- 18 Kas 2009
- 531
- 2
- 18
- 35
Soru: Anlatım benim için çok önemli görünüyor. Kendimi bir sanatçı olarak ifade etmem gerekiyor, yoksa soluğum tıkanıyor ve büyük bir hayal kırıklığına uğruyorum. Bir erkeğin, bir kadına aşkını kelimelerle ve hareketlerle anlatması gerektiği gibi, benim de kendimi sanata vermemin gerekliliği, bir sanatçı olarak çok doğal benim için. Ama tüm bu anlatımın içinde, pek anlamadığım bir çeşit acı var. Kişinin en derin duygularını tuval üzerinde ya da başka bir ortamda anlatmasında derin bir çatışma var; sanırım sanatçıların çoğu benimle uyuşurlar bu konuda. Kişinin bu acıdan kurtulup kurtulamayacağını, yoksa anlatımın hep acı mı getirdiğini merak ediyorum.
Krishnamurti: Anlatımın gereği ne ve acı çekmek bunun içine nereden giriyor? Kişi hep daha çok ve daha derinden, daha bol ve dolu dolu anlatmaya çalışmıyor mu; kişi anlatmış olduğu şeyle doyum sağlamış mı hiç? Derin bir duygu ve bunun anlatımı, aynı şey değildir; ikisi arasında geniş bir ayrım vardır ve anlatım, eğer güçlü duyguya uygun düşmezse hep hayal kırıklığı vardır. Olasılıkla, acının nedenlerinden bir tanesi budur; sanatçının duygusunu dile getirişteki uygunsuzluğun verdiği doyumsuzluk... Bunun içinde çatışma bulunur, çatışmaysa bir enerji savurganlığıdır. Bir sanatçının oldukça inanılır, güçlü bir duygusu vardır; tuval üzerinde ifade eder onu. Bu anlatım, bazı insanların hoşuna gider ve yapıtını satın alırlar; sanatçı da para ve ün kazanır. Onun anlatımı ilgiyi çekmiş ve saygınlık kazanmıştır. Yapıtını işler, onun peşine düşer, geliştirir onu ama hep kendi kendisini taklit etmektedir. Bu anlatım, bir "alışkanlık", bir "stil" olmuştur; anlatım giderek daha önemli olur ve sonunda duygudan daha önemli olur; en sonunda da duygu buharlaşır. Sanatçı, başarılı bir ressam olmanın toplumsal sonuçlarıyla kala kalmıştır: Salon ve galerinin satış yeri, uzmanlar, eleştirmenler; toplum için resim yapmaktadır, aynı toplum tarafından tutsak alınmıştır. Duygu, çoktan gözden yitmiştir; anlatım, geriye kalmış boş bir kabuktur. Sonuç olarak, bu anlatım bile çekiciliğini yitirir en sonunda, çünkü ifade edeceği hiçbir şeyi kalmamıştır; bir hareket, anlamı olmayan bir kelime olmuştur. Toplumun yıkıcı sürecinin parçasıdır bu. İyinin yıkıcılığıdır bu.
Soru: Anlatımın içinde yitmeksizin duygu olduğu gibi kalamaz mı?
Krishnamurti: Zevk verici, doyuma ulaştırıcı ya da karlı olduğu için "anlatım" en önemli şey olunca; anlatım ve duygu arasında bir yarık oluşuyor. "Duygu" "anlatım" olunca, çatışma ortaya çıkmaz; orada çelişki olmaz, bu yüzden de çatışma da olmaz. Ama kar ve düşünce araya girdiği zaman, bu duygu, hırs yoluyla yitirilir. Duyguya olan tutkunluk, anlatıma olan tutkunluktan bütünüyle değişiktir; insanların çoğu ise anlatımın tutkusuna yakalanırlar. Demek ki; "iyi" ve "zevk verici" arasındaki olan bu bölünme hep var.
Soru: Bu hırs akımına yakalanmaksızın yaşayabilir miyim?
Krishnamurti: Eğer önemli olan "duygu" ise, "anlatım"ı hiçbir zaman istemezsiniz. Duyguya ya sahipsinizdir ya da sahip değilsinizdir. Eğer anlatımı istiyorsanız, sanatçılığı değil, karı istiyorsunuz. Sanatçılık, hiçbir zaman hesaba katılmayandır: Yaşamaktır o.
Soru: O zaman, "yaşamak" nedir? "Olmak" nedir, kendi içinde bütün olan o duygu nedir? Anlatımın konunun dışında olduğunu şimdi anladım.
Krishnamurti: Çatışmasız yaşamaktır o.
Krishnamurti: Anlatımın gereği ne ve acı çekmek bunun içine nereden giriyor? Kişi hep daha çok ve daha derinden, daha bol ve dolu dolu anlatmaya çalışmıyor mu; kişi anlatmış olduğu şeyle doyum sağlamış mı hiç? Derin bir duygu ve bunun anlatımı, aynı şey değildir; ikisi arasında geniş bir ayrım vardır ve anlatım, eğer güçlü duyguya uygun düşmezse hep hayal kırıklığı vardır. Olasılıkla, acının nedenlerinden bir tanesi budur; sanatçının duygusunu dile getirişteki uygunsuzluğun verdiği doyumsuzluk... Bunun içinde çatışma bulunur, çatışmaysa bir enerji savurganlığıdır. Bir sanatçının oldukça inanılır, güçlü bir duygusu vardır; tuval üzerinde ifade eder onu. Bu anlatım, bazı insanların hoşuna gider ve yapıtını satın alırlar; sanatçı da para ve ün kazanır. Onun anlatımı ilgiyi çekmiş ve saygınlık kazanmıştır. Yapıtını işler, onun peşine düşer, geliştirir onu ama hep kendi kendisini taklit etmektedir. Bu anlatım, bir "alışkanlık", bir "stil" olmuştur; anlatım giderek daha önemli olur ve sonunda duygudan daha önemli olur; en sonunda da duygu buharlaşır. Sanatçı, başarılı bir ressam olmanın toplumsal sonuçlarıyla kala kalmıştır: Salon ve galerinin satış yeri, uzmanlar, eleştirmenler; toplum için resim yapmaktadır, aynı toplum tarafından tutsak alınmıştır. Duygu, çoktan gözden yitmiştir; anlatım, geriye kalmış boş bir kabuktur. Sonuç olarak, bu anlatım bile çekiciliğini yitirir en sonunda, çünkü ifade edeceği hiçbir şeyi kalmamıştır; bir hareket, anlamı olmayan bir kelime olmuştur. Toplumun yıkıcı sürecinin parçasıdır bu. İyinin yıkıcılığıdır bu.
Soru: Anlatımın içinde yitmeksizin duygu olduğu gibi kalamaz mı?
Krishnamurti: Zevk verici, doyuma ulaştırıcı ya da karlı olduğu için "anlatım" en önemli şey olunca; anlatım ve duygu arasında bir yarık oluşuyor. "Duygu" "anlatım" olunca, çatışma ortaya çıkmaz; orada çelişki olmaz, bu yüzden de çatışma da olmaz. Ama kar ve düşünce araya girdiği zaman, bu duygu, hırs yoluyla yitirilir. Duyguya olan tutkunluk, anlatıma olan tutkunluktan bütünüyle değişiktir; insanların çoğu ise anlatımın tutkusuna yakalanırlar. Demek ki; "iyi" ve "zevk verici" arasındaki olan bu bölünme hep var.
Soru: Bu hırs akımına yakalanmaksızın yaşayabilir miyim?
Krishnamurti: Eğer önemli olan "duygu" ise, "anlatım"ı hiçbir zaman istemezsiniz. Duyguya ya sahipsinizdir ya da sahip değilsinizdir. Eğer anlatımı istiyorsanız, sanatçılığı değil, karı istiyorsunuz. Sanatçılık, hiçbir zaman hesaba katılmayandır: Yaşamaktır o.
Soru: O zaman, "yaşamak" nedir? "Olmak" nedir, kendi içinde bütün olan o duygu nedir? Anlatımın konunun dışında olduğunu şimdi anladım.
Krishnamurti: Çatışmasız yaşamaktır o.