Forumumuza Hoş Geldiniz

Hoşgeldiniz. Ücretsiz içerikler ve özel hizmetler sizi bekliyor. Hemen üye olun!

Toplum için siyasetin önemi

Konu Görüntülenme İstatistikleri

Şu an görüntüleyenler
Misafir: 1

Toplam: 3,251

sedatözer

Yeni Üye
Katılım
18 Ara 2008
Mesajlar
3
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
2025
TOPLUM İÇİN SİYASETIN ÖNEMIni bilen varsa buraya mesaj atsın lütfen..
Bu konu yıllık ödevim.İlgilenirseniz seviririm.
Şimdiden tesekkür ederim...
 

chimera

Yeni Üye
Katılım
9 Mar 2008
Mesajlar
463
Tepkime puanı
2
Puanları
18
Yaş
58
Ynt: Toplum için siyasetin önemi

Bu konuda sana yardımcı olacak,yakın zamanda okuduğum bir makale göndereceğim.Okumanı tavsiye ederim.Ödevinin içeriğini ve sunum şeklini bilmediğim için yardımcı olurmu tam olarak bilemiyorum.

Toplum ve Siyaset

Günümüz dünyasında siyasetin girmediği toplum yok gibidir. Üstelik bu siyaset kavramının dar bir bakış açısından değil de içerisine güç, otorite, iktidar ve insan unsurlarını da kattığı düşünülürse, oldukça geniş bir konu olduğu söylenebilir. Elbette siyaset tek başına var olamaz, kullanılamaz. Ben de bu noktada konunun ayrıntılarına girmeden önce bazı kavramların açıklanmasının yerinde olacağını düşünüyorum. Buna göre önce “birey”; “aile”; “toplumsallaşma”; “bir kurum olarak siya-set” ve daha sonra bu siyasi kurumun toplum ile ilişkisini, topluluğun kendi içinde ve o topluluğun dışa dönük eylemlerinde yarattığı etkiyi anlatmaya çalışacağım.

BİREY
Toplumu oluşturan ilk yapı taşlarından biri olarak kabul edilebilir. Bireyi denizleri oluşturan su damlaları gibi düşünürsek; her birey toplumunun birer damlasıdır ve bir araya gelmeleriyle o toplumu oluşturmaktadırlar. Bir başka deyişle, kendine özgülüğü yitirmeden bölünemeyen tek varlıktır ve toplumları oluşturan düşünsel, duygusal; iradeyle ilgili nitelikleri toplum içinde belirlenen insanların her biridir.
Toplumsal değişmelerden ve gelişmelerden genellikle kendi isteği dışında etkilenen insan varlığının bu özelliği karşısında bir de “bireycilik” kavramı türemiştir. Bu da, bireyin kendi amaçlarını kendinde toplayan toplumsal bir birlik olarak değerlendirme eğilimidir. Bu eğilim, bireysel olana toplumsal olan karşısında öncelik verir ve bireyseli tek belirleyici olarak görür. Ama olay hangi açıdan ele alınırsa alınsın insanın toplumsal bir varlık olması nedeniyle toplumla ilintilendirilir. Bireycilik, bireysel öğeyi, gerçekçiliğin en yetkin biçimi ve en yüksek insani değer olarak belirlese de toplumsal yaşamdan kaynağını aldığını inkar etmez. Sadece toplumsal yaşamın vazgeçilmez ölçütü niteliğini bireyin taşıdığına inanır.
Kişiyi, bir bütünde, kendi sınıfının, kendi toplumunun oluşturduğu ortamda yani parçası olduğu bütünde eritmeye kalkan tutucu siyasal eğilimlerin çözülüşüyle ortaya çıkan görüş, insanoğlunu en geniş özgürlüklere kavuşturma inancı olarak siya-sal yaşamda yerini aldı. 1789 Devrimi ve İnsan Hakları Bildirisi’nin temelindeki inanç da budur. İktisadi açıdan sermayeci-likte yer alan burjuva dünya görüşü, insanın hiçbir biçimde boyunduruk altına alınmamasını tartışırken, konuya sınıfsal açı-dan yaklaşmayı da ihmal etmiyordu. Böylece özgürlükçülükle biraz daha kendine yer edinen bireycilik, kişinin özel yaşamı-nı, sıkı sıkıya korunması gereken bir değer olarak belirler. Birinin özgürlüğü bir başkasının özgürlüğünü engellediği zaman bunun özgürlükten çıkabileceği yargısı birçok düşünürün bu konu üzerinde yoğunlaşmasına sebep olmuştur. Başta Jean Jacques Rousseau olmak üzere birçok düşünür, birey özgürlüğünün ancak çok iyi belirlenmiş bir toplumsal düzen içinde ger-çekleşebileceğini savunmuştur. Bunun için de bireyler arasında gerek siyasal ilişkiler açısından gerekse toplumsal ilişkiler açı-sından olsun bir toplumsal sözleşmenin gerçekleştirilmesini söylemişlerdir.

AİLE KURUMU
En basit sözlük tanımıyla, evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca, çocuklar, kardeşler arasındaki ilişkilerin konu olduğu; toplum içindeki en küçük birliktir. Toplumsal örgütlenmenin çekirdeği de sayılabilecek bu birlik toplumsallaşmanın da ilk durağıdır.
Enver Özkalp’in dediği gibi, aile bütün diğer kurumlar içinde en eski ve en temel kurumlardan birini oluşturur. Bütün toplumlarda hemen her birey bir aile grubunun içinde doğar ve orada yetişir. Aile, evlilik denen bir sözleşme ile oluşur. Aile ve evlilik biçimleri geçmişten günümüze değin farklılaşarak karşımıza çıkar. Hemen her toplumda farklı bir biçimde görülen ailenin değişmez birtakım özellikleri ve fonksiyonları vardır.
Ailenin önemli fonksiyonlarından biri çocuklarını yetiştirmek ve içinde yaşadıkları topluma uygun hale getirmektir. Anne ve babanın kız ve erkek çocukları topluma uyumlu hale getirmelerinde önemli rolleri vardır. Anne ve babalar çocuklarını gelecekteki rollerine hazırlayarak eğitirler. Çekirdek aile modern sanayi toplumunun özelliğidir. Bu toplumlarda çekirdek ailenin egemen oluşunun nedeni, mülkiyet, hukuk, bireysel mutluluk ve herkesin kendi hayatını yaşamak istemesi gibi genel toplumsal idealler, coğrafi ve toplumsal hareketlilik gibi alanlara yansıyan bireysel felsefenin gelişmesidir. Bireyin karşılaşabileceği beklenmedik sorunlarla ilgilenmek, devletin görevleri arasına girmiş, birey ailesine eskisi kadar bağımlı ve muhtaç olmaktan çıkmıştır.

TOPLUMSALLAŞMA
Toplumsallaşma, insanın insanlık rolüne uygun davranışları öğrenmesi sürecidir. Bu süreç çocuğun doğumuyla başlayarak onun dili, yaşadığı kültürü öğrenmesini ve bunları geleceğine aktarmasını içerir. Bu şekilde insan yaşadığı toplum içersinde bir kişilik kazanır. Bu açıdan toplumsallaşmanın belirli bir kişilik kazanma süreci olduğunu da söyleyebiliriz.
Bu süreç insanın belli bir toplumda yaşamasını olanaklı kılan davranışları edinmesini sağlar. Toplum açısından bakıl-dığındaysa bu, topluma yeni katılan bireylerin ileriki zamanlarda etkisinde kalacakları ve hatta etkileyebilecekleri yerleşmiş kültürü ve oluşmuş yaşam biçimini benimsemelerini ve uymalarını kolaylaştırır.
Toplumun sahibi olduğu sosyal, siyasal kültürün, deneyimlerin ve değerlerin aktarılmasında karşımıza çeşitli kurumlar çıkmaktadır. Bunlar: “Aile Kuru-mu, Arkadaş Grupları, Öğretmenler ve Eğitim Kurumları, Kitle İletişim Araçları”dır.

BİR KURUM OLARAK SİYASET
Konuya Ali Öztekin hocamızın saptamasıyla devam etmek yerinde olacaktır. İnsanlar, yaradılışları, sosyoekonomik du-rumları gibi nedenlerle değişik düşüncelere ve farklı çıkarlara sahiptirler. İşte insanların ve insanların oluşturdukları örgütlerin ve toplumların aralarındaki bu ve buna benzer farklılıklardan doğan çıkar çatışmaları politikanın (siyasetin) temelini oluşturur. Bu anlamdaki çıkar çatışmalarının konusu, toplumun yarattığı maddi ve manevi değerlerin paylaşılması olup amacı ise siyasi iktidarın ele geçirilmesidir. Bir başka görüşe göre politika; toplumda birliği sağlamak, özel çıkarlardan çok genel çıkarları ve tüm toplumun iyiliğini gerçekleştirmek çabası ve uğraşısıdır. Her iki görüşün birleştirilmesiyle politika ya da siyaset; hem bir çeşit çıkar çatışması, hem iktidar olma (siyasi iktidarı ele geçirme) kavgası, hem de bir ölçüde uzlaşma ve toplumun genel çıkarlarının gözetilmesi çabasıdır. Davit Easton’a göre politika; toplumun yarattığı maddi ve manevi değerlerin bir otoriteye dayalı olarak dağıtılması sürecidir.
Siyasal değişmelerin ve gelişmelerin hızı her zaman aynı düzeyde ve hızda olmamaktadır. Şenel’in bu yöndeki açıklaması da şöyle: “yalnız yeni çağda değil, tüm insanlık tarihinde genel düşünce biçimlerinin ne zaman değiştiklerini araştırınca gördük ki, her düşünsel, kültürel değişikliğin temelinde bir ekonomik, toplumsal değişiklik yatmaktadır. Ve gene gördük ki, her bir ekonomik ve toplumsal düzenin kendine özgü bir kültürü, kendine özgü bir düşünüşü vardır. Bu yoldaki gözlemlerimiz giderek, her ‘geçim biçiminin’ (ki bu üre-tim ekonomisinden sonra ‘üretim biçiminin’ demektir) kendine özgü bir ‘toplumsal düzeni’, sınıf düzeni ve ekonomik toplumsal düzene uygun bir ‘düşünce biçimi’ yarattığını ortaya koymuştu. İnsanlık tarihi-nin en genel ve en kaba çizgilerine, en büyük ve en genel gelişme aşamalarına baktığımız zaman, üç temel gelişim biçimi ve bu üç geçim biçiminin belirlediği üç temel düşünüş biçimi ile karşılaşırız:
• Toplayıcılık ve avcılık ekonomisi ve bu dönemin sihirsel düşünüşü,
• Tarımsal üretim ekonomisi ve bu dönemin dinsel düşünüşü,
• Sanayi üretimi ekonomisi ve bu dönemin bilimsel düşünüşü.
İşte yeniçağ siyasal düşünüşü, sanayi çağı insanının bilimsel düşünce biçiminin bir ürünü olarak, siyasal olayları neden-sonuç ilişkilerini araştırarak açıklamak, siyasal görüşleri bunlara dayanarak ve rasyonel kalıplar içinde sunmak çabasında olan bir düşünüştür.
Sarıbay için de durum farklı noktada cereyan etmektedir. Siyaset birçok boyutuyla akademisyenlerin merakını çekegelmiş; bazen birbirine zıt, bazen birbirini tamamlayıcı yaklaşımlarla çözümlemeye tabi tutulmuştur. Bu yaklaşımların en çok rağbet görenlerinin başında sosyolojik olanı gelmiştir. Sosyolojik yaklaşım, belirli bir süre sosyologların siyasete duydukları akademik ilginin ifadesi olmuştur. Bir başka anlatımla, siyaset olgusunun kendisine sosyolog denen biri tarafından çözüm-lemesinin yapılması, yaklaşımın kendi başına sosyolojik sayılması için yeterli sayılmıştır.
Diğer toplumsal kurumlar gibi devlet, hükümet ve siyasal partiler de günlük yaşantımızın ayrılmaz bir parçasını oluştururlar. Örneğin hükümetler, çocuklarımıza nelerin öğretileceğine, kaç yaşında ehliyet alınacağına, gençlerimizin kaç yaşında içki içilen yerlere girebileceklerine karar verebilen örgütlerdir. Siyasal kurumların yapıları toplumdan topluma farklılık gösterir. Ancak siyasal ve sosyal bilimciler siyasal kurumların doğası, işleyişi ve siyasal gücü kullanışları açısından birçok benzerlikler tespit etmişlerdir.

SİYASETİN UNSURLARINDAN: GÜÇ, OTORİTE VE KURALLARI KOYANLAR
Güç, Max Weber’e göre bir kişi veya kurumun dirence rağmen, istediklerini yaptırabilmesidir. Başka söyleyişle güç, in-sanlara istemedikleri halde bazı şeyleri yaptırabilme yeteneğidir. Ancak bahse konu güç, elbette fiziksel anlamdaki bireyin kuvveti ile alakalı değildir. Güç, burada siyasal güç anlamındadır. Bugünse bu gücü kullanabilen tek kurum devlettir.
Otorite ise güçten daha farklı bir biçimde karşımıza çıkar. Bu da devlete kastedilen gücü kullanabilmesini sağlamasıdır. Denilebilir ki, gücü meşru kılan, onu bir nevi yasallaştıran, otoritedir. Özkalp, aynı kitabında şöyle devam etmiştir: Weber, politik gücün katı bir kuvvet, zor kaynağı olarak kullanılmasının hükümet etmede, yönetmede yetersiz olduğunu söyler. ‘İnsanlar,bu zora bir müddet uyarlar; ancak aşırı kullanım zamanla etkisini kaybeder, insanları bıktırır’ der. İnsanlar kabul ettikleri benimsedikleri hükümetlerin otoritelerine uyarlar. Otorite böylece, Weber’e göre, ‘bir inançlar sistemi’dir. Bu sistemler ile gücün toplumda kullanımı meşrulaşır. Halkın desteklemediği, meşru saymadığı bir güç ise kısa zamanda zayıflar etkisini kaybeder.
İtalyan kuramcı, Machiavelli, ilginç bir soru ortaya atmıştır. Hükümetlerde kuralları koyan kimdir? Prens adlı kitabında, Machievelli, politik bir büroya sahip olmanın gücü elinde bulundurmak anlamına gelmediğini savunur. Machievelli, bu görü-şünde karar vericilerin hükümet olmadığını savunmakta ve kararların hükümet dışında bazı kişi veya gruplar tarafından alındığını söylemektedir. Seneler boyunca bir çok toplumlar hükümetlerin, halk tarafından ve halk için kurulduğuna inanmışlardır. Oysa ki bu durum birçok bilim insanına göre de böyle değil, bir kısım kitlenin veya grubun elindedir şeklinde yorumlanabilir. Bu da ‘kuralları koyanlar’ başlığını yaratmaktadır.


TOPLUMSAL BİR İHTİYACA YANIT: SİYASET
İnsan gerçekte, bireysel bir varlıktır. Ancak zaman ilerledikçe toplumsal bir varlık halini almıştır denilebilir. Bu konu tartışmaya açık olsa da bugün birçok düşünür bunu bu şekilde kabul etmiştir. Elbette insanın toplumsallığı yine bireyselliğinin ürünü olmasına karşın bildik grup yaşantıları ve davranışları sonucunda sosyal bir nitelik kazanmaya yüz tutmuştur. Tabi ki, bu sosyalleşme süreci öyle bir iki değil yüzyıllar hatta binyıllar almıştır. İnsan varlığı toplumsallaştıkça da çözüm bekleyen sorular ve sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Çünkü artık toplumsallaşma döngüsüne giren insanoğlu her gün yeni bir şeyin keşfine kendini tanık etmiş ve hatta buna kendini keşfetmeye çalışmakla başlamıştır. Tüm yaşanan olaylar, tüm kazanılan deneyimler ve alışkanlıklar ile tutumlar bir sonraki kuşağın feneri olmuş ve tabi bazen de karanlığı. Ama her ne şekilde olursa olsun deneyimin iyisi de kötüsü de insanoğlunun yaşamında etkili olmuştur. İnsanlar, insan olduklarının yani diğer hayvanlardan farklı olarak alet kullanabilmeyi ve zekalarını hızlı geliştirebildiklerinin ya da nasıl denilebilir; ‘düşünen bir varlık’ olduklarının farkına kesin olarak ne zaman vardılar bilinmese de grup halinde hareket etmelerinden bu yana toplumsallaşmaya başladıkları söylenebilir. Elbette bu, günümüzde ve gelecekte grup halinde ava çıkan hayvanları bahse konu almamaktadır. Buradaki gerçek kasıt, insanın içgüdüsel davranışlarının dışına çıkıp kendine ve çevresine bir şeyler katmaya başlamasıdır.
İnsanoğlunun temel ve içgüdüsel davranışlarının başında ‘barınma, karnını doyurma ve üreme’ geldiğini bugün hepimiz bilmekteyiz. İşte, sosyal hayatın başlangıcını bunların tatminiyle birlikte başla-dığını sonrasındaysa ivme kazandığını söy-leyebiliriz.
Şenel, zamanımızdan 12 milyon yıl kadar önce, olasılıkla ormanları kurutan sıcak bir dönemde, bu canlı yüksek primatlar ailesinin üyesi bir ‘hominid’ (insansı canlı türü) olarak ormandan savanaya indiğinde, sopa sallama, taş atma düzeyinde ‘araç kullanma’ yeteneğine sahip bulunuyordu. Ramapithecus (Rama Maymunu) adı verilen bu canlı, Afrika’daki beşiğinden dünyaya yayılırken, farklı çevresel koşulların etkisiyle üç türde farklılaşmış, bu üç türden ikisi yok olup üçüncüsü ‘homo habilis’ (eli işe yatkın insan) bir milyon yıl önce (bazı bilginlerce iki, hatta üç milyon yıl önce) ‘homo erectus’a (dikilen insana), yarım milyon yıl önce ‘homo sapiens’e (akıllı insana), 50 bin yıl önce de atamız olan ‘homo sapiens sapiens’ türüne (bugünkü insan türüne) doğru evrim geçirdi diye yazmıştır.
Bu evrimin ardından grubun kendi içindeki ve diğer gruplarla etkileşimi sırasıyla,
- Toplayıcılık, sürü yaşamı ve avcılığın başlamasıyla birinci toplumsal işbölümünü,
- Klan toplumuna geçişi ve toprağı işlemeyi,
- Dolayısıyla üretimin başlamasını ve hayvanların evcilleştirilmesiyle ikinci toplumsal iş-bölümünü,
- Artı üretime geçişle de uygar topluma ilk adımı atmalarını sağlamıştır.

UYGAR TOPLUM
Şenel, ilkel topluluklar, kadın-erkek işbölümü dışında tüm üyeleri aynı işi yapan, dolayısıyla toplumsal farklılaşmaya uğramamış, sınıflara bölünmemiş, bu nedenle eşitlikçi bir toplumsal yapıya, sihirsel düşünüş biçimine sahip olan birlikler idi. Uygar toplumlar ise, kadın-erkek işbö-lümü yanı sıra öteki işbölümlerinin görüldüğü, üyeleri aileleri farklı işleri yapan, farklı mesleklerde uzmanlaşmış olan, dolayısıyla toplumsal farklılaşmaya uğramış, sınıflara bölünmüş eşitsizlikçi bir toplum-sal, bunun yanı sıra bir siyasal yapıya ve ilkin dinsel sonra bilimsel düşünüşlere ve bunlara dayanan ideolojilere sahip olan insan birlikleridir. İlkel topluluktan uygar topluma geçiş, tarım dışı alanlarda uzmanlaşacak kimselerin beslenebilmesi için ge-rekli ‘toplumsal artı’nın üretilmesiyle gerçekleşebilmiştir.
Tarihte ilk uygar toplumlar, her biri bağımsız birer siyasi örgütlenmeye sahip olan ‘kent devletleri’ şeklinde ortaya çıkmıştır. Mezopotamya’daki bu kent devletlerin kendi aralarındaki siyasal çekişmeler toplumsal iç dinamiklerden kaynaklandığı gibi uygarlığın yayılmasına da katkı sağlıyordu.

DEVLETİN ORTAYA ÇIKIŞI
Avcılık ve toplayıcılık dönemlerini aşıp yerleşik hayata geçen ilk insanların, toprağı işlemesi ve artı ürün elde etmesiyle birbirleriyle ilişkilerinin geliştiğini ve işbölümlerinin doğduğunu belirtmiştik. Öztekin, zamanla aralarındaki işbölümü ve birlikte yaşama zorunluluğu artan insanlar, aralarındaki işbölümünü ve dayanışmayı daha da artırarak küçük örgütlü, kendi içinde yöneten-yönetilen ilişkilerinin de bulunduğu toplumun ilk örneklerini oluşturmuşlardır. Günümüz anlamındaki devlet örgütlenmesinden çok farklı ve çok daha ilkel olan bu örgütlü toplum örneklerinin yaşandığı dönemler, cilalı ve yontma taş devri denilen dönemlerdir. Klan yaşantısı olarak da değerlendirilebilen ve kabile yaşantısında bile, bir yönetici (kabile reisi), savaşçılar, koruyucular, sanatçılar, yaşlılar gibi sınıfların bulunduğunu ve kabile reisinin toplum üyeleri üzerinde büyük bir otoritesinin olduğunu biliyoruz. Bu ilkel topluluklar, zamanla daha da gelişerek günümüzde devlet dediğimiz örgütlü ve iş-bölümlü toplumlar halinde yaşamak istemelerinin temel nedeni olarak korunma içgüdüsünden kaynaklanan güvenlik soru-nudur diyebiliriz.
İnsanların bireysel varlıklar olduğundan ve topluluk yaşamının bireysel varlıkların düşünüşünden ortaya çıktığını be-lirtmiştik. Özellikle ilk zamanlar insan yaşantısını sınırlayan hiçbir toplumsal kural yoktu. Ancak zaman ilerledikçe kendi gü-venliklerini sağlamak ve korumak amacıyla kendi özgürlüklerinden fedakarlık ederek birlikte yaşamanın ancak toplumsal bir örgütlenmeyle ve kurallarla olabileceği kanısında birleşmişlerdir.
İnsanı öteki canlılardan ayıran en büyük özelliği, düşünerek hareket edebilmesidir. Bu nedenle de insan öteki tehli-kelerden az da olsa korunabildiği halde, insanın yaratacağı tehlikeden çok daha zor korunmaktır. Çünkü, bir insanın bir başka insan hakkında ne düşündüğünü, neler planladığını eyleme geçmeyince bilemeyiz. İşte ilk insanlar çevrelerinde oluşan tüm bu tehlikelere karşı korunmak ve yaşantılarını güvenceye alabilmek için, özgürlüklerini bir yana bırakarak, birlikte ve toplum halinde yaşamaya karar vermiş ve kendi yaşantısını birtakım toplumsal kurallarla sınırlandırmıştır.

ÇAĞDAŞ DEVLET
Özkalp’e göre devlet siyasal bir örgütlenmedir. Fakat bu örgütlenme toplumla o kadar sıkı bir biçimde bağlanmıştır ki, toplum yapısı anlaşılmadan devletin gerçek yapısının anlaşılmasına imkan olmaz. Çünkü devlet, topluma adeta yapışmış bir durumdadır. Çağdaş insan toplumlarında en büyük örgütlenme olan devlet, insanların bütün ilişkilerini düzenleyen bir kurumdur. İnsanların doğumlarından, ölümlerine gömülmelerine kadar her şeyle devlet mekanizması ilgilenir. Devlet bu faaliyetlerini hükümet ve idare aracılığıyla yerine getirir. Çağdaş yaşamda devlet karmaşık bir örgütlenme olarak karşımıza çıkar. Günümüz toplumlarında devlet her şeyden önce düzen ve asayişi koruyabilecek yetenekteki tek kuruluştur. Sanayi toplumlarında, gelenek görenek gibi toplumsal kontrol mekanizmaları toplumu tek başına idare edebilecek bir güce sahip değildirler. Bu nedenle, bu karmaşıklığı giderecek, otorite ve düzeni sağlayacak tek örgüt devlettir.
İnsanlar, korunma içgüdüleri gereği olarak toplu halde yaşamaya karar vermişler, birlikte yaşamaya başlayınca da bir-birleriyle mücadeleye başlamışlardır. Birlikte yaşam da siyasal bir kurum niteliği taşıyan devleti ortaya çıkarmıştır. Devleti ortaya çıkaran insan unsuru olduğundan devletin de insanlar için çeşitli görevleri oluşmuştur.
“Devletin de en temel ve en öncelikli görevi, insanların yaşamlarını güvence altına almak olmalıdır. Çünkü insan, bu nedenle örgütlü toplum ve devleti oluşturmuştur. Devlet, bireylerin oluşturduğu örgütlü büyük bir insan topluluğu olduğuna göre devletin varlığı ve devamı onu oluşturan bireylerin varlığı ile doğrudan ilgilidir. Vatandaşların zenginliği devletin zenginliği, vatandaşların fakirliği devletin fa-kirliği demektir. Devletin temel ve öncelikli görevi vatandaşlarının yaşama güven-cesini sağlamaktır derken, vatandaşların sadece güvenlik sorunlarının çözülmüş olması anlaşılmamalıdır. İnsanların yaşama güvencesi içine, onun sağlıklı olarak yaşaması, tehlikelere karşı korunması (sosyal güvenliği), çalışması ve bundan insanca yaşayabileceği para kazanabilmesi gibi çok yönlü konular girmektedir. “

BASKI VE ÇIKAR GRUPLARI
Her insan grubunda bireyler belirli çıkarlarını korunak amacıyla hareket ederler; bir araya gelirler, belirli düşünce sistemleri oluştururlar. Belirli çıkarlar etrafında birleşen insanlar toplumun siyasal kurumlarını ve hükümeti etkilemek için örgütlenerek bir baskı grubunu meydana getirirler. Bu gruplar için çıkar, ilgi, güç, siyasal gruplar terimleri de kullanılmaktadır. Bu gruplar toplum içinde yer alan çok çeşitli çıkar kesimlerini temsil ederler. Kısaca, baskı grupları toplumun belirli kesimlerinde değişmeler yapmak ve bir amacı savunmak hevesiyle bir araya gelen kişilerden oluşur.
Baskı grupları çeşitli biçimlerde iktidarı etkilemek amacındadırlar. Demokratik düzen, baskı gruplarını zorunlu, işe yarar örgütlenmeler olarak kabul etmektedir. Bu nedenle de bazen bu grupların örgütlenmelerini onlara mali güç tanımak suretiyle kolaylaştırmaktadır: Barolar, Mühendis Odaları vb. gibi.

TÜRKİYE’DE TOPLUM-SİYASET ETKİLEŞİMİNE GENEL BİR BAKIŞ
Bildiğimiz gibi toplumsal değerler, normlar ve bunlara bağlı olarak kültür de toplumdan topluma, zamandan zamana ve farklı oranlarda değişiklikler göstermektedir. Buradan da sosyal ve siyasal kültürün çeşitli etkenlere bağlı olarak değişiklik gösterebileceği anlaşılmaktadır.
“Günümüzde dünyanın pek çok ülkesinde birden görülen sosyal değişme olayı modernleşme olarak tanımlanmaktadır. Modernleşme, hem sosyal yapıda kurumsal değişmeleri hem de bireysel düzeyde tutum ve davranış değişmelerini içeren karmaşık bir görünümdedir.
Toplumun siyasete katılmasını etkileyen iki faktör vardır: toplumsal ve kişisel faktörler. Toplumsal faktörlerin içine ‘toplum yapısı’, ‘toplumsal sınıf’, ‘aile’ ve ‘statü’ girmektedir. Geleneksel tarım toplumlarının sanayileşmiş modern toplumlardan daha az siyasetle ilgilendiklerini söyleyebiliriz. Bunun nedenini de modern toplumlarda sanayileşme ile birlikte kentleşmenin ortaya çıkması ve kentsel sorunların daha da yoğun olmasına bağlayabiliriz.
Diğer yandan, toplumda etnik köklerin çeşitlenmiş olduğu durumlarda ise çeşitlilik ne kadar çoksa çatışmalar o kadar yoğun olacak ve bireyler siyasete katılım göstereceklerdir. Aile açısından da, örneğin ataerkil bir yapıya sahip olan ailelerde siyasal katılım daha azdır. Ayrıca bireylerin eğitim seviyeleri yükseldikçe, toplumdaki statüleri arttıkça siyasete ilgileri ve katılımları da artar.
Siyasal katılmanın bir başka boyutu, insanların bireysel ve örgütsel olarak her türlü siyasal eylemlere katılmasıdır. Siyasete katılmanın bu boyutu, siyasal örgütlere üye olmakla çok yakından ilgilidir. Her ne kadar siyasal örgütlere üye olmayan insanlar da siyasal eylemlere katılabilirlerse de, siyasal eylemlerin etkili olabilmesi başarılı olup amacına ulaşabilmesi için örgüt üyelerinin katılımı desteği ile kitlesel boyutlarda olması gerekir.
İnsanların siyasal eylemlere katılarak ve dolayısıyla siyasete katılmaları ile örgütsel, toplumsal sorunlar ve olaylar kar-şısında varlıklarını kabul ettirerek, kamuoyu oluşturup siyasal sisteme baskı yapıyor olmaları onların sorunlarını daha kolay ve etkili olarak çözmelerine yardımcı olacaktır.
Günümüzde sosyal politika salt belli bir sınıfın korunması şeklinde anlaşılmıyor ve ‘toplum politikası’ olarak geniş bir anlam ve içerik taşıyor. Anamalcı toplumlarda piyasa mekanizması ve fiyatlar sisteminin işleyişinin ortaya çıkardığı sosyal eşitsizlikler, sosyal refah yitirimleri ve bunların tüm toplum grupları üzerindeki yansımaları toplum politikasının konularını oluşturuyor. Kısacası, sosyal gelişmeyi ve toplum refahını ilgilendiren her konu ya da sorun toplum politikasının ya da geniş kapsamlı sosyal politikanın uğraşı alanına giriyor.
Özellikle, Türkiye’de 1980’li yıllar, ekonomide bir yol ayrımına girildiği, önemli bir dönüşümün yaşandığı yıllardır. Bu yıllarda, 1970’li yılların sonlarında tı-kanan anamal birikim modelinin bir yenisiyle değiştirilmesi olgusu gündeme gelmiştir. 24 Ocak Ekonomik Modeliyle birlikte, askeri bir yönetimin eşliğinde anamalı, emek karşısında güçlendirmeye yönelen bir yeniden yapılanma modeli yaşanmıştır. Dönemin başbakanı, ‘ben zenginleri severim’ diyerek ve sosyal devletin modasının geçtiğini kamuoyu önünde ilan ederek, Türkiye’nin iktisat tarihine geçecek bu sözleriyle, izleyeceği sosyal politikaların sinyallerini vermiştir. Sosyal devlet anlayışından hızla uzaklaşılması sonucunda ‘sosyal politikasızlık’ toplum politikasının temelini oluşturmuştur. Bu dönüşümle birlikte, Türkiye’de bölüşüm dengeleri, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş ölçülerde bo-zulmuştur. Ücretlilerin milli gelir pastasından aldıkları pay yarı yarıya düşerken faiz, kar ve rantlardan oluşan antisosyal gelirlerin payı ikiye katlanmıştır. İşçi, memur ve köylülerin bu kadar kısa bir süre içinde ve bu ölçülerde hızlı bir gelir yiti-rimine uğramalarına Cumhuriyetin hiçbir döneminde rastlanmamıştır. Gelir dağılımı dengesinin en bozuk olduğu ülkelerin, si-yasal rejimlerinin de demokrasiden uzak olduğu bilimsel bir gerçektir.
1970’li yıllardan bu yana, kendi bunalımını geri kalmış ülkelere aktararak rahatlayan uluslararası anamalın egemen-liğinde, yoksul ülkelerin ileri anamalcı ülkelere olan borçları 1970’li yıllara göre, 15 kat artmış; Türkiye’nin ise 1979’da 13.6 milyon dolar olan dış borcu, 1995’te Hazine Müsteşarlığı’nın açıklamasına göre 71.6 milyar dolara yükselmiştir.
Günümüz koşullarında, üretim ve emek sürecinde gerçekleşen dönüşüme bağlı olarak gelişen emek ile anamal arasındaki bağımlılık ve çatışma ilişkisinin iki yanlı biçimlerinde ve içeriğinde önemli değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda yeni bir çalışma ekininden yeni bir sendikal bakış açısından, yeni örgütlenme araçlarından, yeni bir işbirliği anlayışından, hatta yeni kimliklerden, yeni davranış biçimlerinden söz edilir.
Emek sürecinin siyasal sonuçları ile üretimin siyasal aygıtı ayrı olgular olsa da birbirinden bağımsız değildir. Üretim ve emek sürecindeki dönüşüm sınıf savaşımı süreçlerini içeren pek çok toplumsal kurumu ve düzeneği kendisine koşut olarak yeniden biçimlendirir.
Sonuç olarak, siyasal toplumsallaşma, bir toplumda siyasal kültürün gelişmesi sonucu, toplumu oluşturan bireylerin içinde bulundukları toplumsal ve siyasal çevre ile yaşadıkları sürece doğrudan ve dolaylı olarak etkileşimleri sonucu edindikleri siyasal kültürleri oranında ulusal ve öteki siyasal sistemlerle ilgili görüş, düşünce, tutum ve davranışların tümüdür. Siyasal kültürün gelişmesiyle toplum, siyasal olaylara daha duyarlı olacak, siyasal olaylara daha çok ilgi duyacak, ülkeyi yönetenleri daha yakından izleyecek, kendisinin ve toplumun sorunlarına daha çok sahip çıkacak, yöneticilerin yanlış hareketlerine karşı kitlesel olarak tavır alacak, karşı çıkacak ve onları toplumun istekleri doğrultusunda yönlendirmeyi başarabileceklerdir.
Günümüz Türkiye’sinde emekçilerin gerek bireysel yaratıcılıkları, gerek sınıfsal güçleri büyük ölçüde sınıfsal kapasitelerinin daraltılması yönünde kullanılmaktadır. Gerçekten bugün siyasal bilincin olgunlaşmasının önkoşulları olarak görülen pek çok gelişme gerçekleşmekle birlikte, üreticilerin bunları algılamasını önleyen başka etmenler ortaya çıkmaktadır.

KAYNAKÇA

- Akıntürk, Turgut, Medeni Hukuk, Savaş Yayınları, Ankara, 1996
- Güven, Prof. Dr. Sami, Toplum Politikası Yazıları, Ezgi Kitabevi, Bursa, 1996
- Kağıtçıbaşı, Prof. Dr. Çiğdem, İnsan ve İnsanlar, Beta Basım Yayım Dağıtım, İstanbul, 1998
- Kanar, Haşim, Türkiye’de Sınıfların Dünü Bugünü Yarını, Doruk Yayımcılık, Ankara, Tarih Belirtilmemiş
- Özkalp, Enver, Sosyolojiye Giriş, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 1995
- Öztekin, Ali, Siyaset Bilimine Giriş, Yeni Malatya Gazetesi Ofset Tesisleri, Malatya, Tarih Belirtilmemiş
- Sarıbay, Ali Yaşar, Siyasal Sosyoloji, Der Yayınları, İstanbul, 1998
- Şenel, Alaeddin, Siyasal Düşünceler Tarihi, Bilim ve Sanat Yayınevi, Ankara, 1996

(ALINTIDIR)
 

sedatözer

Yeni Üye
Katılım
18 Ara 2008
Mesajlar
3
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
2025
Ynt: Toplum için siyasetin önemi

cevap için teşekkür ederim

başka cevabı olan yokmu??????
 

sedatözer

Yeni Üye
Katılım
18 Ara 2008
Mesajlar
3
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
2025
Ynt: Toplum için siyasetin önemi

Toplum için siyasetin önemi hakkında bilgisi olan yazabilir mi acaba? Acil olursa sevinirim.
 

Yeni Konular

Üst