Forumumuza Hoş Geldiniz

Hoşgeldiniz. Ücretsiz içerikler ve özel hizmetler sizi bekliyor. Hemen üye olun!

Gericiliğin yok edilmesi temel bilimlerle olacaktır

Konu Görüntülenme İstatistikleri

Şu an görüntüleyenler
Misafir: 1

Toplam: 1,176
F

faust

Ziyaretçi
GERİCİLİĞİN YOK EDİLMESİ TEMEL BİLİMLERLE OLACAKTIR

Değerli Kardeşim

Derinliğine bilmediğimiz birçok şey bize olağanüstü gelmektedir.

Bunların başında da biyolojik yapılar gelir. Bilmediğimiz bu şeylerin

başına mistik bir sıfat ekleyerek kendimize göre bir dünya kurmuşuz. Bu

gözlüğü kaldırmaya da niyetimiz yok gibi görünüyor. Üstelik Fen ve

Edebiyat fakültelerine yapılan operasyon bağnazlığımızın daha da

artıracağa benziyor.

Eğer şaşkınlığınızı ve hayranlığınızı bilimsel yaklaşıma

dönüştürmeye başlamak isterseniz, bu yazıyı okuyunuz derim.

Sevgilerimle

Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi, Fen Fakültesi

''Uçmayı biliyorsan, düşmeyi de bileceksin. Korkarak yaşarsan, hayatı yalnızca

seyredersin..." Nietszche

Dini rehber yapmış ve Tanrının varlığını kanıtlamayı görev edinmiş

herkesin konuşmaya şu cümlelerle başladığı ve dinleyenlerin de bazen

hayranlıkla, bazen şaşkınlıkla, çoğunlukla da çaresizlikle dinledikleri

cümleler ana hatlarıyla şunlardır. Bir saat kendi kendine yapılabilir mi, bir

göz kendi kendine olabilir mi, bir masa kendi kendine oluşabilir mi buna

benzer sayısız örnek sayılarak konuşmaya başlanır ve dinleyen, gerçek

temel bilim eğitiminden geçmemiş ise hiç sesini çıkarmadan dinlemek ve

tasdik etmek zorunda kalır.

Her şeyin bir ustası vardır. Bugün gördüklerimizin ve özellikle

insani özelliklerin de bir ustası olmalıdır. Görünürde bunu yalanlayacak –

tek bir öğreti hariç- hiçbir kanıt yoktur. Tanrı olmadan doğanın hep var

olduğunu kabul etseniz bile, canlıların ve özellikle insanın yapısını

açıklamakta ve başka birine anlatmakta hep çaresiz kalırsınız. En iyisi

bütün bunları düzenleyen bir yaratıcının varlığını kabul ederek bu

çıkmazdan ve meraktan kurtulmadır. Her şeyin bir yapanı olduğu fikrine

saplanmış iseniz, Tanrı’nın da bir yaratıcısı olma fikrinden

kurtulamayacaksınız demektir ve bu mantık dizisi sizi sonu ya da ucu

olmayan birbirinin tekrarından başka olmayan ‘yani onun yaratıcısı kimdi’

gibi ardı arkası kesilmeyen bir sorular dizisinin girdabına düşürecekti. En

iyisi, bu çaresizliği, Tanrı’ya getirip düğümlemek ve onun hep var

olduğuna, yaratılmadığına bağlamaktır. Görünürde sorunun çözülmesi

için en kolay yol bu oldu. Belli ki, başlangıçta insanlar dogmaya iyice

saplanmadıkları ve biraz daha doğal- insani bir yaklaşım sergiledikleri

için, evrenin bütün bu işlerini tek bir tanrıya yüklenmekten kaçındılar.

Çünkü bütün bunlar tek bir Tanrı için ağır bir yük olacaktı. Bu nedenle, iş

bölümlü bir Tanrı kavramı geliştirildi. Örneğin rüzgârdan bir Tanrının,

yağmurdan bir başka Tanrının sorumlu olduğu; yıldırımdan, aşktan,

savaştan, denizlerden, dağlardan, tarımdan, topraktan, hastalıktan,

tedaviden, ölümden ve akla gelebilecek her şeyden farklı tanrıların

sorumlu olduğu bir Tanrı modeli geliştirildi. Bu nedenle de çeşitli inanç ya

da dindeki yüzlerce Tanrı tanımlanmasının ortak tarafı da bu oldu.

Gereksinme duyulan her şeye bir Tanrı tahsis edildi. Toplumların

gereksinmeleri belirli ölçüde farklı olduğu için Tanrılarının da farklı olması

doğal bir gelişim oldu.

Ancak, başlangıçta klan şefi, daha sonra kabile şefi, daha sonra

kral ya da sultan yani her zaman bir şef anlayışı ile sosyalleşen insan

soyu, sonunda bu Tanrıların da bir şefi ve üstünde bir varlık olması

gerektiği fikrine gelmek zorunda kaldı ve ana Tanrıça ya da şef Tanrı

yaklaşımı ile en büyük Tanrı Kibela’yı, Zeus’u, Tanrı Ra’yı oluşturmakta

gecikmedi. Diğer Tanrılar da kısmen görevlerine devam ettirildi. Böylece

sayısız Tanrı adı insanlık tarihine girmiş oldu.

Ancak insanoğlu belli ki yine de rahatlamamıştı; bu kadar Tanrının

olduğu yerde yetki kargaşası olacaktı. Yaşadığı olaylar bunu

gösteriyordu. Tam egemen olan bir hükümdarın bulunduğu idare

şekillerinde kargaşalık en az oluyordu. Böylece, bildiğimiz kadarıyla, ilk

defa, Mısır Firavunu Amon, tek tanrı olmalıdır fikrine geldi. Ancak çok

Tanrılılığın çalkantısından sebeplenen (yerine göre bir Tanrının

temsilciliğini de yüklenen) Mısır Rahipleri, bunu hazmedemediler ve onu

öldürdüler. Ancak tek Tanrı kavramı da insan soyuna girmiş oldu. Buna

sahip çıkan, bu dönemleri bizatihi yaşayan Hz. Musa oldu. Yine de çok

Tanrılılık bırakılamadı. Bir zamanların Tanrıları hemen silinip atılamadı,



Şef Tanrının yanında, biraz tenzili rütbe ile önemli görevler yüklenen

meleklere dönüştürüldü. Böylece, bizim dinimizde, görevleri farklı olan

birinci dereceden Cebrail (vahiy getirir), Azrail (canımızı alır), Mikail

(Tabiat olaylarına, insanlara, hayvanlara ve bitkilere, rızka ve yağmura

nezaret eden melektir) ve İsrafil’e (Tanrının hayat verme emrini yerine

getiren; bu cümleden baharın dirilişine aracı olan ve en önemlisi yeniden

diriliş emrini icra edecek meleklerin başıdır), biraz daha alt rütbede ama

yine de belirli bir görevi yüklenmiş örneğin Münker ve Nekir’e (kabirde

iman ve ibadete ilişkin sorular soracaktır) ve Tanrı kökenli olmayıp, insan

olan, ancak bazı Tanrısal yetkileri yüklenmiş dini kişiliklere örneğin Hızır

(zor anda kulun yardımına koşan), Lokman (sağlığımıza kavuşturan) ve

benzer dini figürlere dönüştürülmüştür. Bunların hepsinin mitoloji değeri

vardır.

Tanrı ve Tanrının emrindeki tüm bu kutsal dini kadro, evrenin ve

yaşayan canlıların tüm özelliklerini belirledi ve bu özellikleri belli ki bir

kader (yazgı) olarak onların defterlerine ayrı ayrı yazdı. İşte dini kesimin

bir türlü anlayamadığı karmaşık yapıları, organlarımızı ve ruh dünyamızı,

bizim hiçbir zaman ulaşamayacağımız, sadece ibadet ve biat edeceğimiz

bu güçler düzenledi. Şu anda imanı bütün olan herkesin inandığı budur.

Aslında bu kesim istese de işin özünü anlayamazdı; çünkü eğitimi

gereği, kendine şu soruları sormaktan hep çekinmişti: Neden? Niçin? Bu

soruları sorduğunda imanında zafiyetler ortaya çıkıyordu. Bu nedenle bu

soruların sorulması yasaklanmıştı; yerine göre de hoş görülmemişti.

Dolayısıyla insanoğlu binlerce yıldır tutunduğu bu kazığı bir türlü

bırakamamış, özgür düşünceye kavuşamamış ve büyük bir kesim her

şeyin bir neden-sonuç ilişkisi içinde gelişebileceğini öğrenememiştir. İşte

3000 yıl önce Hz. Musa ne demişse Musevilerin, 2000 yıl önce Hz. İsa

ne demiş ise Hıristiyanların, 1400 yıl önce Hz. Muhammed ne demiş ise



Müslümanların hiç değişmeden tek bir noktasına, virgülüne el vurmadan

aynen tekrarlaması bundan kaynaklanmaktadır. Hep aynı şeyi

yaparsanız, aynı sonuca ulaşırsınız; yeniyi bulamazsınız.

Gelişen böyle mitolojik mantık içerisinde, konuşmaya başlarken

biraz önce verdiğimiz cümlelerle “bir saatin, bir masanın, bir radyonun

yapımcısı olmaz mı? Göz kendi kendine olabilir mi?” diye söze

başlarsınız. Söyleyenler de ve dinleyenler de aynı soydan ve eğitimden

geldiği için bu halkanın dışına çıkılamaz. Zaten dinle birlikte geliştirilen

istismar sistemi –çıkarlarının sürdürülebilmesi için- bu halkanın dışına

çıkmayı en büyük suç haline getirmiştir. Şimdi gelin, sizi, düştüğünüz ve

binlerce yıldır çırpınıp her defasında aynı noktaya geldiğiniz ve bir adım

bile atamadığınız girdaptan çıkarmaya çalışalım.

Şu anda elinizi gözünüzün üzerine götürün ve “bir göz kendi

kendine olabilir mi?” sorusunu önce kendinize sorun. Göz kapağı, kirpiği,

korneası, irisi, merceği, retinası ve bildiğiniz ve bilmediğiniz daha onlarca

yapısı olan böyle bir karmaşık yapının bir ustası olmadan oluşması

mümkün mü diye sorduğunuzda, siz de dâhil hiç kimse, kendi kendine

olabilir diye düşünmez. Niye? Çünkü bu karmaşık organı en gelişmiş

haliyle gözlüyorsunuz; geçmişi hakkında da hiç bilginiz yok;

değerlendirmeniz bu haliyle yapmak durumundasınız. Geçmişini ve

oluşum süreci içindeki olaylarla hiç ilgilenmemişseniz, son aşamadaki

yapı hayranlık verecek mükemmel bir yapıdır. Hiçbir bina bir anda

tümüyle kullanıma hazır hale getirilemediği gibi; gözün de bir anda

kullanıma hazır hale getirilemeyeceğini düşünürüz. Aynen bir gökdelenin,

binlerce yıl önce taştan örülmüş bir kovuktan, zaman içinde tekniklerin

geliştirilmesi ile bu günkü haline dönüştüğünü ve bir gökdelenin temelden

başlayarak yapımında her şeyin aşama aşama yükseldiğini

izlemezseniz, böyle bir yapının yol haritasını öğrenemezsiniz. Böyle bir

yola girmiş kişi ya da toplum, dolayısıyla gökdelenin de gözün de bir

ustası olduğunu düşünür. Gökdelenin ustası o gökdeleni yapan mıdır?

Tutucu kesimin mantığına göre evet; doğa bilimcisine göre, onun ustası

ilk defa bir taşı öbür taşın üstüne koyarak yapım mimarisini başlatan

insandan, bu aşamaya kadar gelen süreçte katkıda bulunan her insandır.

Bunun biyolojideki ya da teknik bir tanımla temel bilimlerdeki adı:

EVRİMLEŞMEDİR.

Bu evrimleşmeyi geniş zaman dilimi içinde iz sürerek öğrenme,

yeterince bilinçleştirilmemiş kesimin anlaması için zordur. Ancak

uzmanları size bunu anlatabilirler –tabii anlamak istiyorsanız-. Öyle ki

radyal temel ne zaman bulunmuştur, kim bulmuştur; beton ne zaman

bulunmuştur, kim bulmuştur; nervürlü demir ne zaman bilinmiştir kim

bulmuştur; yalıtım malzemesi, elektrik, sıhhi tesisat ile ilgili malzemelerin

bulunuşu ve kim tarafından bulunduğu uzmanlarca bilinir. Bilinmeyenler

eksik halkalar olarak değerlendirilir; ancak bunun gökten gelmediği de

bilinir; o anda saptanamamışlar listesine alınır.

Bina yapılırken, özünde kaba taş devrindeki yöntemden (taşı

kırmadan), elektronik sürece kadar geçen her aşamanın şu ya da bu

şekilde, bu yapım sırasında tekrarlandığı dikkatli bir göz tarafından

izlenebilir.

Bakıp görmüyorsanız, anlatılanı anlamıyorsanız, bir gökdelenin

yapımını da mucize olarak görebilirsiniz. Ancak yapım aşamasına

ulaştığımızda, bugün bizim karmaşık olarak nitelendirdiğimiz her şeyin;

bu cümleden biyolojik yapılarımızın da basitten karmaşığa doğru

evrimleşmesini ve yapımını izleyebiliriz.

Bir defa ilk olarak şu tip soruları kendinize sorma alışkanlığını

kazanmalısınız. Gerçekten göz neden bir bireyde hazır vaziyette monte

edilmiş olarak ortaya çıkmıyor da, embriyonik gelişme dediğimiz, adım

adım bir gelişmenin sonunda ortaya çıkıyor ve bu gelişmede (insanda

ana karnında) basit bir yapıdan başlayarak karmaşıklığı doğru bir gelişim

izliyor (buna embriyonik gelişme diyoruz). Tanrısal yaratılmada bu

sürece hiç de gerek yok. Hemen gelişmiş minyatür bir yapı olarak ortaya

çıkabilirdi. Kaldı ki, embriyonik gelişim süreci içerisinde, beslenme

yetersizliğinden zararlı etkilere kadar bir dizi olumsuz nedenlerle bu

embriyonik sürecin ve yapıların sakatlandığını biliyoruz. Tanrının

kullarının, kendi ellerinde olmayan nedenlerle, eziyet çekmelerinden zevk

duymadığını ya da organlarını eziyet çeksin diye kusurlu yapmayacağını

da dini öğretilerimizden biliyoruz. Pek ala bu aykırılık nereden

kaynaklanıyor? Açıkçası sizin binlerce yıldır sabitleştirilmiş, değişmez

dogmatik düşüncenizden.

Göz yapımına özünde karmaşık olarak başlamıyor. Geçirmiş

olduğu tarihsel sürecini adım adım tekrarlayarak, ana karnında yeniden

inşa ederek son halini alıyor. Eğer ana karnındaki gelişmeleri

incelerseniz, izlerseniz, 3 milyar yıllık öykünün basitten karmaşıklığa

doğru seyrini de görebilirsiniz. Elimizde bulunan bilgilerle doğa tarihinin

derinliklerine girdiğimizde ilk çıkan canlıların ışık ile doğrudan bir ilişkisi

olmadığını, daha sonra ışığın varlığını ya da yokluğunu, daha sonra

yönünü, daha sonra şiddetini, daha sonra görüntünün şeklini algılamaya

başladığını görüyoruz (gözün evrimi adlı yazımda bunun nasıl olduğunu

anlatacağım). Bu sürece gözün evrimleşmesi diyoruz. Diğer her organın

ya da yapının bir evrimleşme öyküsü ve süreci vardır. Canlılar

çeşitlenirken bu yapıların da dallandığını, o canlının yaşadığı ortama

göre şekillendiğini görüyoruz. Hayvanlarda çeşit çeşit gözün olması bu

nedenledir. Ancak aşağıya doğru, yani ilkele doğru indikçe benzerliğin

arttığını, yani ortak bir kökenin varlığını da gözlüyoruz. Şu soru da

zaman zaman soruluyor. Bir balığın gözü niye insan gözü gibi gelişmiyor



da o aşamada kalıyor. Bunu anlamanın yolu, tespih örneğinde yatar.

Günlük meşguliyetlerde kullanmak için 33 boncuklu tespih kullanırsınız,

ibadet edecekseniz 99’luk, eğer bir dergâhın şeyhi olacaksanız, örneğin

999’luk tespih kullanırsınız. 999’lik tespihte 33’lük tespihin yapısı vardır;

ancak 33’lükte 999’luğun çeşidini ve karmaşıklığını bulamazsınız. Balık

niye o aşamada kalmış diye bir soru aklınıza gelebilir. Bunun yanıtı

yollarımızın ayrıldığı zamanda bir kol uygun ortamda yaşamını o günkü

yapıları ile sürdürme olanağını bulmuş ise o kademede kalabilir,

bulamayanlar, daha çetin koşullarla karşılaşanlar ilgili yapılarını

geliştirebilirler. Geliştiremezlerse de yok olurlar (jeoloji tarihinde soyu

tükenmişler bu gelişmeyi başaramayanlardı).

Sizin karmaşık ve usta yapımı dediğiniz organ, gerçekten gelinen

noktada karmaşıktır ve bir ustanın eseridir. Ancak bu usta 3 milyar yıllık

doğal seçilim; ürünü de karmaşık görünen yapıdır. Biyolojide hangi

yapıyı alırsanız alın, eğer evrimleşmeyi bilmiyorsanız, karmaşık ve

olağanüstü yapılar olarak görünecektir. Ancak işin oluşumunu ve aslını

öğrenmek isterseniz, o zaman doğru dürüst bir evrim eğitiminden

geçmeniz gerekecektir. Bu eğitim zor bir eğitimdir, astronomiden, fiziğe,

kimyaya, jeolojiye ve biyolojiye (biyolojide de moleküler biyolojiden

sistematiğe, doku ve hücre bilimine ve biyolojinin onlarca alt bilim dalına

hâkim olma anlamına gelir) kadar bilimleri sindirmiş olmalısınız. Kim

yapacak bunu, üniversitelerimiz. Bugün üniversitelerimizin hemen

neredeyse %90’nında doğru dürüst embriyoloji dersi verilmiyor; kural

olarak bitki ve hayvan embriyolojisi üzerinde çalışan hiçbir araştırma

grubumuz olmadı; evrim dersi ise birçok üniversitede verilmediği gibi,

verilenlerin çoğunda da göstermeliktir. Üniversitelerinizin anlayamadığı

bir şeyi normal vatandaşların anlamasını beklemek hayalcilik olur.



Kaldı ki, çok az bir kesim tarafından bilinen, bilinmesi için çok

kapsamlı bilgi gerektiren bu konuların açıklanamamış ve anlaşılamaz

tarafları, ikballeri için dinleri sömürenlerin kullanabileceği en uygun araç

haline dönüşmüştür. Bir televizyon programında bir gözün pigmentlerden

başlayarak sinirsel bağlantı ve kas düzenlenmesine kadar anlatmanız en

az elli saat sürer; ancak birilerinin bunu önünüze mucize olarak koyması

birkaç saniye alır. Siz bu zamanı ayıramayacağınız için; ayırsanız bile

birçok yerini bilgi eksikliğinizden dolayı anlayamayacağınız için, bu

önemli gerçeği hiçbir zaman öğrenemiyorsunuz; din istismarcılarının da

kolaylıkla eline düşüyorsunuz.

Hiçbir organ karmaşık olarak ne geçmişte ne de ana karnında

gelişti. Tarihsel gelişimini ana karnında basitten karmaşıklığa doğru

tekrarlar (ontogenetik gelişim ya da ontogenezis). Bu nedenle ana

karnında kimyasal ya da fiziksel bir etki nedeniyle ya da kalıtsal bir

aksaklık sonucu inkitaya uğrarsa (gelişimi durdurulursa), canlı bu

aşamada, bu aşamaya evrimsel olarak denk gelen canlının özelliklerini

göstermeye başlar. Örneğin perde ayaklı ya da perde parmaklı olur, balık

pullu olur, belirli bir kuyrukla doğar, vücudu tümüyle post gibi kıllarla kaplı

doğar, ikiden fazla memeye sahip olur, boyun kısmında solungaç

yarıkları görülür, yarık damaklı olur, vücudunun çeşitli yerindeki derileri

isteğiyle oynatacak kaslar işlevsel olur. Eğer bu özellikleri aşacak genler

aktif ise olması gereken gelişme sürdürülür ve en son halini alır. Eğer

genler bu gelişmeleri bir yere kadar götürebiliyorsa, doğacak yavru

ancak eski atasının o gen tarafından denetlenen özelliğini yapabilir. Eğer

bu özellik gelişmiş diğer önemli özelliklere ayak uyduramazsa da canlı

ölür.

Organların ana karnında bile karmaşık olarak ortaya çıkmadığı, çok

basit taslakların gittikçe karmaşık yapı kazandığı ve en önemlisi

kazanılan her özelliğin bir ya da birkaç enzim ile denetlendiği bilinen

bilimsel bir gerçektir. En önemlisi de embriyonik gelişmedeki bu

kademeleri denetleyen enzimlerin, dolayısıyla genlerin, bu özelliği

taşıyan en yakın akraba türlerimizle aynı olmasıdır. Yani bir ata canlıdan

dallanarak yeni özellikle canlıların ortaya çıktığının çok açık bir kanıtıdır.

Bu kademeleri denetleyen genlerin ve enzimlerin belirli bir

moleküler dizilime sahip olduğu; akrabalık yakınlığına göre benzer

oldukları ve bu moleküllerde meydana gelecek sapmaların bir kısmının

özelliklerin ortaya çıkmasını önlediği ya da başka bir özelliğe kaymasına

neden olduğu da bilinmektedir. Bugünkü bilimin geldiği noktadaki en

önemli başarı, dış görünüşümüzde ya da bir işlevimizde meydana gelen

bir anormalliğin, hangi moleküldeki aksaklıktan kaynaklandığını

saptayabilmedir. Dolayısıyla yaşamın, basitten gelişmişe doğru evrim

dediğimiz bir süreç içerisinde, kalıtsal moleküle eklerin yapılması ve bazı

değişikliklerin oluşması ve seçilmesi ile olduğu biyoloji öğretisinin temel

taşını oluşturmuştur. Bunu anlayabilmek için ilk olarak DNA molekülünün

çeşitlenebilir özelliğini kavramak gerekir. Daha açık bir anlatımla bir

hamur gibidir; oynadıkça etkileri bakımından yapısal ve işlevsel olarak

çeşitli şekiller (özellikler) verebilirsiniz. Uygun olanlar (başarılılar ya da

beğenilenler) ayakta kalır; olmayanlar elenir. Her zaman da en iyisi

bulunamaz.

Moleküler açıklamayı kavramış olsanız bile, yine de bu özelliklerin

neden böyle ortaya çıktığını en az kendi kendinize sorabilirdiniz. Bu

moleküllerin özellikleri de ustaca bir tasarımın ürünü gibi görünüyor. İz

sürmeye devam edip, organik evrimden (canlıların evriminde) biraz daha

gerilere indiğimizde karşımıza inorganik evrim (cansız evrenin evrimi)

çıkmaktadır. Yeterince zamanımız ve ilgimiz varsa, epeyi bir süre

zamansal olarak geriye gidersek, elimizde sadece bir proton ve bir

elektrondan oluşmuş hidrojen molekülü kalır. Bugünkü nesnel dünyanın

özelliklerini belirleyen hidrojen atomunun özellikleridir. Evrende ne varsa

bu atomun evriminden (başka elementlere dönüşmesinden) ve kendi

özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Daha da geriye gitmeye kalkışırsanız

kuarklar karşınıza çıkar. Cern’de olduğu gibi daha da ileriye gitmeye

kalkışırsanız, madde yapan bozonlara ulaşırsınız. Neyle ulaşırsınız?

Temel bilimlerin gücüyle… Ancak bulunacak sonuçları dogmasındaki

birkaç cümleye bağlayarak “yazılıydı; ama biz sırrını çözemedik” gibi

beylik sözlerle önceliği kapmaya çalışan sayısız çıkarcının pusuda

beklediği de bir gerçek…

Hangi güç olursa olsun böyle bir evrimin gerçekleşebilmesi için

hidrojen molekülünün bulunması kaçınılmaz görünmektedir. Evrensel

tasarımları öğrenmek istiyorsak, öncelikle hidrojen molekülünün

özelliklerini daha yakından tanımamız gerekir.

Hidrojene vardığımızda bir biyolog için yol bitmiştir. Bize gerekli

olanı bulmuş sayılırız. Evrim de, yaratılış da, gelmiş geçmiş tasarımların

tümünün başlangıç noktası hidrojen molekülüdür. Bundan ötesi CERN’de

çalışan fizikçilerin yanıtlanması gereken bir sorudur. Bundan ötesini ya

da hidrojeni kim yaptı demeye kalkışırsanız, soruların sonunu

bulamazsınız. Eğer bir şeyin yaratıcısı olmadan –hep var- olabileceğine

inanıyorsanız, görebileceğiniz, saptayabileceğiniz, ölçebileceğiniz,

hesaplayabileceğiniz hidrojen molekülünü başlangıç noktası almanız

şimdilik yeterli olacaktır. CERN’deki deneyle tamamlanınca canlılar

dünyası için gerekli malzemenin oluşumu konusundaki meraklarınız bir

miktar daha giderilecektir.

Ancak, bilim adamları, inorganik evrimin bu noktasını da yetersiz

buldukları için, daha gerilere ve derinlere bakmaya çalışıyorlar. Yıllarca

önce, kuarklara, fermiyonlara, bozonlara, fotonlara da ulaşıldı. Yetmedi.

Cenevre’nin Cern şehrindeki 10 milyar dolarlık proje daha gerilere, yani

hidrojen molekülünü oluşturacak, atom altı parçacıkların evrenine

ulaşmak için yapılmaktadır. Eldeki çok güçlü kuramsal bilgilerden dolayı

temel bilimciler, maddeyi ortaya çıkaran bozonun “Higs Bozonunun”

peşinde. Tespit edildiği gün, yaratılışçılar yeni çıkış yolu bulabilmek için

epeyi zorlanacaklar…

Şu anda gelinen bilimsel nokta, evrenin hep var olduğu; ancak

zaman içinde mimarisini değiştirdiği yönündedir. Bugünkü evrenin

oluşum tarihi, yani doğuşu, zamanın, hızın, kütlenin (Newton

Yasalarının) ortaya çıktığı 13.7 milyar yıl önceki bir nokta olarak kabul

edilmektedir. Ondan önceki –hep var olduğu düşünülen- evrenin yasaları

bu proje ile incelenmeye başlanmıştır. Ancak, farklı yasaların geçerli

olduğu bir önceki evrenin bugünkü biyolojik evrimle yakından ilişkisi

olmadığı için; başlangıç noktası, evrimsel güç ve evrimleşmenin

başlangıç tarihi, hidrojen molekülünün oluştuğu zaman dilimi

alınmaktadır. Bu nedenle evrenin yaşı 13.7 milyar yıl olarak

verilmektedir.

Bütün bunları anlayabilmek için, bugüne kadar bize “hap; siz ona

uyuşturucu hap da diyebilirsiniz” verilmiş olanla yetinmeyip, çoğumuz için

zor olsa da, düşünmeyi denemekle işe başlamalıyız derim…

Unutulmaması gereken en önemli şey de düşünmeye; ancak

sorgulamayı öğrenmeyle başlanıyor. Sorgulamayan hiçbir birey gerçeği

öğrenemez; sorgulamayı yaşam tarzı olarak benimsememiş hiçbir

toplum da atılım yapamaz. Örnek mi istiyorsunuz? Sorgulamayı tabu

kılmış; dini öğretiyi de rehber yapmış ülkelere bakın…

Bütün bunlardan çıkarılacak sonuç: Eğer doğada merak ettiğiniz

herhangi bir şeyin aydınlatılmasını istiyorsanız, bilimsel düşüncenin

alfabesi olarak görülen matematik başta olmak üzere sırasıyla, fizik,

kimya, jeoloji, astronomi ve biyolojiyi sindirmiş olmanız gerekiyor. Fiziki

evrenin ve canlı bünyesinin anlaşılması başka hiçbir yolla öğrenilemez.

Dogma, bu bilimlerin öğrenilmesindeki zorluğu fırsat bilenlerin topluma

pompalamaya çalıştıkları nesnel olmayan öğretinin adıdır. İnsanın sosyal

evrimine ya da ilişkilerine yönelik doğru yönlenmeyi ise sosyal bilimler

dediğimiz öğretiler belirler. Bu iki öğretinin incelendiği, geliştirildiği,

öğreniminin yapıldığı en üst kurumlar fen ve edebiyat fakülteleridir.

Buradan çıkacak öğrenciler bir topluma en doğru ve en gerçekçi yolu

gösterebilirler. Bu fakültelerin ihmal edilmesi toplumun geleceğine

pranga vurmak olacaktır. Ne yazık ki Türkiye bugüne kadar bu iki

fakülteye gerekli özeni göstermediği gibi, bu fakültelerin mezunlarının

hamiliğini yüklenmiş (tıpçıların sağlık bakanlığı, ziraatçıların tarım

bakanlığı, ormancıların orman bakanlığı, hukukçuların adalet bakanlığı,

mühendislerin sanayi ve bayındırlık bakanlığı gibi…) her hangi bir kurum

da olmadığı için öğrencileri aradıklarını bulamamışlar ve dolayısıyla

öğrenci seviye gittikçe düşmüş; birçok bölüm kapanmış; bir kısmı da

yolda…

İlköğretimde çocuğun eğitimi özel yetiştirilmiş öğretmenlerle

yürütülmelidir. Bunlar bilgi yüklemeden çok, düşünmeyi öğreten ve belirli

davranış biçimlerini öğreten eğiticilerdir. Bunlar, bir zamanlar öğretmen

okullarında yetiştirildi ve çoğu gerçek öğretmen kimliğini kazandı. Daha

sonra eğitim fakültelerine bu görev verildi (çıkan ilköğretim hocalarının

eğitici olarak daha başarılı olduğunu söyleyemeyiz). Buna da evet

diyelim. Ancak daha çok bilgiye gerek gösteren lise ve dengi okulların

fen ve edebiyat öğretiminin fen ve edebiyat fakültelerinin ilgili

bölümlerinin mezunlarına açılmaması doğrusu anlaşılabilir değildir.



Bilimsel anlayışa kavuşma kuyudan tırmanma gibidir; doğmaya

saplanma da kuyuya düşme gibidir

Öğrenci seviyesinin düşmesini sadece mezun olanların iş bulmadaki

zorluklarına bağlamak da hatalı olacaktır. Önemli bir etkendir; ancak

sadece sorun bu değildir. Aslında çok daha kronikleşmiş ve gizli kalmış

başka bir olumsuzluk söz konusudur. Fen ve Edebiyat fakültesindeki

öğretim elemanlarının önemli bir kısmının çağdaş fen ve edebi bilimleri

içine sindirememiş olmasıdır. Dogmanın hiç uğramaması gereken bu iki

fakültenin elemanları açık ya da gizle olarak teoloji biliminin

savunulurcuğuna soyunmuşlardır. Durum içler acısı, büyük şehirlerimizin

en büyük üniversitelerinde profesörlük kadrosundan ücret alanlar,

İstanbul’un en büyük üniversitesinin birinde, 14-16 Mayıs 2012 tarihinde

“Yaratılış Kuramını” tartışacaklarmış. Katılanların bugünkü bilimsel

anlayışın tersine önemli katkıları olduğu açık. Herhalde onları

tartışacaklar. Katılanların bu güne kadar hiçbir bilim adamının aklına

gelmeyen önemli buluşları (!!!) var. Örneğin: Bunlardan biri ilk insan Hz.

Adem’in boyunun 30 metre olduğunu ve insanların bir dönem

dinozorlarla birlikte yaşadığını kitabında yazmış, bir diğeri, kitabında,

çağdaş bilim adamlarının araştırmalarından ziyade Said-i Nursi’den

alıntılar yaptığı için üniversiteden ihraç edilmiş; bir diğeri kitabında

bakteriler filden daha güçlümü ki diyerek, Darwin’in “güçlü olan ayakta

kalır” görüşünü çürütmüştü; bir diğeri Darwin’i bilimsel elbise giydirilmiş

ideoloji olarak tanımlamış, orta öğretime yazmış olduğu kitapta alt türün

biyolojide bilinmesi gereken bir husus olduğunu yazmasına karşın, evrimi

ret ettiğini söyleyerek; alt türün aslında bir türden başka bir türe

evrimleşmesinin önemli bir adımı olduğunu kavrayamadığını göstermiştir.

Bir de bu bir bilimdir, tartışılmasında ne sakınca var demezler mi. Bu

daha da vahim bir durumu gösteriyor: Bilim adamı olarak eğitim



kurumlarında beslediğiniz bu insanlar, dünyanın neresine giderseniz

gidin, bir şeyin bilim olabilmesi için gerekli olan temel ölçü ve koşullardan

bile haberdar değiller. Böyle bir teraziden ve dirhemden ne ölçülebilirse,

ürün o olacaktır.

Hacivat Karagöz oyunu, bunca teknik ve bilimsel gelişme karşısında

gittikçe ortadan kalkıyor diye çok üzülüyordum. Marmara Üniversitesinin

böyle bir orta oyununa ev sahipliği yapması iyi olmuş; belli ki İstanbullular

bu oyundan büyük zevk alacaklar. Keşke üniversite yönetimi, şu anda

belki de Marmara Üniversitesinin öğretim üyelerinin tümünün yazmış

olduğu kitabın toplamından daha fazla “Evrim Karşıtı” kitaplar yazmış, ilk

okuldan cumhurbaşkanına kadar bedelsiz dağıtmış, her hafta çok güzel

kızlarla televizyon söyleşileri yapan zatı da bu müsamereye davet edip,

sahneyi zenginleştirse…

Operasyon başka cephelerde de sürmekte: Fen ve Edebiyat

fakültelerinden pedagoji formasyonları kaldırıldı. Böylece mezunlarının

hiç değilse öğretmen olurum umutları da böylece budandı. Dogmanın

güçlenmesi –sömürünün devamı için- için böyle bir budama gerekliydi.

Toplumun yaratıcı gücüne dolaylı olarak önemli bir darbe vuruldu. Yerine

bir şeyler ikame edilmeliydi. Müjde gecikmedi. Çok sayıda imam hatip

ortaokulu açılacakmış. Meyve veren anıt ağaçlar devrilince, altında

yabanileri biter.

Kim bilir batının fen ve edebiyat (keza sanat) eğitimi ile ulaştığı

uygarlığa, bakarsınız biz imam hatiplerle ve orta öğretime koyduğumuz

zorunlu-seçmeli özel derslerle ulaşırız.

Prof. Dr. Ali Demirsoy

Hacettepe Üniversitesi, Fen Fakültesi
 

Yeni Konular

Üst