Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Kesinlikle bu sözde tabu vardır. Doğruları bilip dile getirememe/toplum dışına atılma korkusu, yanlışa sür-git katlanmak; sürüleşmek-sürüleştirilmek tabusu ...
korku olmadan tabu var-olamazdı. tüm tabular korkutma temelinde varlık kazanırlar. korku belirlediğiniz gibi sosyal bir olgu olup /insan türünde dürtüden çok kültürel ve kalıtımsal aktarılan bilinçsel süreçlerin toplamıdır. tüm canlıların yavrularını suya bırakın hemencecik yüdüklerini göreceksiniz. fakar insan yavrusu -bırakın yavruyu yüzme bilmiyorsa büyük de olsa- suda boğulur; çünkü ona korku aşılanmış, aktarılmıştır. insan korktuğu/korkutulduğu için boğulur -fizik/biyolojik terslikler dışında-
insanın insana köleliği eğer bir muhtaç bırakılmadan kaynaklanıyor ise kesinlikle yıkılmalıdır. yukarıda verdiğiniz örnekte "komşu" denilmiş, buna dikkat çekemek gerekiyor. kül, bilindiği gibi sokağa atılan bir fazlalıktır, buna dahi gereksinim duyulmasına yapılan vurgu komşuluk hukuku ile ilgili olmalıdır; buradaki vurgunun muhtaç bırakılmak olmadığı kanısındayım. yok eğer muhtaç bırakılmak olarak değerlendiriliyor ise, aynen söylediğiniz gibi -değil komşunun insanın insana köleliği elbette yıkılmalıdır.
insan denilen türün araştırılmasını/evrimleşmesini, ne olduğunu, ne olması gerektiğini, ne olmadığını, yıkıcı mı/yapıcı mı/tüketici mi/köle mi/efendi mi olduğunu tartışmak/konuşmak/deneyerek öğrenmek neden tabu olarak karşımızda durmaktadır?
İnsanlık ve insaniyet adına bir öğreti yada kazanım içermeyen hiç bir söylemi atasözü olarak değerlendirmiyor ve kaale almıyorum.
Bunlardan biri de örneklediğiniz;
"el ile gelen, düğün bayram" sözü...
sürüleşmenin izlerini bu sözde görebiliriz.
Ne Tabu içerir,ne de paradigmadır.
Sevgili nejdet reklamına bilmem rastladınız mı,bir de tikisözlük var, yayıma hazırlanmakta,yakında piyasaya sürüleceğini sanıyorum.
Açıklaması tiki takılanların sözlüğü. Adı geçen sözlükte uzun araştırmalar ve büyük bir emek sonucu gerçek atasözleri, uydurmalardan arındırılmış
olarak irdelenmektedir.
Dilerim yakın tarihte o sözlükteki açıklamalar ışığında da yararlı bilgilenmeler ve paylaşımlarda bulunuruz.
kadın cinsine yöneltilen bu yargı kadının kendi başına bırakılmaması gerektiği düşüncesine dayanır. öyle bir düşüncedir ki, kadının yanlış davranacağı peşin kabul görmektedir. tüm insanlar yanılabilir, hata yapabilirler; ancak kadının yapacağı yanılgıyı ön plana çıkartmak, doğaldır ki pozitif bir cinsiyet ayrımcılığına dayanmak zorundadır. kız çocuklarının büyüme çağında sürekli terbiye edilmeleri -ki sözde dayaktan bahsedilmektedir- erkek çocuklar için ön-gürülmüyorsa, erkeğin yanılgısının peşinen hoş-görü ile karşılanacağı düşüncesi egemendir. eğitim ve öğretim bir yükümlülük olduğu kadar bir haktır. şiddet ise hiç bir zaman bir eğitim yöntemi olamaz. kadınlarının yanılgılarını kendi yanılgısı ile eş değerde görmeyip onu ezerek büyütme düşüncesine dayalı toplumsal bu tabunun kendi çelişkisi, çocukların o küçümsenen kadının kucağına teslim edilmesi ile antagonist/giderilemez bir çelişki taşır. kadının kendisi tabunun öznesine dönüştürldüğünde toplumsal yapı onun altında kalır.
Kadınların hareketleri bana her zaman aptalca gelmiştir. Kaybedeceği kesin olan bir savaşta sürekli ciddi bir şekilde mücadele etmesi. Annelik içgüdüsü, topluma olan bağlılıkları... Ciddi ciddi var oluşu sürdürebileceklerine inanırlar. Erkekte bu pek yoktur, erkek aptal olamayacak kadar zavallıdır. Belki de erkeğin kadına karşı gösterdiği hoşgörüsüzlük ve şiddetin altında bu yatıyordur. Aptallığa karşı zavallıca(erkekçe) bir tepki.
Kim bilir? Nietzsche de kadınlar hakkında sayın gerdel, sizin yaklaşımınızı benimsemektedir. ne ki, sonucu peşinen olumsuz olana sarılmak gerçekten zincirin en zayıf halkasına tutunmaktır; bu ise umudun kendisi olsa gerek. analitik olarak düşüncelerinde kadının yapısı erkekten oldukça faklıdır ve duygu dünyaları da bir o kadar gelişkindir; öyle olmasa idi beş-bin-yıllık sömürüye katlanmayı gerçekleştiremezlerdi. analar doğurmasalardı insan tür olarak yok olacaktı; bunu yapmadıkları için kadınları değil erkekleri ilkin sorgulamak gerek. sanırım psikolojik kökenli olmadan önce ekonomik ve iktidar-şiddet kökenli egemenlik düşünceleri ve sahiplenme kadının ikinciliğine neden olmuştur; erk-egemen yapı zamanla kadını da içine almış ve tüm dengeleri alt-üst etmiştir.
ata/baba/dede olguları birer tabu mudur? onlara dokunulabilir mi? dokunulursa ne olur? insanın ne olduğu daha önemli değil midir? ana/nenelerin kıymet-i harbiyesi yok mudur?
../
Elias Canetti denemelerinde şunu söylüyor; " putların varlık nedeni, yüceltilmek ve yıkılmaktır"
Ata/baba/dede olguları geçmişe yapılan birer göndermedirler. Bu gönderme erkek üzerinden yapıldığından dolayı “erkek” olgusu gizli bir tabu sayılmalıdır. Geçmişe bir açıdan duyulan özlemin yanı sıra geçmiş ile ilişkilendirilerek/ortaklaşılması düşüncesi, yaşanılan zaman diliminin yerindeliği için toplumsal bir refleks olarak gereklidir. Ancak ana/neneler üzerinden bu bağlantının saf-dışı bırakılması toplumsal yaşayış şekillerinde kadın iradesinin arka plana itilmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu düşünce, geçmişte olduğu gibi yaşanılan zaman diliminde de erkeğin biçimlendiren öge olmasını ister, dayatır ve benimsetir. Bu nedenle ata/baba/dede olgularına dokunmak yaşanılan zaman dilimini olumsuz etkileyeceğinden korkulan birer tabuya dönüştürülürler. Anaların da ata/baba/dede içinde değerlendirilmesi gerektiği ve buna yönelik eleştirilerin haksız olduğu şeklindeki düşünce/karşı savunma bir mistifikasyon/aldatmacadır. Geçmiş ve gelecek arasında gerçek bağı anlar kurmaktadırlar. Sırf bu nedenle anaların yaşam biçimleri önemsenmelidir; Ata/baba/dedelerin de yeri saklı tutularak hem de...
''Analar, ne yiğitler doğurur/O yiğitler ne hayatlar Oldurur'' diyorum. Nejdet arkadaşa ve onun şahsında tüm kendini kadri-kıymeti bilenlere
YİĞİT TİN
"ben seni acılarda tanıdım ve sen fırtınada hiç bırakmadın beni ortak oldun gözyaşıma.... kitaplarımı, yorgun yorganımı ve gözlerimin gecelere demirlenişini her anlatmak istediğimde sana elim varmadı kaleme, yazamadım, sustum yiğittin....
taşa yattık seninle kar yedik, yağmuru içtik su diye soğuktan nasırlarımız çatladı sen ağladın yalnızca ve sessizce elimi oğuşturdun yiğittin....
çığ düştü çatımıza, çöktüm dedim, bittim dedim sen sardın beni çulunla ulu ekmek ettin bölüştük anam gibi sen taşıdın sırtında sıvasız duvarlarında yoksul odamızın, birlikte batırdık yüreğimize tırnaklarını güneşin acılar köprüsünde el ele yürüdük zemheride ilkbaharı giyindin yüreğini diktin beynime çorbamız olmasa da terk etmedin yiğittin....
mavilerin denizinde ve son durağında yıldızların soldurmadın sevdamı soldurmadın umudumu kan kustum..ah! çektim...için için inledin sarılınca kollarıma kelepçe sende sarılıp öptün zehirli akrebini sevdim zamanın, seni getirdiğinde her görüş günü
gözyaşlarına sor beni kirpiklerine sor hasretin acısı küstürse de türküleri kavalı sevdim sazı sevdim zehri akıtır diye yaşlılık caddesinde taşlara sırt verdik yorgunluk limanında su serptin alevine kalbimin yiğittin......
yosunlara bulandığımda, yaşamın çığlıkları beni sahile ittiğinde göğsümdeki fırtınalar ve titreme denizinde ayrılığın anası yapıştığında yakama yarsız koymadın beni tuz ekmedin gözüme yiğittin.....
dikenin gülü de olsa hayat yahut gülün dikeni de olsa mil çekmedin yüreğime sen sevdam kadar sen toprak kadar yiğittin....... ..............................
"Sürüden kopanı/ayrılanı kurt kapar" ana-ata sözünde bir tabu var mıdır?
Tabuların temel felsefesi, onlara dokunulduklarında kötücül durumların gerçekleşeceğine dair bir inançtır. Bu durum korkunun beslenmesi, büyütülmesi ve içselleştirilmesi ile olanaklı hale gelir. Yem olmak, kapılmak,yutulmak, işlevsizleştirmek korkuları bilinçlenme tabusu içinde gizlenmiş görünmektedir. Sürü sözcüğü bilinçli bir kitleyi çağrıştırmamaktadır; tam tersine bilinçsiz bir kitleyi temsil eder. Bu söz ile, kişinin kendine yabancılaşmayı benimsemeyerek sürü kitlesinden kopması halinde başına her türlü belanın gelebileceği öğretilmek istenmektedir. Bilinçlenmenin kendisi bir tabu konumuna gelmiş demektir; bilinçsiz kalmanın yeğlenmesi gerektiği önerilmektedir.
Julien Benda ne diyor; “ Entellektüelin misyonu, dünyanın efendisi haline gelmiş haksız ve yanlış karşısında, cümle alem diz çökerken bile, ayakta kalıp, ona insanlık bilinciyle karşı çıkmaktır.” İnsanlaşma sürecinde sürüleşme hastalığı ile sakatlanan insan türü doğal ve toplumsal yıkımlar, haksızlıklar, yanılgıları ortaklaşarak giderme eğilimine girmiştir. Yanılgıya bağlı bir düşünce ya da edim/sizliğin doğuracağı sonuçlardan ziyade yanılgı ise ortaklaşılmasını ön-gören, Julien Benda’nın belirlediği entelektüel duruştan uzak durmayı öğütleyen bu düşünce, özünde birikimsel farklılaşmaları birer korku duvarına çevirmekle özünde düşünce ve eylemin özgürlüğünü sürü içinde eriterek haklılığı arama düşüncesini baskılamakta, ötelemekte ve dinginleştirerek suskunlaştırmaktadır; buradaki tabu, hak arayışından duyulan koku ve yalnızlaştırılmadır.