Forumumuza Hoş Geldiniz

Hoşgeldiniz. Ücretsiz içerikler ve özel hizmetler sizi bekliyor. Hemen üye olun!

İnsan Ne ile Yaşar?

Konu Görüntülenme İstatistikleri

Şu an görüntüleyenler
Misafir: 1

Toplam: 10,282

köle

Yeni Üye
Katılım
14 Eyl 2009
Mesajlar
146
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
42
Ynt: İnsan Ne ile Yaşar?

İnsan hazla yaşar.
 
K

kuzeys

Ziyaretçi
"yaratıcı aklın sentezi" ile birlikte insan türü diğer türlerden farklı olarak güdülerini denetim altına almayı başardığı için onlardan farklılaşmıştır; tarihsel belleiğn gelmiş olduğu aşama itibariyle, günümüz insanı ile ilkel komünal topluluk insanının kıyaslanması zaten yapılamaz. Bı kıyaslama Austrolopitecus Africanus'lara yapılabilecek büyük bir haksızlık olacaktır. açlık/beslenme bir güdü olarak değerlendirildiğinde açlığını/beslenmesini değerleri/onuru için sıfırlayan bireyin nasıl güdüsel davrandığı söylenebilir ki?

sevgili nejdet, yaratıcı aklın sentezi olarak tam olarak neyi ifade etmek istediniz burayı biraz açarsanız sevinirim. benim aklıma akıllı evren yada bir başka deyişle akıllı tasarım hikayeleri geldi- burada ifade ettiğiniz açılım yani ayrım idealist yada materyalist bir ayrım noktası öyle değil mi ? Eğer öyle ise zaten sorular ve o soruların cevapları birbirlerine çok yakın ama bir o kadarda uzak ayrımlar içeriyor.

Çünkü birinde tüm bu güdüler gökten vahiy yoluyla iniyor
- ve tüm melekler susup rab'lerine secde ediyor ve ilk insan cehhem ateşini kavmine paylaştırıyor-
diğerinde ise ailenin devletin ve özel mülkiyetin kökenine bakarak ekleniyor
-varoluş sorunsalının nedeni bulmak varoluşu ortadan kaldırmaktır diyerek çok okunan ama az satan felsefe kitapları basıyor-

bu anlamda bu bir kıyaslama sorunu değil bu insana bakış şekildir- tüm bu güdüler ya doğaldır yada sunni - siz her ikiside diyebilirsiniz. çünkü bunlar iç içe geçmişde olabilirler.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
"yaratıcı aklın sentezi" tanım bana ilişkin değil. bu nedenle tırnak içinde yazdım. Server Tanilli bu tanımla felsefeye giriş adlı bir kitap yayınlamıştır. esin kaynağım oldu. tarihsel bellek kavramı içerik olarak her doğan insan türüne ilişkin kişinin "tabula rasa"/boş levha olarak dünyaya gelmediğine dairdir. bu günkü belleğimizin kalıtımsal olarak bilgi yüklü olduğunu düşünüyorum. bu nedenle ilkel türlerden daha gelişkin bir düşünsel kapasitemiz vardır. ilkel insan ile bu günün insanını aynı kefeye koymanın haksızlık olacağını düşündüm. beynin hacimsel olarak da farkı olduğu antropolojik çalışmalar ve fosiller ile ölçümlenmiş bulunmaktadır. tüm bu nedenlerden dolayıdır ki, güdülerimizi denetlemek konusunda çok gelişkin bir yapıdayız. fiziğin zorlanması insan düşüncesi ile olasıdır. düşüncenin nesneden, ruhun bedenden ayrıştırılıp birine öncelik tanıyarak olguları açıklamak aynı sonuca ulaşacaktır. teokratik ve pozitivist yaklaşımlar determinist kavşakta buluşmak durumundadırlar. açılım ayrıştırmada değil birleştirmede olmalı düşüncesindeyim.
 
K

kuzeys

Ziyaretçi
açıklamanız için teşekkür ederim yeterince açık ve faydalı oldu. İfade ettiklerinizde doğru ve haklı olduğunuz yerler var ama bu doğrular aynı zamanda farklı karşıtlarda taşıyorlar. İster tümden gelelim istersek tüme gidelim varolan bulugular sürekli zihin karıştırıcı nitelikte.fizyoloji ve antropoliji benim pek ilgi alanım olmamakla birlikte şu makaleyi sizinle paylaşmak istiyorum.


------------------alıntı------

DUYGULAR ve DUYGULANMA:

FİZYOLOJİ ve ANTROPOLOJİ NELER SÖYLÜYOR?



Diğer insanların da ağlaması yada gülmesi bizimki gibi midir?... Bu gibi şeylerden yana insanlar nerelerde birbirine benzer, nerelerde birbirinden farklıdır? Fizyoloji ve kültür arasındaki uluslararası sınırlar nereden geçer? Duyguların davranışlarla anlatımındaki kültür farklılıklarının boyutları, çeşitliliği, uç noktaları nelerdir?

Sayfa ve paragraf bölüm ve başlıkları, "online" okuma kolaylığı sağlamak amacıyla tarafımdan düzenlenmiştir. -- Çev.




Duygularımızın Kökeni, Niteliği, Benzerlik ve Farklılıkları Konusunda Fizyoloji ve Antropoloji Neler Söylüyor?

Psikolojide, duygu ve davranışlarımızın fizyolojisine öteden beri ilgi duyulmuştur. Acaba "duygu" dediğimizde, içimizdeki fizyolojik değişmelerin bilincimize ulaşan etkilerini mi dile getirmiş oluyoruz? Yoksa, fizyolojik değişmelerin kökenleri, ruhsal durumlarımızda mı aranmalıdır? Dikkatler bu gibi sorular üzerinde yoğunlaşmıştır. Fizyolojide, korku, acı, öfke, ve benzeri duygularımızın vücuttaki çeşitli belirtileri ayrıntılarıyla incelenmiş ve tanımlanmıştır. Cannon'un çalışmaları bu konuda önde gelen örneklerdendir. Oysa duygularımızın açıklanmasında önemli bir araştırma alanı daha vardır ki, bugüne değin gerektiği ölçüde değerlendirilmemiş olduğu görülüyor. Bu, duygularımızın kültürel boyutudur.

Antropologlar, insan davranışlarından söz ederken, "içgüdülerimiz" kavramını çok dikkatli kullanmayı öğrenmişlerdir. Alan araştırmasını kendi kültür grubu dışında yer alan kültür topluluklarında sürdürmek durumunda olan bir antropolog, insan davranışlarının anlam çeşitliliği konusunda çok-boyutlu bir duyarlık geliştirmek gereğini herzaman hissetmiştir. Öyle durumlar olmuştur ki, böyle bir duyarlık, içine girdiği toplulukta önce kendi güvenliğini sağlayabilmesi için önem taşımıştır. (01) Böyle zor durumlarda işi küçük bir mahçubiyetle atlatmak, talihin lûtfu sayılabilir.

Yabancı kültür toplulukları ile ilişki kuracak bir araştırmacı için, karşılaşabileceği davranımların simgesel değerine ilişkin bilgi eksikliği, iletişim ve anlaşabilirlik açısından en zayıf noktadır. Bu konuda kişinin kendi kültüründeki bildik, alışılmış duygu aktarımı davranışları rehberlik edemez. Duyguların anlatımında başvurulan simgesel davranışların kültürden kültüre farklılık göstereceğini unutmamak ve girilen her yeni toplulukta bu tür davranışların taşıyabileceği anlamlar için tetikte olmak ilk koşuldur. Kültürden gelen davranışların içgüdülere dayalı evrensel davranışlar olmayıp, öğrenme yoluyla sonradan kazanılan, geleneksel simgesel davranışlar oldukları akıldan çıkarılmamalıdır.

Bu görüşlerimizi bir dizi örnekle belgelemek yerinde olacaktır. Örneğin, eksen omuru dikensi çıkıntısı bağlantıları üzerinde kafanın öne ve arkaya sallanmasının, olumluluk ve olumsuzluk anlatmasının "doğal" yada "içgüdülere dayalı" olduğunu söyleyenler olmuştur. 1930'larda yazan, Davranışçı ekolden Holt, bu sözde evrensel "evet" ve "hayır" göstergelerinin kökenini, bebeğin anne göğsünü araması yada istememesi davranışlarına bağlamıştır. (02) İnsanın memeli türlerden olduğu gerçeğine dayandırılmak istenen bu tez, ilk bakışta pek parlak bir açıklama gibi görünüyor. Ama ne yazık ki kültürler üstüne alanda gerçekleştirilen gözlemlerle doğrulanmamıştır.

Örneğin Uzak Doğu yörelerini ele alırsak, olumluluk ve olumsuzluk belirten işaretlerin kültürden kültüre ne derece büyük bir çeşitlilik taşıdığını hemen görürüz. Bir kere, Japonya'nın kuzey bölgelerinde yaşayan Ainu'lar arasında bu anlamda kafa işaretlerine hiç rastlanmaz. Ainularda,

olumsuzluk işareti için genellikle sağ el kullanılır. Sağ elin sağdan sola sallandıktan sonra göğüs hizasına getirilmesiyle olumsuzluk işareti verilmiş olur. Her iki elin de zarif bir davranımla göğüs hizasına kaldırılarak, avuç içleri yukarı bakacak şekilde aşağı doğru salıverilmeleri ise olumluluk anlatımını taşır. (Landor, 1893: 6, 233-4)

Malaya'nın iç bölgelerinde yaşayan zenci pigmelerden Semanglar arasında, "evet" anlamına baş sert bir davranımla öne uzatılır; "hayır" anlamına bakışlar yere indirilir (Skeat ve Blagden, 1906).

Birkaç örnek daha sıralayalım:

Habeşler, "hayır" anlamına başlarını sağ omuza doğru sert bir hareketle çevirirler; "evet" demek için, başı geriye atarken kaşlarını da kaldırırlar, Borneo'lu Dyaklar için kaşların kaldırılması "evet", hafifçe çatılması "hayır" anlamına gelir. Maoriler kafayı ve çeneyi kaldırmak suretiyle "evet" derler; Sicilya'da ise aynı davranım "hayır" anlamını taşır. (Klineberg, 1935: 283)

Kalküta'daki Bengal'li hizmetkârınız "evet" anlamına başını omuzdan omuza bir çember çizecek şekilde hızla çevirecek ve bunu genellikle dört kez yineleyecektir. Delhi'li bir Müslüman ise, aynı anlamda başını çaprazlamasına geriye atarken boynunu da hafifçe çarpıtacaktır. Öte yandan Kandiyan'lı Singal'liler, başlarını öne ve çaprazlamasına sağa doğru eğecek, çeneyi anlatımı olanaksız ölçüde zarif bir davranımla hafifçe içe bükecek, çoğu zaman kollar kısmen çapraz ve avuç içleri yukarı bakar durumda ayaklarını da çaprazlayarak eğileceklerdir. Bu, karşısındakini son derece hoşnut bırakan, inanılmaz güzellikte bir harekettir.

Singallilere birşey uzattığınızda, sol avuç içiyle sağ kolu dirsekten destekleyerek, sağ elleriyle alacaklardır. Böyle bir davranışın içgüdülere dayanmadığını çıkarsamak herhalde güç olmasa gerek. Bir keresinde annesinin küçük bir çocuğa, kendisine uzattığım şekerlemeyi nasıl alması gerektiğini öğrettiğini kendi gözlerimle gördüm. Kimbilir o sırada benim davranışlarım onlara ne denli kaba ve görgüsüz görünmüştür. Çünkü kibar bir Singallilin yapacağı gibi, verdiğim şeyi iki elimle birden uzatacağım yerde, yalnız sağ elimle uzatıvermiştim. Aynı şeyi Pencap veya Sind'deki Müslüman bir dilenciye, bu kez sol elimle uzatmış olsaydım, kesindir ki aldığı gibi yere fırlatır, üzerine şiddetle tükürür, ve bana etinden nefret etmeyi kendi kültüründen öğrenmiş olduğu o mendebur hayvanın adıyla küfrederdi. Onun üyesi bulunduğu kültürde, sol el yalnızca belirli özel kişisel amaçlar için kullanılabilir. Yiyecekler için asla...

Çevrelerine hükmetmek isteyen kişilerin çoğu zaman işin kolayını köpek beslemekte bulduklarını görürüz. Oysa, sayısız kez ileri uzattıkları işaret parmağının anlamını birtürlü öğrenemeyen bu budala yaratıklar karşısında tahammüllerini yitirdikleri çok olmuştur. Hadi diyelim ki insanın bu en yakın dostu, efendisi gibi bir elini öteki eline yeğleyen bir yaratık olmadığı için, "içgüdülerden gelen" bu davranışı anlayamamaktadır. Fakat aynı işareti insanların da -- dünyayı kendi parmak uçları ile tanımağa çalıştıkları bebeklik çağında -- anlayamamalarına, bu işaretin onlara öğretilmesi gereğine ne buyurulur?

Kendi adıma, ne köpeği ne de bebeği bu anlayışsızlığından ötürü azarlamak yanlısı değilim. Çünkü anlayışsızlıktan söz edilince, hemen aklıma kendi başımdan geçmiş bir olay gelir. Kiova'lar arasında alan araştırması yaparken, birlikte çalıştığım yerlilerden birisi, Mary Buffalo adında yaşlı bir kadındı. Birgün birlikte oturup konuştuğumuz söğüdün gölgesinde, yada onların diliyle ramada içinde, arayıp bulamadığım birşeyin nerede olduğunu kendisine sordum. Beni işitmiş olduğuna emindim. Çünkü yaşının seksen sekize varmış olmasına karşılık, kulakları gayet iyi işitirdi. Mary Buffalo bana hiç yanıt vermeden, elindeki işiyle uğraşmağa devam ediyordu. Bu kabalığına şaşırarak, soruyu birkaç kez tekrarladım. Sonunda o da hayretle karışık bir öfkeyle elindeki işi bıraktı, yerinden kalkarak aradığım şeyi getirdi. Deminden beri aradığım şeyin yerini dudaklarıyla işaret ederek kaç kez göstermiş olduğunu bu alık beyaz adam görmemiş miydi acaba!...

Geçenlerde yitirdiğimiz büyük antropolog Edward Sapir'e bir keresinde sormuştum: "Diğer insanların da ağlaması yada gülmesi bizimki gibi midir?" Bana verdiği yanıt bir gülümseden ibaret olmuştu. Bu gibi şeylerden yana insanlar nerelerde birbirine benzer, nerelerde birbirinden farklıdır? Fizyoloji ve kültür arasındaki uluslararası sınırlar nereden geçer? Duyguların davranışlarla anlatımındaki kültür farklılıklarının boyutları, çeşitliliği, uç noktaları nelerdir? Yaşayan dilbilimciler arasında bu konularda belki de en bilgilisi olan Sapir, duyguların konuşma dışı işaret davranışları ile anlatımlarına büyük duyarlık kazanmıştı. Amerikalılar bu alanda genellikle zayıftır. Konuya duyduğum ilgi, Sapir'le olan konuşmamdan sonra giderek arttı.

Çalışmalarım ilerledikçe, örneğin gülümseme davranışlarındaki farklılıkların bile, öteki kültürel davranışlardan geri kalmayacak ölçüde, bir dünya haritası üzerinde sınırlarının çizilebileceğini gördüm. Demek ki gülmek bile bir anlamda insan coğrafyası açısından farklılaşma gösteren bir davranıştı. Örnekse, bir Güneybatı Pasifik haritası üzerinde, Papua’lıların kahkahası ile Dobua'lı veya Malenezya'lıların surat asmasının sınırları belirlenebilir. Gorer'in yazdığına göre Afrika'da,

Zenciler için gülmek, şaşkınlık, hayret, utanma, yada hatta rahatsızlık belirten bir işaret olabilir -- çoğu zaman keyifli olma halini belirlemez, "Siyahî gülmesi" deyimi, simgelerin heryerde herzaman aynı anlama geleceği yanılgısından çıkmıştır (Gorer, 1935: 10).

O halde şöyle bir sonuca varmamız olanaklıdır: Fizyolojik durum aynı olabilir, ama kültürel ve duygusal işlevleri farklı olacaktır. Aynı kültür içinde bile, diyelim ki yetişme çağındaki kızlarla şirket müdürlerinin gülmeleri farklı anlamlar taşıyacaktır. Öyleyse, Amerikalı zenci ile Amerikalı beyaz arasındaki gülme davranışı farklılıklarına da şaşmamak gerek.
 
K

kuzeys

Ziyaretçi
Bir davranışçı olarak Holt, gülmenin fizyolojisini şöyle açıklamaktaydı: İnsan türünde, anne sütüyle karnı doyan bebeğin yüz kaslarının rahatlamasıyla ortaya çıkan yüz anlatımı... Eğer gülümsemek genel olarak mutluluk duygusunun bir anlatımı ise, bu tür bir açıklama inandırıcı olabilir ve davranışlardaki farklılıkların sonradan kazanılmış koşullu tepkelerden öte gitmediği savunulabilir. Ne var ki konunun bu denli açık olmadığı hemen görülüyor. Öyle ki, örneğin bebek uyurken yüzünde oluşan gülümsemenin mutluluktan değil, tersine karın sancısından ileri gelen bir yüz buruşturması olduğunu biliyoruz. Olayları filogenetik bir baza indirgemek, yani biyolojik türe özgü davranışlar olarak açıklamak eğiliminde olan öteki görüşlerin de, sorunları çok dar bir çerçevede ele almakta oldukları kolaylıkla gösterilebilir. Klineberg (1935) şöyle diyor:

Gülme ve gülümseme davranışlarının çeşitli topluluklarda birbirinden farklı anlamlar taşıması olanaklıdır. Örnekse, Lafcadio Hearn'ın Japonlardaki gülümseme davranışları ile ilgili olarak bildirmiş olduğu gibi, Japonlarda gülümseme bir keyif anlatımı değil, küçük yaşlardan başlayarak öğrenilen bir terbiye kuralıdır. Bunu bilmeyen Avrupalıları çoğu zaman öfkelendirecek bir davranış niteliği kazanabilir. Oysa bu gülümseme kendileri için sosyal bir davranıştan başka birşey değildir. Kişiye, tıpkı belirli bir saygı ifadesi olarak yerlere kadar eğilmesinin öğretilebileceği gibi öğretilmiş sosyal bir görevdir. Kendi dertleri ile başkalarını da üzmemek için, onlara daima gülümseyerek hitap edilmelidir. Şöyle bir öykü anlatırlar: Bir Avrupalının yanında çalışan yaşlı hizmetçisi birgün kocasının öldüğünü bildirerek cenazeye katılmak üzere gülümseyerek izin ister. Birkaç saat sonra döndüğünde, elindeki vazoda bulunan külleri gösterir ve yine gülümseyerek, "İşte kocam" der. Doğaldır ki Avrupalı hanım, hizmetçisinin olağanüstü katı yürekli bir yaratık olduğuna oracıkta karar verir. Hearn'a göre durum aslında bir metanet örneği olarak bile değerlendirilebilir (Hearn, 1894).

----------------------------------------------------

01. Hawai'de geçen ve kamuoyunu uzun süre oyalayan cinayet, sanırım yerli bir plaj bakıcısının Batılı beyaz kadının kendisiyle "flört" etmesini, gerçek bir cinsel çağrı sanmasından dolayı işlenmişti. Öte yandan kayıtlarda, alan araştırması yaparken kültürel işaretleri yanlış yorumladıkları için yaşamlarını yitiren birkaç Amerikalı etnoğrafyacıya da rastlanmaktadır.

02. Holt (1931: 111) ve ayrıca kendisiyle yaptığım özel görüşmelerden. Bu görüşün Darwin'e kadar gittiğini sanıyorum (Darwin, 1872). Ancak Darwin, başın yanlara doğru sallanmasının kesinlikle evrensel bir baş işareti olmadığını belirtmiştir. Öte yandan, Holt'un da savunduğu gibi, birbiriyle akraba olmayan pekçok dilde "anne" anlamına gelen sözcük, /ma/ seslerinin değişkelerinden oluşmuştur. Dünyanın her yöresinden bu savunuyu doğrulayacak örnekler toplamak olanaklıdır. Evrensel bir davranış olan ve dudakları /m/ sesini çıkarma duruma getiren bir "emme tepkesi" nin [= refleksinin] varlığı ve ayrıca açık ünlülerin en kolayı olan /a/ sesinin eklenmesi ile kendisinin çağırılmakta olduğu anlamını bağdaştıran annenin olumlu tepkisi sonucu, "anne" anlamına gelen sözcüğün "ma" yada benzer seslerden oluşan bir sözcük ile karşılandığı tezi yaygındır. Bu tartışma dilbilimin konusu olmakla birlikte, fizyolojik bir tabana oturtularak açıklanabileceği izlenimini vermektedir. Ancak kendi deneyimlerime de dayanarak, bu örneklerde anlambilimi açısından önemli bir ipucu bulunmadığını savunabilirim. Kendi oğlumun "mama" (İngilizce'de "anne") sözcüğünü orta yaşlı kişiler için cinsiyet farkı gözetmeksizin kullandığını kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklıkla gözlemledim.

------ kaynak :
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
teşekkürler kuzeys,

gülme konusunda Elias Canetti, kitle ve iktidar adlı yapıtında egemenlik kurma/güç gösterimi olarak yorumlamaktadır. bunun bir açıdan emir kipi taşıdığını ayrıntısıyla açıklar.

simgesel düşünme/kavramlaştırma/sözcüklerle anlatıp anlaşılabilme yetisi insan türünün en büyük yaratısıdır. zaman ve yere göre değişkenlik gösteren beden dilinin kültürler arasında farklılaşması yaşadıkları ortam ile doğrudan ilişkilidir. simgesel olmayan bu görsel iletişimin iç-güdüler ile bir alakası olmadığını düşünüyorum. simgesel düşünmenin ön aşamaları olarak kabul etmek gerekir kanısındayım.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
kültür, isnan türünün doğal/sosyal/ekonomik etkilere karşı vermiş olduğu bir tepkidir. bu tepki tarihsel olarak birikir ve uygarlık denilen olguya kaynaklık eder. yaşam bu şekilde belirginleşir. farkında olmak mıdır?
 

SenexIratus

Yeni Üye
Katılım
14 Kas 2009
Mesajlar
138
Tepkime puanı
1
Puanları
18
Yaş
80
'kültür, isnan türünün doğal/sosyal/ekonomik etkilere karşı vermiş olduğu bir tepkidir.' taniminizin kultur kavramini kapsayici oldugundan emin misiniz sayin nejdet?

Kultur insan ile beseri ayiran unsur olarak karsimiza cikmaktadir. Insan kulturlu bir canlidir, beser ise insanin sadece biyolojik yanidir. Bu baglamda beserin diger hayvanlardan farki yoktur. Boylece kultur, tum yapip-etmelerimizdir. Mimariden dile dine bilime konustugumuz hersey kultur kapsamindadir. Kulturlu olmanin sartlari ise: dil-din-zanaat sahibi olmadir. Yani bu 3 sac ayagina sahip olan bir canliya insan deriz. Cunku sadece insan kulturlu bir canlidir.

Kulturluluk farkindaliktan sonra gelen bir boyutu da beraberinde getirir bu da bilincliliktir. Insan bilincli bir canlidir.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
insanın en büyük yaratısı dildir. söz yazıya geçerken çiviler ile yazılıyordu ilkin ve bu olgu insan türünün sürdürülmesi için dokuma, çanak-çömlek, bakır, tunç vs madenleri işlemesi , tarıma elverişli analanlar oluşturarak kültür bitkilerini çoğalatması, hayvanları evcilleştirip ateşi denetim altına alması gibi edimleri birer tepkidir. bunlar olmasa idi insan dinozorlar gibi tür olarak yok olacaktı. "insanı insan yapan insandır"
 

SenexIratus

Yeni Üye
Katılım
14 Kas 2009
Mesajlar
138
Tepkime puanı
1
Puanları
18
Yaş
80
insanın en büyük yaratısı dildir. söz yazıya geçerken çiviler ile yazılıyordu ilkin ve bu olgu insan türünün sürdürülmesi için dokuma, çanak-çömlek, bakır, tunç vs madenleri işlemesi , tarıma elverişli analanlar oluşturarak kültür bitkilerini çoğalatması, hayvanları evcilleştirip ateşi denetim altına alması gibi edimleri birer tepkidir. bunlar olmasa idi insan dinozorlar gibi tür olarak yok olacaktı. "insanı insan yapan insandır"

Tamam simdi daha da netlesti, daha da oturtmak icin sorularla devam edelim. Tepkinin taniminin bir etkiye karsi cevap olarak gosterilen davranis oldugunu bildigimize gore, insan turunun tepkisi, hangi etkiye karsi bir cevaptir?

Tep-ki kelimesinin koku tep-mek fiilidir. Tepmek sert bir davranis tipidir. Insanligi bu sert tavira iten sey ne idi?

Insanlik gercekten boyle sert bir tavirla mi kulturu icsellestirdi, yoksa kultur surec icerisinde, gelisen kosullarda insana nufuz mu etti?
 

phi

Felsefe.net
Yeni Üye
Katılım
13 May 2008
Mesajlar
1,906
Tepkime puanı
174
Puanları
63
Insan nefsi ile yasar...!
 

fides

Yeni Üye
Katılım
15 Şub 2008
Mesajlar
1,694
Tepkime puanı
5
Puanları
38
Major "nefs "dediğin ne?Anlayamadım şimdi...İnsan dürtülerini mi kastettin? Biraz daha açar mısın?
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
senexltarus,

insan doğaya/doğa güçlerine karşı oldukça korunmasızdı. bu dengesizliğin devasa gücü karşısında insan, türünü sürdürebilmek için onunla devasa bir mücadele içerisine girmiş ve gözlem/deneyler ile bilgiyi kuşaklaraına aktarmak suretiyle türünü sürdürmeyi; doğal etkileri ve doğayı kendine uyarlayarak bunu başarmıştır. kültür bunun sonucunda ortaya çıkmıştır. doğal belirleme etkisiyle kültürel yapıya ulaşmız bulunuyoruz.
 

SenexIratus

Yeni Üye
Katılım
14 Kas 2009
Mesajlar
138
Tepkime puanı
1
Puanları
18
Yaş
80
Major "nefs "dediğin ne?Anlayamadım şimdi...İnsan dürtülerini mi kastettin? Biraz daha açar mısın?

Nefs Islam felsefesinde, bati felsefesindeki Animadir sayin fides. 3 seyi barindirir: canlilik-manevi guc-zihni aktivite. Yani hem insan psikolojisini hem fizyolojik yapisini hem de insanin akli dusunce yapisini icerir. Nefs Islam felsefesinde genel olarak ruhtan daha kapsamli bir kavramdir. Gerci Ibn Sina icin ayni ruh ile ayni anlama gelmektedir. Bu konuda isterseniz ilk Filozofumuz olan Kindiden de alinti yapalim: "Insan nefsinin; biri duyu digeri akil olmak uzere iki gucu bulunmakta ve insan, varligi bu iki guc vasitasiyla taniyip degerlendirmektedir."
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
tüm doğada canlıyı görmek ve vahdet-i vücüt olarak bunu yorumlamak; taşta toprakta, çimende , börtü-böcekte aynılığı hissetmek; mistik olarak değerlendirilse de aslında doğaya bir dönüş ve bir arayıştır. bu arayış sığınmayı benimsemediğinden temelde meta-fizik değildir. öz ve biçimin ayrıştırılamayacağı felsefesine dayanır ve düalizmi red eder. düalizm metafizik ve emredicidir/gerçeği göremez/yanıltır/mistifike eder. ruh ve bedeni ayırmak gibi.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
dip not: doğrusu formu başlatan arkadaşımız Sümeyra'nın bu konulardaki farklı ve kendine has düşüncelerini paylaşmasını beklerdim.
 

sümeyra

Yeni Üye
Katılım
5 May 2009
Mesajlar
147
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
46
merhaba arkadaşlar..
öncelikle ''insan kültürle yaşar'' cümlesiyle farklı bir boyut kazanan tartışmanın ''kültür'' kavramının tam olarak tanımlanamadığını görüyorum,bu kavramı derinlemesine tartışmak süreci daha anlamlı kılacaktır.
Senexlratus'un yaptığı kültür tanımında ''yapıp ettiklerimizdir'' cümlesini eksik bulduğumu ifade etmek isterim;nitekim kültür henüz insanın yapamadıklarını,hayallerini,düş gücünün iteklediği,dürtülediği dünyayı içine alan bir kapsamı işaret eder.İnsan yaptıklarıyla varoluşun sadece küçük bir kısmını greçekleştirir,yapmadıklarıdır onu yaşatan,aslında insan henüz yapamadıkları için (majör'ün bahsettiği nefsin yapıtaşı olan düşünce ve hayal dünyasının kendine has seçiciliğidir bahsettiğim olgu) yaşama odaklanır,yaptıkları pratik yaşamda amaç gibi görünsede ruh dünyasında sadece itici kuvvettir..evet kültür;insanın düş gücünün sınırsızlığından dünyaya sızan ve henüz kesesinde kıpırdanan ürünlerinin toplamıdır.
 

SenexIratus

Yeni Üye
Katılım
14 Kas 2009
Mesajlar
138
Tepkime puanı
1
Puanları
18
Yaş
80
merhaba arkadaşlar..
öncelikle ''insan kültürle yaşar'' cümlesiyle farklı bir boyut kazanan tartışmanın ''kültür'' kavramının tam olarak tanımlanamadığını görüyorum,bu kavramı derinlemesine tartışmak süreci daha anlamlı kılacaktır.
Senexlratus'un yaptığı kültür tanımında ''yapıp ettiklerimizdir'' cümlesini eksik bulduğumu ifade etmek isterim;nitekim kültür henüz insanın yapamadıklarını,hayallerini,düş gücünün iteklediği,dürtülediği dünyayı içine alan bir kapsamı işaret eder.İnsan yaptıklarıyla varoluşun sadece küçük bir kısmını greçekleştirir,yapmadıklarıdır onu yaşatan,aslında insan henüz yapamadıkları için (majör'ün bahsettiği nefsin yapıtaşı olan düşünce ve hayal dünyasının kendine has seçiciliğidir bahsettiğim olgu) yaşama odaklanır,yaptıkları pratik yaşamda amaç gibi görünsede ruh dünyasında sadece itici kuvvettir..evet kültür;insanın düş gücünün sınırsızlığından dünyaya sızan ve henüz kesesinde kıpırdanan ürünlerinin toplamıdır.

Hos edebi kultur taniminiz icin tesekkur ederiz sayin sumeyra, sizin de bildiginiz uzere zaten her tanim ve ornek biraz topaldir, ben de elimden geldigince pozitivist bir tutumla tanim yapmaya calisiyorum cunku tecrubesine sahip olamadigimiz birsey hakkinda konusmamiz pek mumkun gozukmuyor. Felsefe yapabilmek icin elimden geldigince nesnel bir tavir takinmaya calisiyorum ki ortak bir paydada bulusulabilsin diye. Dediginiz gibi insanin sadece yaptiklari degil potansiyelinin de kulturun bir parcasi olmasi mumkun bir durum, fakat ayni oranda su da mumkun bir durum gibi gozukuyor; varsayalim ki hatali bir biyolojik silah deneyi sonucu tum insanlik bilincini yitirsin. Tum potansiyel de bilinclerle birlikte yitip gidecektir. Bu da gelecek icin mumkun bir durum ise, ya bu turden durumlari (beklenmedik devasa goktasi carpismalari vs.) da goz onunde bulundurmak gerekir diye dusunuyorum.

Daha somut bir ornekle aciklayacak olursak, Orhan Pamugun edebi gucunu ortaya koymaya calisirken, ben bir felsefeci olarak sadece var olan yapitlarini goz onunde bulundurmak zorundayim. Sadece onlarin ustunden konusabilirim. Henuz var olmayan fakat potansiyeli olan da Orhan Pamugun bilincinde saklidir. Ama Orhan Pamugun bilincini yitirdigini dusunelim, potansiyel de yitecektir. Yani potansiyelin var oldugunu soyleyebildigimiz gibi bu potansiyelin cok guvenilir, saglam, net bir zeminde durmadigini da belirtmemiz gerekiyor gibi gozukuyor.

Felsefece baktigimizda, bir potansiyelin oldugunu ve bunun surecegini nereden biliyoruz, tum insanligin bilincini okuyabiliyor muyuz ve gelecegi bilebiliyor muyuz ? sorusu gundeme geliyor, dolayisiyla ancak tecrubesine sahip olabildiklerimiz hakkinda konusabiliyoruz.
 

sümeyra

Yeni Üye
Katılım
5 May 2009
Mesajlar
147
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
46
yaşadığımız evrende hiçbişey sağlam bir zeminde durmamaktadır,üzerinde yorum yapabildiğimiz tecrübelerimizde buna dahil,potansiyelimiz ne kadar tehlikede ise tecrübelerimiz de o kadar yok olma tehlikesiyle karşıkarşıyadır,dolayısıyla yapılan tanımlamaların kapsamını sınırsızca ve özgürce-hakettiği ölçüde- genişletmeliyiz diye düşünüyorum.

''Felsefece baktigimizda, bir potansiyelin oldugunu ve bunun surecegini nereden biliyoruz, tum insanligin bilincini okuyabiliyor muyuz ve gelecegi bilebiliyor muyuz ? sorusu gundeme geliyor, dolayisiyla ancak tecrubesine sahip olabildiklerimiz hakkinda konusabiliyoruz.''

eğer tecrübeler varsa potansiyel olmak durumundadır,çünkü hiçbirşey tek başına var olamaz,geçmişten ve gelecekten bağımsız tek bir örnek olmadığı gibi,tecrübelerimizde gelecekten dolayısıyla var olan potansiyelden ayrı bir mecrada kıpırdamaz.
bu konuya faklı bir bakışla yaklaşmak gerekirse şu soruyu rahatlıkla sorabilirim ; var olduğunu düşündüğümüz tecrübelerimiz gerçekte ne kadar vardır ki zihin ve düş gücü potansiyelinin ''felsefece bakış açısıyla'' varlığını sorguluyoruz???
 

Yeni Konular

Üst