaz görünmektedir. Evrensel
tasarımları öğrenmek istiyorsak, öncelikle hidrojen molekülünün
özelliklerini daha yakından tanımamız gerekir.
Hidrojene vardığımızda bir biyolog için yol bitmiştir. Bize gerekli
olanı bulmuş sayılırız. Evrim de, yaratılış da, gelmiş geçmiş tasarımların
tümünün başlangıç noktası hidrojen molekülüdür. Bundan ötesi CERN’de
çalışan fizikçilerin yanıtlanması gereken bir sorudur. Bundan ötesini ya
da hidrojeni kim yaptı demeye kalkışırsanız, soruların sonunu
bulamazsınız. Eğer bir şeyin yaratıcısı olmadan –hep var- olabileceğine
inanıyorsanız, görebileceğiniz, saptayabileceğiniz, ölçebileceğiniz,
hesaplayabileceğiniz hidrojen molekülünü başlangıç noktası almanız
şimdilik yeterli olacaktır. CERN’deki deneyle tamamlanınca canlılar
dünyası için gerekli malzemenin oluşumu konusundaki meraklarınız bir
miktar daha giderilecektir.
Ancak, bilim adamları, inorganik evrimin bu noktasını da yetersiz
buldukları için, daha gerilere ve derinlere bakmaya çalışıyorlar. Yıllarca
önce, kuarklara, fermiyonlara, bozonlara, fotonlara da ulaşıldı. Yetmedi.
Cenevre’nin Cern şehrindeki 10 milyar dolarlık proje daha gerilere, yani
hidrojen molekülünü oluşturacak, atom altı parçacıkların evrenine
ulaşmak için yapılmaktadır. Eldeki çok güçlü kuramsal bilgilerden dolayı
temel bilimciler, maddeyi ortaya çıkaran bozonun “Higs Bozonunun”
peşinde. Tespit edildiği gün, yaratılışçılar yeni çıkış yolu bulabilmek için
epeyi zorlanacaklar…
Şu anda gelinen bilimsel nokta, evrenin hep var olduğu; ancak
zaman içinde mimarisini değiştirdiği yönündedir. Bugünkü evrenin
oluşum tarihi, yani doğuşu, zamanın, hızın, kütlenin (Newton
Yasalarının) ortaya çıktığı 13.7 milyar yıl önceki bir nokta olarak kabul
edilmektedir. Ondan önceki –hep var olduğu düşünülen- evrenin yasaları
bu proje ile incelenmeye başlanmıştır. Ancak, farklı yasaların geçerli
olduğu bir önceki evrenin bugünkü biyolojik evrimle yakından ilişkisi
olmadığı için; başlangıç noktası, evrimsel güç ve evrimleşmenin
başlangıç tarihi, hidrojen molekülünün oluştuğu zaman dilimi
alınmaktadır. Bu nedenle evrenin yaşı 13.7 milyar yıl olarak
verilmektedir.
Bütün bunları anlayabilmek için, bugüne kadar bize “hap; siz ona
uyuşturucu hap da diyebilirsiniz” verilmiş olanla yetinmeyip, çoğumuz için
zor olsa da, düşünmeyi denemekle işe başlamalıyız derim…
Unutulmaması gereken en önemli şey de düşünmeye; ancak
sorgulamayı öğrenmeyle başlanıyor. Sorgulamayan hiçbir birey gerçeği
öğrenemez; sorgulamayı yaşam tarzı olarak benimsememiş hiçbir
toplum da atılım yapamaz. Örnek mi istiyorsunuz? Sorgulamayı tabu
kılmış; dini öğretiyi de rehber yapmış ülkelere bakın…
Bütün bunlardan çıkarılacak sonuç: Eğer doğada merak ettiğiniz
herhangi bir şeyin aydınlatılmasını istiyorsanız, bilimsel düşüncenin
alfabesi olarak görülen matematik başta olmak üzere sırasıyla, fizik,
kimya, jeoloji, astronomi ve biyolojiyi sindirmiş olmanız gerekiyor. Fiziki
evrenin ve canlı bünyesinin anlaşılması başka hiçbir yolla öğrenilemez.
Dogma, bu bilimlerin öğrenilmesindeki zorluğu fırsat bilenlerin topluma
pompalamaya çalıştıkları nesnel olmayan öğretinin adıdır. İnsanın sosyal
evrimine ya da ilişkilerine yönelik doğru yönlenmeyi ise sosyal bilimler
dediğimiz öğretiler belirler. Bu iki öğretinin incelendiği, geliştirildiği,
öğreniminin yapıldığı en üst kurumlar fen ve edebiyat fakülteleridir.
Buradan çıkacak öğrenciler bir topluma en doğru ve en gerçekçi yolu
gösterebilirler. Bu fakültelerin ihmal edilmesi toplumun geleceğine
pranga vurmak olacaktır. Ne yazık ki Türkiye bugüne kadar bu iki
fakülteye gerekli özeni göstermediği gibi, bu fakültelerin mezunlarının
hamiliğini yüklenmiş (tıpçıların sağlık bakanlığı, ziraatçıların tarım
bakanlığı, ormancıların orman bakanlığı, hukukçuların adalet bakanlığı,
mühendislerin sanayi ve bayındırlık bakanlığı gibi…) her hangi bir kurum
da olmadığı için öğrencileri aradıklarını bulamamışlar ve dolayısıyla
öğrenci seviye gittikçe düşmüş; birçok bölüm kapanmış; bir kısmı da
yolda…
İlköğretimde çocuğun eğitimi özel yetiştirilmiş öğretmenlerle
yürütülmelidir. Bunlar bilgi yüklemeden çok, düşünmeyi öğreten ve belirli
davranış biçimlerini öğreten eğiticilerdir. Bunlar, bir zamanlar öğretmen
okullarında yetiştirildi ve çoğu gerçek öğretmen kimliğini kazandı. Daha
sonra eğitim fakültelerine bu görev verildi (çıkan ilköğretim hocalarının
eğitici olarak daha başarılı olduğunu söyleyemeyiz). Buna da evet
diyelim. Ancak daha çok bilgiye gerek gösteren lise ve dengi okulların
fen ve edebiyat öğretiminin fen ve edebiyat fakültelerinin ilgili
bölümlerinin mezunlarına açılmaması doğrusu anlaşılabilir değildir.
Bilimsel anlayışa kavuşma kuyudan tırmanma gibidir; doğmaya
saplanma da kuyuya düşme gibidir
Öğrenci seviyesinin düşmesini sadece mezun olanların iş bulmadaki
zorluklarına bağlamak da hatalı olacaktır. Önemli bir etkendir; ancak
sadece sorun bu değildir. Aslında çok daha kronikleşmiş ve gizli kalmış
başka bir olumsuzluk söz konusudur. Fen ve Edebiyat fakültesindeki
öğretim elemanlarının önemli bir kısmının çağdaş fen ve edebi bilimleri
içine sindirememiş olmasıdır. Dogmanın hiç uğramaması gereken bu iki
fakültenin elemanları açık ya da gizle olarak teoloji biliminin
savunulurcuğuna soyunmuşlardır. Durum içler acısı, büyük şehirlerimizin
en büyük üniversitelerinde profesörlük kadrosundan ücret alanlar,
İstanbul’un en büyük üniversitesinin birinde, 14-16 Mayıs 2012 tarihinde
“Yaratılış Kuramını” tartışacaklarmış. Katılanların bugünkü bilimsel
anlayışın tersine önemli katkıları olduğu açık. Herhalde onları
tartışacaklar. Katılanların bu güne kadar hiçbir bilim adamının aklına
gelmeyen önemli buluşları (!!!) var. Örneğin: Bunlardan biri ilk insan Hz.
Adem’in boyunun 30 metre olduğunu ve insanların bir dönem
dinozorlarla birlikte yaşadığını kitabında yazmış, bir diğeri, kitabında,
çağdaş bilim adamlarının araştırmalarından ziyade Said-i Nursi’den
alıntılar yaptığı için üniversiteden ihraç edilmiş; bir diğeri kitabında
bakteriler filden daha güçlümü ki diyerek, Darwin’in “güçlü olan ayakta
kalır” görüşünü çürütmüştü; bir diğeri Darwin’i bilimsel elbise giydirilmiş
ideoloji olarak tanımlamış, orta öğretime yazmış olduğu kitapta alt türün
biyolojide bilinmesi gereken bir husus olduğunu yazmasına karşın, evrimi
ret ettiğini söyleyerek; alt türün aslında bir türden başka bir türe
evrimleşmesinin önemli bir adımı olduğunu kavrayamadığını göstermiştir.
Bir de bu bir bilimdir, tartışılmasında ne sakınca var demezler mi. Bu
daha da vahim bir durumu gösteriyor: Bilim adamı olarak eğitim
kurumlarında beslediğiniz bu insanlar, dünyanın neresine giderseniz
gidin, bir şeyin bilim olabilmesi için gerekli olan temel ölçü ve koşullardan
bile haberdar değiller. Böyle bir teraziden ve dirhemden ne ölçülebilirse,
ürün o olacaktır.
Hacivat Karagöz oyunu, bunca teknik ve bilimsel gelişme karşısında
gittikçe ortadan kalkıyor diye çok üzülüyordum. Marmara Üniversitesinin
böyle bir orta oyununa ev sahipliği yapması iyi olmuş; belli ki İstanbullular
bu oyundan büyük zevk alacaklar. Keşke üniversite yönetimi, şu anda
belki de Marmara Üniversitesinin öğretim üyelerinin tümünün yazmış
olduğu kitabın toplamından daha fazla “Evrim Karşıtı” kitaplar yazmış, ilk
okuldan cumhurbaşkanına kadar bedelsiz dağıtmış, her hafta çok güzel
kızlarla televizyon söyleşileri yapan zatı da bu müsamereye davet edip,
sahneyi zenginleştirse…
Operasyon başka cephelerde de sürmekte: Fen ve Edebiyat
fakültelerinden pedagoji formasyonları kaldırıldı. Böylece mezunlarının
hiç değilse öğretmen olurum umutları da böylece budandı. Dogmanın
güçlenmesi –sömürünün devamı için- için böyle bir budama gerekliydi.
Toplumun yaratıcı gücüne dolaylı olarak önemli bir darbe vuruldu. Yerine
bir şeyler ikame edilmeliydi. Müjde gecikmedi. Çok sayıda imam hatip
ortaokulu açılacakmış. Meyve veren anıt ağaçlar devrilince, altında
yabanileri biter.
Kim bilir batının fen ve edebiyat (keza sanat) eğitimi ile ulaştığı
uygarlığa, bakarsınız biz imam hatiplerle ve orta öğretime koyduğumuz
zorunlu-seçmeli özel derslerle ulaşırız.
Prof. Dr. Ali Demirsoy
Hacettepe Üniversitesi, Fen Fakültesi