Forumumuza Hoş Geldiniz

Hoşgeldiniz. Ücretsiz içerikler ve özel hizmetler sizi bekliyor. Hemen üye olun!

İnsanı aramak/Fetus'un Gözler - Son

Konu Görüntülenme İstatistikleri

Şu an görüntüleyenler
Misafir: 1

Toplam: 5,323

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
İNSANI ARAMAK/AYAKLARIN SESİ/1


İnsan her yer/zamanda kendini aramış; önce sudan yansıyan görüntüsüne anlam vererek, devindiğinde onunla devinmesine hayranlık duymuş, gerisindeki “ben” i aramaya koyulmuştur. İnsanlık tarihi her ne kadar insanlaşma sürecindeki insan ve topluluklarının var-olma savaşımlarının bir sonucunda ortaya çıkmış ise de, imgelem ile birlikte insanın kimliğini sorgulaması, diğer canlılar ile olan yakınlık ve uzaklığını araması ve tüm doğal süreçler ile kıyaslayarak ne olduğunu/olmadığını araştırması/ilgi duyması/merak etmesi ile toplumsal/sosyal boyut kazanmıştır. Kimlik arayışını sürdürürken her zaman öteki/canlıların varlık süreçlerine gereksinim duymuş ve gözlem/deneyden yararlanarak karşılaştırma/ölçümleme yapmış ve elde ettiği sonuçları biriktirerek tarihsel bir bellek yaratmıştır. Zaman zaman kendini mistik bir olgu olarak değerlendirmiş ve kendini dünyanın merkezine koymuştur; ve fakat her zaman içindeki şüpheyi saklı tutmuştur. Şüphelendiği olgular gözlem ve deneylerle algıladıkları değil, tartışılmadan/değerlendirilmeden, elle tutulmadan ön-kabule bağlanan olgular olmuştur.

“...ne yararlı ne de zararlı olan yapılışların varlığı üzerinde önceleri yeterince durmamıştım; ve bu, bence yapıtımda şimdiye kadar bulunmuş en büyük yanılgıdır. İki ayrı amaç gütmüş olduğumu bir özür olarak söylememe izin verilebilir; birincisi, türlerin ayrı ayrı yaratılmamış olduğunu, ve ikincisi, alışkanlığın kalıtsal etkileri ile ve az da olsa çevre koşullarının dolaysız etkisi ile desteklenmekle birlikte, değişimin başlıca etkeninin doğal seçme olduğunu göstermekti. Ama eski inancın, o zaman aşağı yukarı evrensel olan türlerin amaçlı yaratıldığı inancının etkisini gideremedim; ve bu, yapılıştaki her ayrıntının, güdüklükler ayrı tutulursa, özel ama bilinmeyen bir iş olduğunu varsaymama yol açtı. Kafasında böyle bir varsayım olan kimse, doğal seçmenin geçmişteki ve günümüzdeki etkisini elbette aşırı büyütür. Evrim ilkesini kabul eden, ama doğal seçmeyi reddeden bazı kimseler, kitabımı eleştirirken, yukarıdaki iki amacı göz önünde tuttuğumu unutmuş görünüyorlar; bundan ötürü, doğal seçmeye büyük güç tanıyarak (bunu kabul etmiyorum) , ya da onun gücünü abartarak (bu olabilir) yanıldıysam bile, türlerin ayrı ayrı yaratıldığı dogmasının yıkılmasına yardım ederek, hiç değilse iyi bir iş yaptığımı umuyorum.” (1) sözleriyle teorisine eleştirel bir gözle yaklaşan Charles Darwin’i değerlendirirken antropolojinin, paleontolojinin, arkeolojinin, etnolojinin bu günkü verilerinden yoksun olduğu bir zaman diliminde yaşadığını unutmamak gerekir.

Her oluşumu tanımlayan/tanımlamaya çabalayan insan kendini de tanımlamak ve tablodaki yerini bilmek/belirlemek ister; bunu yaparken, tabloyu yapan tür olduğunu unutmaması gerekir, değilse, tablodaki en seçkin yere kendini yerleştirmekte tereddüt etmeyecektir. İnsanın seçici olması onu diğer türlerden belirgin bir biçimde ayırsa da, maymun var olduğu için insan tanımı yapılabilir, ağaç var olduğu için insan tanımı yapılabilir. Tüm canlıları kategorize eden insan kendinin de bir tür olduğunu diğer tüm canlı/cansız varlıklara göre belirlemek durumundadır. Hiçbir olgu saltlığı/kendi-kendi ile tarif edilemez; böyle bir tarif yoktur.

Bilinç, insan denilen iki ayaklı memeli canlının imgelerin peşinden koşarken kendisi için biçtiği şekilsiz dondur. İçini doldurmak için çırpınıp duran da yine kendisi olmuştur. Tam karşıtında duran bilinç/siz dediği canlı türlerinin yaşam için verdikleri mücadeleyi doğallıklarını küçümseyerek izlemesi bundan olsa gerek. Doğa tüm canlılara eşit koşullarda acımalı/acımasız davranmıştır; doğanın eşitliğini bozan insandır. Eşitliği bozduğu oranda kültür adını verdiği yabancılaşma bilincine kazınmış, çizgiler oluşturmuş ve önceleri sığındığı mağara duvarlarını beyninin en ücra dokularına işleyerek düşün-selini prangalamıştır. “insanın kökenini asla bilemeyeceği sık sık, hiç duraksamadan ileri sürülmüştür. Ama duraksamamak, bilgiden çok bilgisizlikten doğar: şu ya da bu problemi bilimin asla çözemeyeceğini kesinlikle ileri sürenler, çok bilenler değil, az bilenlerdir.” (2)
Bilim tarif edilirken pozitivzmin düştüğü yanılgı/saplanma unutulmamalıdır. Kat edilen bilimsel çaba bu olmasa gerek. Zira, pozitivzmin bir öğreti olduğu açıktır. Pozitif bilimler ile pozitivizm bir-aynı olgular değillerdir. Pozitivizm ile öğretilmek istenen, pozitif bilimlerin şaşmazlığı ve koşuulsuz ona boyun eğilmesini sağlamak ve tarihsel kültürü, insan düşüncesini ve yaratısını yok saymaktır. Pozitivizmi bir felsefe olarak/felsefi bir akım olarak görmek yanıltıcı olacaktır. Pozitif bilimlere yapılan vurgu sosyal olaylara enjekte edilmeye kalkışıldığında ise metafizik öğretinin tam zıttında yeni bir egemenlik sisteminin zemini hazırlanmış olacak ve pozitif bilimlerin yönü buna göre belirlenecektir. Bu nedenledir ki, bilimsel araştırmalar şu yada bu/o ya da öteki ön-koşul/peşin-kabul ile baştan o söylenen meşhur tarafsızlığını yitirmiş olacaktır. Doğrusu bilimsel bulgular ile onların değerlendirilmeleri ayrıştırılmalıdırlar; bulguların nesnelliği değerlendirmenin öznelliği ile zenginleştirilip, toplumsal/kültürel bir yararlılığa araç edilebilmelidir; bu bağlamda bilimlerin felsefi yorumlarında öznellik kaçınılmazdır ki bilimsel çalışmalar gerçek taraf olma hakkını kazanabilsinler. Tüm bilimler tarafsız değildir. Tarafsız olduğunu belirten düşünceler de bir-taraftır. Öyle ise, bilimlere insan-üstü bir don biçmek kendi içinde çelişmeye mahkum görünmektedir.

İnsanın elini bir alet –ilk alet – olarak kullanabilmesini ayaklarının sesine borçludur; el-ayak diyalektiğinin bir sonucudur bu. Prof Owen der ki, “yürürken ve dururken başlıca dayanak olan –ayak baş parmağı -, insanın yapılışında göze en çok çarpan özelliklerden biridir.” (3)

Türler arasındaki benzerlikler ve kör-bağrsak, kuyruk-kemiği gibi işlevselliğini yitirerek körelen organeller "insan"ın nerede aranacağına dair somut ip-uçları vermektedirler. İnsanın ne olması gerektiğine dair inanç/lar tersi kanıtlanmaya uğraşılamayan/uğraşılmayan insancıl düşüncelerdirler. Bilgi ve inanç arasındaki ince çizgi ön-yargısız olarak belirlediğimizde her ikisinin de insana dair olduğunu ve her ikisinin de kullanılma biçimine göre yararlı, kullanılma biçimine göre zararlı olduğunu göstermektedir. Bellek-yitimine uğramış bir insanın bir canlı olarak korunmaya değer görülmesi ne denli insancıl ise, teknolojiye dayalı bilgiyi bırakın belleğini yitirmiş canlıyı korumayı, tüm canlıları yok etmek için kullanılması o denli zararlı ve insanlık dışı olduğu rahatlıkla söylenebilir. “Herhangi bir parçası güdük olmayan bir tek yukarı hayvan gösterilemez, insan bu kuralın dışında kalmaz...Öyle görünüyor ki, organların güdükleşmesine yol açan baş etken, onların özellikle kullanıldıkları yaşam döneminde ( ki bu, genellikle ergenlik çağıdır ) kullanılmamaları ve uygun yaşam döneminde soyaçekimdir” (4) Güdük kalan oranların türler arasında benzerlik göstermeleri göz-ardı edilemeyecek biyolojik gerçeklik olarak belirlenmiş olgulardandır.


İnsan "sosyal/tarihsel/ekeonomik/politik" bir tanımdır/olgudur. İnsanın biyolojik evriminin tamamlanmaya başladığı dönemlerde imgesel düşünceye doğru gelişimi, biyolojik evriminden bağımsız değildir. Arkeolojik ve antropolojik kalıtların ortaya çıkardığı bulgular ve değerlendirmeler ışığında insanın neolitik olarak tanımlanan dönemdeki "kendini yaratması" ile bu günkü aşamaya geldiği görülecektir. İnsanı yaşadığı süreçten ve eyleminden ayırarak tanımlamak ne mümkündür ne de doğru sonuçlar verecektir. Olsa olsa idealize edilmesine neden olacak ve belki de ideal insan tiplemesi ile yanılgı sayılanlar giderilmeye çalışılacaktır. Bu durum da sonuçta insanın geçmiş ve gelecek ile bağlantılı olarak gün-ü değerlendirmesidir.
"insan" bir tür olarak biyo/kimyasal bir oluştan ibaret olmayan sosyal/taihsel bir olgu/var-oluştur; diğer türlerden farklı olarak kendini yaratabilmesi onun el-dil-beyin-ayak diyalektiğini geliştirmesine bağlı oluşturduğu imgesel düşüncesi ve tarihsel belleğidir; insan bunların toplamıdır. İnsan bu kadar değildir, o daha geniş bir evrenler yumağıdır. Üreten ve ürettiğinden fazlasını tüketebilen ve doymayan bir türdür ki, tüm türlerden farklı olarak kendi türünü köle yapan/kendi türünü sömüren de odur. Her olgunun kendisi için yaratıldığı efsanelerini dillendirerek türler arasında en üst yere yarleşmeye çalışan sosyal bir yalancıdır; kendine yalan söyleyen tek tür olması da buna delalet eder. İnsan aslında doğal dengeyi sarsan bir türdür ve denge mekanizmasını bozduğu ölçüde insanlaşmıştır; insan doğaya dönmeyi başarabilecek bir türdür ancak bunu istemesi/anlaması gerekir.
“İnsan varlığının sonraki aşamalarında, parçaların daha çok kullanılması ya da kullanılmaması ile çok değişiklik geçirmiş olabilir, ama sayılan olgular, onun bu yöndeki doğal niteliğini yitirmediğini göstermektedir. Ve aynı yasanın aşağı hayvanlar için de geçerli olduğunu kesinlikle biliyoruz. Ve bundan, çok eski bir çağda, insanın atalarının bir geçiş aşamasında bulunduğunu, dört-ayaklılıktan iki-ayaklılığa dönüşmekte olduğunu, vücudun çeşitli parçalarının artmış ya da azalmış kullanımının doğal seçmeye belki büyük ölçüde yardım ettiğini çıkarabiliriz.” (5)


Nejdet Evren

Mart/Nisan 2010, Batı

Kaynak Kitabın Künyesi

İnsanın Türeyişi
Charles Darwin
Çeviren: Öner Ünalan
Onur Yayınları
Beşinci Baskı, Ekim 1985


(1) Age, S: 73/74
(2) Age, S: 9
(3) Age, S: 17
(4) Age, S: 17/18
(5) Age, S: 45
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
İNSANI ARAMAK/ELLERİN DİLİ-2


“Doğal seçmecilik” insanı bir biyolojik tür olarak tanımlamaya ve onu diğer canlı türler arasında ve ilişkilendirerek empirik yöntemlerle yerini belirlemeye, bunu yaparken tüm ön-yargılardan uzaklaşmaya yönelik bir çalışma/veri sunmaktadır. Elde edilen verilerin sosyal/tarihsel/politik insan tanımı ile toplumlara uyarlamaya yönelen mantıksal pozitivizm –Viyana okulu- temsilcilerinden T.H.Huxley gibi düşünürlerin “yeni dünya” dedikleri ilkel ve modernitenin kıyaslanmasına, birinden diğerine üstünlük sağlanmasına yönelik yaptıkları alfa, beta, gama sınıflandırmalarının Darwin’in evrim teorisinin saptırılmasına neden oldukları göz-ardı edilmemelidir.

Pozitiviz bilimi göklere çıkartarak ona ayrı bir don biçmek istemiştir; bilim tarafsızdır, çünkü bilim objektif davranır; buna, bunu söyleyenler ne kadar inanmıştır? Bilim insanı -ki nedense hep bilim adamı deniyor, sanki bilim adamların işi, kadınlar, homo seksüller, bi-seksüeller bilim yapamaz gibi- ne kadar bağsızdır? teknolojinin verileri ve maliyet değerlerini kim karşılamaktadır? ve bunun karşılığında bilimsel çalışmalardan neler beklemektedir?

Bilimsel özerklik ile bilimsel çalışmaların tarafsızlığı neredeyse aynı kavşakta buluşan iki ayrık yol gibidirler. Kavşağın tümünü ise bilimsel etik kuşatır. Bilimlerin etiği, özerklikleri ve taraflılık/sızlıkları ile sıkı bir etkileşim içerisindedir. Tüm bilimsel çalışmalar düşüncenin yoğrulmasına/yoğunlaşmasına göre biçimlenir; yoğrulmamış düşünce hamdır, işlenmesi gerekir. Düşüncenin işlenme biçimi verilerin değerlendirilmesi ve varılan sonuçları doğrudan etkileyen ögedir. Düşünceyi biçimlendiren ögeler aynı zamanda bilimsel çalışmaların da sınırlarını/sınırsızlıklarını, özerkliğini/kuşatılmışlığını belirleyen en temel unsurdur. Düşünce kendi içinde özerk olamadığı sürece çoğu kez tüm faaliyet/eylem alanlarında özgür olduğu kanısı/sanısı içinde davranır ve yakınmaz. Düşünceyi sansürleyen kendisidir. Bilimlerin etiği uğraş alanlarındaki vardıkları sonuçların neye hizmet ettikleri/neyi korudukları/neyi hedefledikleri ile belirlenir. Bunu belirleyecek olan da yine o uğraşı içindeki bilge kişiler olsa gerek. Kaf Dağı’nın ardındaki bilgiye ulaşmak gerektiği yönünde bilimsel çalışmaya ışık tutan ön-görü/özendirme/özerklik onun keşfine engel olmasa da/olamasa da yer ve zamanını tayin etmek konusunda karar vermeye yetkin değildir. Maddenin temel taşı olan atom çok öncelerden bilinmekteydi ve onun parçalanabileceğine ilişkin keşif/tesbit/pratik öyle bir yer/zamanda ortaya çıkacaktı ki; ardılında Hiroşima ve Nagazaki’nin hayal-et-leri kalacaktı geriye...Burada çok ince bir çizgi vardır; tül gibi ardılını/arkasını gösteren; varla yok gibi; bu tül, bilim insanının kendisidir.

Bilgiye ulaşma isteği ile bilimin etiği bir-diğerini zorlayan/törpüleyen/bir diğerine göre kendisine yer açmaya çalışan çatışık iki olgudurlar. Bilgiye duyulan merak bu isteği sürekli canlı tuttuğu gibi buna ulaşmaya çalışan kişinin yargılarını olumsuz yönden etkilemeye hazır bir denek taşı görevini yerine getirir ve bilme isteğini sürekli özendirir. Bilgiye ulaşmak için izlenecek yol/yöntemin, amaca götüren tüm yolları meşru/etik görüp görmemeye bağlı olarak etiksiz/etiksizleştirecek iki ayrı olgulardır. Bilimin etiği/bilimsel çalışma yapanın etiği ile örtüşür. Bilim kendisini üreten bilgilerin dışında soyut bir varlık değildir. Bilinmeyenlerin sonsuzluğu bilgiye duyulan açlığı sürekli canlı tutar. Bilimsel çalışmaların iyisi/kötütü, doğrusu/yanlışı olmaz, bunlar ancak o olguların keşfinden sonra ortaya çıkacak durumlardır denebilir. Ancak, bilim insanı salt bilgiyi arayan, olguyu keşfeden kişi değildir; o, aynı zamanda ön-görebilen kişidir. Bilimsel çalışmanın etiği bu ön-görüde gizlidir.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
“İnsan, yeryüzünün her yanına yayılmış ve ardı arası kesilmeyen göçleri sırasında, en değişik koşulların etkisinde kalmıştır. Bir yarıkürede Ateş Ülkesini, Umut Burnunu, Tasmanya’yı ve öbür yarımkürede Arktik bölgeleri yurtlanmış olanlar, bu günkü yurtlarına varmadan önce, bir çok iklimden geçmiş ve yaşama alışkanlıklarını bir çok kez değiştirmiş olmak gerekir. İnsanın ilkel ataları da, öbür hayvanları gibi, geçim araçlarından daha çok çoğalma eğilimi göstermiş ve bundan dolayı, arada bir, varolma savaşının ve onun sonucu olarak da, amansız doğal seçme (natural selection) yasasının etkisine uğramış olmalıdır. Böylece, her türlü yararlı değişim, ya arada bir ya da sürekli olarak, saklanmış ve zararlı olanlar ayıklanmıştır...İnsan bugünkü en kabasaba durumunda bile, şimdiye kadar yeryüzünde görünmüş en başat (dominant) hayvandır. (1)

Ayakların sesi, diyalektik süreçte ellerin dili olacak ve ilk aletiyle insan taşı yontup, madeni işlemeye başlayacaktır. İnsan kendini yaratmaya başladıktan sonra bir tanım ile doğaya her türlü katkı diğer tanım ile yabancılaşma denilen kültürel bir birikim ile bir yandan yetkinleşirken diğer yandan da kendini aramayı sürdürecektir. İnsan yeryüzünde var-oldukça ne olduğunu her yönden tartışacak/irdeleyecek ve iyisi kötüsüyle kendini orta yere koyacaktır. Bunu belki de sözde değil eylemde/öz-de insan olmak için yapacaktır. Sir C. Bell “...şöyle demektedir: El, bütün araçların yerini tutar, ve zeka ile birlikte, insana evrensel egemenlik bağışlar. “ ve Darwin sözü alarak der ki; “ Oysa eller ve kollar, eskiden olduğu gibi, hareket etmek ve vücudun bütün ağırlığını taşımak için kullanılsaydı, ya da,..özellikle ağaçlara tırmanmaya uyarlansaydı, silah yapımına, ya da taşı ve zıpkını tam amaçlanan noktaya atmaya elverecek kadar yetkinleşemezdi. Böyle kaba işlemler, ellerin ince işler için kullanımının büyük ölçüde bağlı olduğu dokunma duygusunu da köreltirdi...Eller tutmak için yetkinleşirken, ayakların taşımak ve hareket etmek için yetkinleşmesi, bütün hayvanlar aleminde geçerli olan fizyolojik işbölümü ilkesine uymaktadır.” (2)

Tarihsel bellek ve zemin bulduğu kişisel zihin olmadan bilinç var olamazdı. Bilinç, bellekteki bilgilerin kullanılmasından/tercihlerin yapılıp-sıralanmasından ve eyleme dönüştürülmesinden başka nedir ki? İkiyüzelli milyon yıl öncesine geri döndüğümüzde bilinç denilen olgu yoktu. Doğal türler var olma savaşımlarını kendince vermekteydiler. İnsan türü de diğerlerinden pek farklı değildi. Sayısal olarak insan çok az ve sınırlıydı. Türün sürdürülmesi için gerekli doğurganlık oranı, büyüme zamanı yönlerinden diğer türlerden daha az yaşama şansına sahip görünmekteydi. Ormanda, besin zincirinin bol olduğu dönemlerde bir sıkıntısı olmayan bu tür, çölleşmeye başlayınca/kuraklık dönemi ile birlikte orman dışına sürüklendi. Çırıl-çıplaktı. Yıldırımın yaktığı ağacın gizemli ateşini mağarasına taşıdı, sonra onu denetimi altına aldı. Sürekli avlanarak günü-birlik yaşamak yerine avladığı hayvanları bir çit ile çevreledi ve istediğinde avlayacağı bir denetimli yapı oluşturdu. Bazı türlerin evcilleştiklerini gördü. Toprağın yapısını değiştirdi, taneli bitkileri işledi, çoğalttı, bir kış mevsimini geçirebileceği birikimi yarattı. Çanak, çömlek ile ateşin,toprağın renkli dansını ve şekil değiştirmesini gözlemledi, madenlerin şekillendirilmesi ile yeni aletler geliştirdi; tüm bunları aktaracağı ortak bir dil yaratmak zorundaydı ve bunu önce çivi ile tabletlere işledi; imgeler önce temsil ettikleri nesnelerin şeklinde iken giderek soyut biçimlere dönüştüler; dil doğumunu muştulamaktaydı. İnsan dil ile doğdu. Bilinç insan türünün ortak dilidir.

“En aşağı balıklardan biri ile en yukarı maymunlardan biri arasında, bir maymun ile insan arasındakinden çok daha büyük bir zihin gücü farkı olduğunu da kabul etmeliyiz; ne var ki, bu açıklık sayısız aşamalarla doldurulmaktadır.” (3) ve “...insanın zekice yaptığı işlerin çoğunluğu, sağduyunun değil, benzemenin (imitation) sonucudur; ama insanın eylemleri ile aşağı hayvanların eylemlerinin çoğu arasında şu büyük fark vardır: insan, benzeme gücü ile, örneğin bir taş baltayı ya da kayığı, ilk denemesinde yapamaz. İşini yapa yapa öğrenmesi gerekir.” (4)

Ellerin dili insanın eylemselliğidir; sonuç doğuran ve yaratan...“İnsan” sosyolojik bir olgudur/canlıdır. Tarihsel-kültürel birikimin sonucunda türler arasından farklılaşan, doğa güçlerini denetimi altına alarak her koşulda türünü sürdürmeyi başaran bir canlıdır. İnsanı insan yapan olgu, abartısız olarak imgesel düşünme yeteneğini geliştirip, dil/konuşmayı yaratmasıdır. İnsan, biyolojik olarak evrimleşme sürecini henüz tamamladığında, kültürel/insanlaşma sürecinin emekleme aşamasındaydı. Gordon Childe şu tesbitte bulunmaktadır, “ Homo Sapiens iskeletlerinin jeolojik kayıtlarda ilk ortaya çıkışında, aşağı yukarı 25.000 yıl önce, insanın vücut gelişimi artık durmuştu, oysa kültürel gelişimi henüz başlamaktaydı.” (5)

El-ayak-dil-göz-beyin diyalektiğini şekillendiren doğal belirlemeciliğin etkileri yazıyla anlatılmaya başlanınca, önceleri sözlü olarak aktarılan kültürel mirasın kalıcı bir yöntemle aktarımı sağlanmış ve bu şekilde olguları temsil eden imgeler, kuşaklar-arası uzlaşmayı doğurmuştur. Bu durum, giderek olgudan soyutlanan imgelerin, düşün-selini zenginleştirmesi ile karşılıklı ve diyalektik bir etkileşmenin/çoğaltmanın zeminini hazırlamıştır. Düşünce/idea çıktığı olguya yönelmiş ve “yaratıcı aklın sentezi” ni kullanarak olgu ile iç-içe geçmiştir. Olgu ve insanın karşılıklı etkileşimleri/tepkileşimleri bu sayede hız kazanmıştır. Tam bu noktada Gordon Childe şunu vurgulamaktadır; “ Demek ki, insanın gelişmesine katkıda bulunan gelişim aşamaları gerçekte hem birbiriyle hem de insanın kendi oluşturduğu kültürel değişiklik ve gelişmeyle yakından ilgili ve bağlantılıdır.” (6)...” Gerçekten de dil, özü açısından sosyal bir üründür; sözcükler ancak bir toplum içinde ve bu toplumun üyeleri arasında sessiz bir anlaşma yoluyla anlam kazanır ve nesneleri ya da olayları ifade eder.” (7) Bu tesbitler, “Kendini Yaratan İnsan” tanımı ile birebir örtüşmektedir.

“Çağ” denilince yüz-yıllık bir zaman dilimi çağrışım yapmakta ise de, arkeologlar için bu ifade on-bilerce yılı içermektedir. Uygarlaşma sürecindeki insan topluluklarının “üretim biçimleri”ne göre oluşturdukları kültürel dokuya ilişkin yazılı kalıtları yaklaşık 5 bin yıllık bir geçmişe ışık tutmaktadır. Oysa ki, o dönemde “insan” tür olarak biyolojik evrimini tamamlamış bulunmaktaydı. İnsanın bu aşamaya gelmesi için geçen yaklaşık 500.000 yıllık karanlık dönemde neler olmuştu? Bu soru paleontologların, jeologların, antropologların, arkeologların ve tarihçilerin eldeki objektif verilerle fantastik dünyaları/düşlemleri ve metayı zorlayan akıl yürütmeleri ile açıklanmaya/aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Yazılı dönemin daha önceki döneme göre kısalığı/genç oluşu bu dönemdeki kültürel sıçramayı göz-ardı etmek için bir neden değildir. “Kandini Yaratan İnsan” adlı eserinde Gordon Childe, insanlaşma sürecinin anlaşılabilmesi için doğal süreçlerin bilinmesine ve asıl olan “kültürel tarih” in “üretim araçları ve ilişkileri” ne koşut nesnel/objektif diyalektik etkileşimlerin önemine vurgu yapmaktadır.

Uygarlık kendi yatağında akar; bir o yana bir bu yana çekiştirmekle akışına engel olunamaz. Bu akış içerisinde “politik tarih” yaklaşımı yerini daha bilimsel olan “kültürel tarih” yaklaşımına bırakmış ve bu sayede insanın öz-geçmişini doğru değerlendirerek –aynı denize akan ırmaklar gibi- toplumların kucaklaşabilmelerine ön-ayak olunmuştur. Kültürlerin renkli dansına ise diyecek yoktur.

Günümüz insanları için çok sıradan görünen bir kısım –en basit araçların- balta, bıçak, çapa vs. oluşum/üretim biçimleri ve süreçleri kayda değer bir emek/zamanı gerektirmiştir. Bu değerin biliniyor olması ile bilinmiyor olması arasındaki fark ise, uzay teknolojisinin gerek ve kullanım biçim ve amacının biliniyor olup olmaması ile tüm bilimsel çalışmaların anlam ve öneminin biliniyor olup olmamasıdır; süreçlerin/yaşanmışlıkların kendileri bile ibret vericidir/heyecanlandırıcıdır/özendiricidir; ki, çanak-çömlek denilip beş-para etmez sanılan çömleğin Neolitik Döneme damgasını vuran toplumsal üretimin en önemli ögesi olduğunu bilmek gibi... Gordon Childe diyor ki; “Çömlek sanatının yapıcı niteliği insan düşününde tepki yarattı. Çömlek yapımı insan yaratıcılığının önemli bir ürünüydü. Kil hamur iyice plastikti, insan dilediğince bu hamuru yoğurabilirdi. Oysa taş ya da kemikten bir alet yaparken nesnenin biçimi ve boyutuyla sınırlıydı; bu nesneyi ancak parçalar kopararak biçimlendirebilirdi. Oysa çömlekçinin işinde böyle bir sınır yoktur. Hamurunu biçimlendirir, eklemlerin sertliği ve dayanıklılığını umursamadan dileğince hamuruna yeni parçalar ekeler. “Yaratıcılık” , olmayan bir biçimin elle yaratma süreci yinelenerek, insan düşününe girmesi demektir.” (8)


KAYNAKLAR

(1) İnsanın Türeyişi, Charles Darwin, Onur Yayınları Beşinci Baskı, Ekim 1985, Öner Ünalan çevirisi, S:58/59

(2) Age, S: 62/63
(3) Age, S: 79
(4) Age, S: 82

(5) Kendini Yaratan İnsan, Gordon Childe, Varlık Yayınları, Dokuzuncu basım,2007, Filiz Ofluoğlu çevirisi, S:32
(6) Age, S: 26
(7) Age; S: 28
(8) Age, S: 72
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
insanı ararken onun ne olduğunu/olmadığını öğrenmek, bilmek istiğindeyim ve fakat görüyorum ki bunu yanızca ben merak ediyorum.

İnsanı kim aramalıdır?
 

Aksiyom

Yeni Üye
Katılım
4 Tem 2009
Mesajlar
569
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
34
İnsanı,insan kendi aramalı diye düşünüyorum.Şeylere yüklenen bir arama kişinin kendiliğiyle ne denli uyuşacak ki?
Kişi başlamalı aramaya kendini ve yeni kendiliklerini yine kendiyle.
Genel insanlık adına bir arayışsa, yine bu kural geçerli olmalıdır.
Sevgili Nejdet ,nasıl bilebilir ki kendini bilmeyen tüm ötekileri?
 

cogito

Yeni Üye
Katılım
30 Ocak 2010
Mesajlar
198
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
47
İnsan varlığının farkedip kendini bulduğunda onu içgüdülerinin dışında bir şeylerin ayakta tutması gerekir ki bu da sadece alışkanlıklarıdır. Kendini her bulduğunda bulduğu alışkanlıklarından öte başka bir şey değildir.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
Sevgili Aksiyom,
“kendini bilmeyen, tüm ötekileri nasıl bilebilir?” haklısın ve bu konuda bir açılım yapmak istiyorum. Kendini bilmek için “öteki” denilene mutlak surette gereksinim vardır; öteki olmadan olgu kendinden var olamaz. Buradan hareketle şunu söyleyebilirim; kendini bilmek bir açıdan “öteki”ni bilmektir. Bu yapılırken de öteki ile kendi arasında ölçümleme ön-kabullerden arındırılmalıdır. Demek ki, kendini bilmesi için insan türünün ötekileri de bilmesi gerekiyor.

Sevgili cogito,
İnsanın “fark-etmesi” bilinçsel bir birikim ile olanaklıdır. İnsanlaşma süreci çok çok uzun zaman diliminde bu günlere geldiğinde iç-tepiler/iç-güdüler azalmıştır. Tercih yapan tek türün insan olduğu sanılmamalıdır. Ancak, türler arasında en belirgin ve karmaşık düşünce dinamiğini yaratan insanın daha fazla tercihler, karmaşık çözümler geliştirmesi kadar doğal bir fark yoktur. Bu bilinçsel düşünce/eylemlerin tümü bir alışkanlıklar zinciri midir?
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62

İNSANI ARAMAK/TOPLUMSAL UTANÇ-3


İnsanı aramak onun salt biyolojik, antropolojik yapısı ile sınırlı değildir; o, tüm işlevselliği ile sosyal bir tür olarak hem öznel hem de kolektif yaşayan/var-olan bir canlı tür olduğuna göre, N.H.Ran’ın ifade ettiği gibi “bir ağaç gibi tek ve hür/bir orman gibi kardeşçesine” yaşamasını, yaşatmasını bildiği ölçeklerde “insan” olarak tanımlanmayı hak edecektir. Diğer türler ile insan türü arasında o kadar ortak/benzer yanlar vardır ki; “İnsanın ve yukarı hayvanların, özellikle maymunların (Primates) ortak bir çok içgüdüleri olduğu artık gösterilmiştir sanıyorum. Hepsinin duyguları, duyumları, sezgileri aynıdır; acıları, duygulanmaları; kıskançlık, kuşku, imrenme, gönül borcu ve gönül yüceliği gibi daha karmaşık olanları bile benzerdir. İnsan ve yukarı hayvanlar, hile yapar ve hınçlanıp öç alırlar; bazen alay edilmekten alınırlar ve hepsinin şakacı bir yanları bile vardır. Şaşarlar ve merak ederler. Hepsinde aynı yetiler, bezenme, dikkat, yargılama, seçme, bellek, hayalgücü, birleştirim (ascosiation) ve sağduyu, çok farklı ölçülerde olmakla birlikte, vardır. Aynı türün bireyleri, zeka bakımından, kesin aptallıktan üstün zekalılığa kadar, farklı aşamalarda bulunur. Hepsi de, insandan daha seyrek olmakla birlikte, çıldırabilir.” (1)
../.
(1) İnsanın Türeyişi, Charles Darwin, Onur Yayınları, Beşinci Baskı, Ekim 1985, Öner Ünalan çevirisi, S:94
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
Toplumsal olarak yaşayan türlerden “Utanç/Şerem” duygusunu geliştiren tür olarak insan hem farklılaşmış ve hem de utancın ne olduğunu unutmuş görünmektedir. Kültür denilen olgu doğaya yabancılaşmayla başlar ve ona dönemediği oranda yozlaşır. Kültür tarihsel ve sosyal olarak üretmektir, yozlaşma ise tam tersine bunu tüketmek ve gerilemek ile eş anlamlıdır. Evren ve doğa insan düşüncesinden ve bilincinden bağımsız olarak vardır. Ayakları üzerine kalkan canlı türü olarak insanın bağımsız kalan ellerinin ?ilk alet ? olduğu gerçeği kültürel birikimin temellerini ve öncesini oluşturmaktadır. İnsan serbest kalan ellerini kullanarak üretmenin ve yaratmanın sonsuz keşfine çıkar. İlkel olandan karmaşığa doğru yeniden üretim beyin dokusunun hareketinde ve hücresel çoğalmasında ve soyutlama ile dil ve şekilsel anlatım biçimlerine doğru dönüşürken el-beyin-dil etkileşim ve dönüştürmesi sayısal ve işlevsel olarak zincirleme sürer. Ne ok ne yay ne bardak ne yılan şekilli –S- harfi ne de dalın çatallı şekli olan –Y- harfi doğal olarak kendiliğinden yoktur. Tüm bunlar en basit örnekler olarak insan yaratmaları ve soyutlamaları olarak ortaya çıkan doğaya yabancılaşmalardır.

Arkeolojik kalıntılar üzerinde yapılan araştırmalar ve geri kaldığı düşünülen topluluklar üzerinde yapılan araştırmalar ve gözlemlerden sosyal insanın topluluk halindeki yaşayışında sokak kavramının olmadığı görülmektedir. Ve yine bir canlı türü olan maymun toplulukları üzerinde yapılan araştırmalar ve gözlemlerde de benzer bir değerlendirme ile karşı karşıya kalınmaktadır. O zaman sokak kavramının daha gelişkin olduğu tanımlanan zaman dilimlerine ilişkin yine insan cinsinin bir yaşayış biçimi olduğu anlaşılmaktadır. Hem ilkel sayılan topluluklarda ve hem de alt kategori olarak değerlendirilen hayvan topluluklarında yavrularının sahipsiz bırakılmadıkları görülmektedir. Sokak kavramı gelişkin olduğu söylenen toplumsal yapılarda, ilkesizlik, güvensizlik,kargaşanın egemen olduğu korunmasız alanlar olarak belirginleşir.

Bu gün teknolojinin almış olduğu yol ve kültürel birikim ile birlikte düşünüldüğünde insan türü kendisi ile övünebilecek bir gelişme içerisinde olduğunu söyleme gücüne sahip görünmektedir.

Güvenliği,ilkesi,kuralları olmayan sokak olarak tanımladığı alanlara üstelik en çok korunması gerektiği büyüme çağındaki yavrularını terk eden ve bunu kanıksayan , görmezlikten gelen, öteki çocuk kavramına sığınan insan türü kültürel birikimini tüketme eğilimine girmiş yozlaşmaya başlamış demektir.


İnsan, sokak çocuğu kavramından/olgusundan/gerçeğinden utanç duymalıdır!...

“İnsan ile aşağı hayvanlar arasındaki en önemli farkın ahlak duygusu ya da bulunç (vicdan) olduğunu öne süren yazarların bu düşüncesine tümü ile katılıyorum” (2) diyen Darwin biyolojik olarak insan tanımı ile yetinmek istemediğini belirtmektedir. Vicdan, toplumsal yargının bireydeki yankısıdır.

../
(2) Age, S: 115
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
Tartışan tek canlı türü insandır; uzlaşamayan ve kavga eden tek tür olmadığı gibi...Tüm canlılar bir şekilde iletişim kurmaktadırlar, ama, bir konuyu enine boyuna masaya yatırıp düşünce açıklamasında bulundukları henüz görülmemiştir. Canlıların çoğu iç-tepkisel ve kalıtımsal güdüleri ile davranırlar, insan diğer türlerden farklı olarak iç-tepkilerini denetleyebilir ve kalıtımsal etkilerini aşarak davranabilir! İnsanın tür olarak geldiği/kat-ettiği aşama itibariyle bunu diğer türlerden farklı olarak gerçekleştirebiliyor olması tarihsel/biyolojik/kalıtsal ve kültürel birikim ve evrimleşmesinin sonucudur; ne ilk insan türleri şimdikine, ne de şimdiki insan türü ilk türlerine benzememektedir.
İnsan yaratmasaydı da var-olacaktı; bir terliksi gibi...Ama o zaman tanım olarak "insan" olmayacaktı...
Her imge bir yaratmadır!
“İnsan aşağı hayvanlardan, yalnızca en çeşit sesleri ve düşünceleri birbirleriyle birleştirme gücünün aşağı yukarı sonsuz büyük olması ile ayrılır; ve bu, besbelli, insanın zihni yetilerinin pek çok gelişmiş olmasına bağlıdır...konuşmanın gerçek bir içgüdü olmadığı besbellidir, çünkü her dilin öğrenilmesi gerekir...küçük çocuklarımızın agularından da anladığımız gibi, insanın konuşmaya içgüdüsel bir yönsemesi vardır; oysa hiçbir çocuğun, bira yapmaya, ekmek pişirmeye, yazmaya, içgüdüsel yönsemesi yoktur.” (3)
“...dilin sürekli kullanımı ile beynin gelişimi arasındaki ilişki elbette çok daha önemlidir...sözcükler ister söylensin ister söylenmesin, karmaşık bir düşünce zinciri, onların yardımı olmaksızın, cebir işaretleri olmadan yapılan uzun bir hesaptan daha çok sürdürülemez.” (4)

../.
(3) Age, S: 101/102
(4) Age, S: 104
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
Dil konusunda Noam Chomsky'nin etüdleri/araştırma ve incelemeleri dikkatle incelendiğinde diller arasındaki geçişlerin o denli zor olmadığı görülecektir. Ne ki, insan yavrusunun büyüme aşamasında anadili ile olan ilişkisi onun düşünme kalıplarını da bir açıdan belirlediği için konuşma dilinde gramer doğaçlama olarak kendini yaratır. Yazın dilinde bunu sağlayabilmek için eğitim/öğretime gereksinim olacaktır. Bir dili hem sözlü hem de yazılı anlatımda kullanmadaki yetkinlik bir "üstün olma" durumu değildir; ki, insanlar arasındaki en güçlü iletişimin anlatı ve yazı olduğu düşünülürse iletişimdeki bozulmaların, kırılmaların, yanlış değerlendirmelerin bir çoğu dil üzerindeki egemenlik ile ortadan kalkacaktır. Dil üzerindeki egemenliğin erk-egemenlik ile ilgisi yoktur. İngiliz dilinin Dünya dili olma yönündeki eğilimi aslında bir kültür-emperyalizmi olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle her coğrafyadaki tüm dillerin yaşatılması gerekir. Tüm Dünya Halklarının tek dil üzerinden ortaklaşa iletişim kurabilmesi ilk olarak göze hoş görünse ve anlamlı olsa da sonuçta bir renksizlik demektir. Her dil toplumun dokusunu oluşturan bir olgu olarak kültürel birikimin, şekillenmenin, çeşitliliğin sağlanmasını temin eden en büyük araçtır. Hiç bir dil ve kültür yok olmamalıdır. Dünya gezegeni tüm diller eşliğinde tartışacak insan toplumlarını barındırmaktan sevinç duymalı.

kültürler arası diyalog, tarihsel bir içeriğe sahiptir; tüm dillerin bilinmediği zamanlarda da kültürler arası diyalog vardı ve dil-in olduğu her yerde sosyal bir doku var demektir, bu dokuda yer alanlar kendi dilleriyle iletişim kurarlar; salt dilin dile anlatacağını düşünmek anlamsızdır. Dil bir araçtır çünkü...imgesel düşünce ve dil arasında sıkı bir ilişki olmasaydı insan kendini yaratamayacaktı. Bir dili "mükemmelleştirmek" değil sözü edilen, dili yaşayan dokusu ile özgür bırakmak ve kendi akıntısında yaşamasını sürdürmesini sağlamaktır. Bir dili yetkin kullanmak ise yaşadığı zaman/eğrisi ile sınırlıdır, bu durum gelecekle ilgili değildir.
Ve Noam Chomsky diyor ki; “...önce öldürüldüler, sonra unutuldular...Çevremizi sarmış olan acı ve baskıyı sessizce kabullenmek zorunda değiliz. İnsan türü, evrimsel kayıtlarda çok yakın bir dönemde ortaya çıkmış ve çok büyük zararlar verdikten sonra hızlıca ortadan kaybolmuş olan –evrimsel bir hata- olduğunu kanıtlayabilir ve bu hiç de küçük bir olasılık değil. Bunu kabullenmek zorunda da değiliz.” (5)
Utanç topluma mal edildiğinde birey onun yükünden kurtulma şansı bulacak resim şekillenmeye başlayacaktır. İstenen de belki bu olsa gerek; utancı kitlelere mal etmek...Bir ironi, bir virüs, bir kanserli hücre dokusu gibi o insanın hep içinde olacak ve kendine yabancılaştırarak varlığını sürdürecektir. “Neye baksam utanacak bir şey var. Ama utanç da diğer şeyler gibi; insan onunla uzun süre yaşadığında mobilyalarından biriymiş gibi alışıyor...her evde bir kültablasında yanan, bir duvarda çerçevelenmiş asılı duran, bir yatağın üzerini örten utançla karşılaşabilirsiniz. Ama kimse artık farkına varmıyor. Herkes çok nazik” (6)

../
(5) Noam Chomsky, Demokrasi ve Eğitim, Editör: C.P.Otero, bgst Yayınları, Birinci Basım, Mart 2007, S: 211
(6) Utanç, Salman Rushdie, Metis Yayınları, İlk Basım Eylül 2005, Aslı Biçen çevirisi, S: 31
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
Benlik duygusu henüz karmaşıklaşmadan önce, ilkel benlik denilen aşamada iken ak-töresel utançlar da ilkeldi/-kötü, geri anlamında değildir-/, ne zaman ki insan toplulukları politize olmaya başladılar “insanın politik hayvan olarak tanımlanması gibi” o zamandan bu yana toplumsal töreler/baskılar utancı farklılaştırdılar. Bir kum saati tersine dönmüş ve her şey onunla birlikte tepe-takla olmuştu. Her olgu nasiplenirken, utanç duygusunun bundan kurtulması olanaksızdı. “Utancın zıttı nedir? Şerem çıkartıldığında geriye ne kalır? Orası açık: utanmazlık” (7) Utancın tersinden utanmazlık ile örtüşmesi ancak gelişkin sayılan benliklerde yaşanabilecek bir olgudur. Saf utançsızlık ile kirli utançsızlık arasındaki fark buradan gelmektedir. “Utançla utanmazlık arasında, etrafında döndüğümüz mihver uzanıyor; bu iki kutuptaki meteorolojik koşullar da aşırı uçlarda. Utanmazlık, utanç: şiddetin kökleri.” (8)

Utancın ters-yüz edilmiş hali görülemez ise o yüklendiği kişinin öz-saygısını ve güven duygusunu tümden ortadan kaldırır ve şiddetin besleyeni olur. Salman Rushdie bu konuda diyor ki; “İnsanları uzun süre aşağıladın mı içlerinden vahşet fışkırıyor. Sonradan, öfkelerinin enkazını gözden geçirirken şaşkın, inanamaz, genç görünüyorlar. Bunları biz mi yarattık? Biz? Ama biz sıradan çocuklarız, iyi insanlarız, böyle bir şey yapabileceğimizi...sonra ağır ağır gurur baş gösteriyor, güçlerinden, karşı saldırıda bulunmayı öğrenmekten duyulan gurur.” (9)
İnsanı ararken insanın insanla didişmesi, hor ve hoş görmesi sürekli yaşanacaktır. Çünkü insanı tanımlamak hem çok basit/sıradan hem de oldukça karmaşık bir olgudur. İnsanın ne olduğu ve ne olması gerektiği ikilemine verilecek yanıtların birden fazla olması bu karmaşık dokunun belki de temel nedenlerinden biridir. Türlere bakıldığında insanı diğer türlerden ayıran en belirgin farkın olan/olması gereken ikileminde olduğu görülecektir; diğer türlerde bu iki olgu çakışıktır ve çatışma yaşanmaz; oysa, insan türünde bu o kadar ve devasa açıyla farklılaşmıştır ki, belki de insan türünün anlamak istemediği bu makas farkıdır; aslında onu aşması ve her şeyden önce canlı olduğunu bilmesi için bunu görmesi gerekir; insan, her şeyden önce bir canlı türüdür ve “insan” tanımı sosyolojik bir imgedir. İnsan salt düşündüğü için insan değildir; sosyal bir ortamda bulunduğu için insandır. Bu nedenle insan tanımını fizyo/biyolojik ve hormonal olarak açıklamak olanaksızdır. Bir insan bebeği ormanda büyüsün, fizyo/biyolojik olarak inana benzer ama o insan değildir. Bu nedenlerledir ki hangi boyuttan bakılırsa bakılsın insanın, tarihsel belleği ile bilinçli tercihler yapabilen sosyal bir hayvan türü olduğu görülecektir.

../
(7) Age, S: 43
(8) Age, S: 128
(9) Age, S: 129
 

cogito

Yeni Üye
Katılım
30 Ocak 2010
Mesajlar
198
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
47
Dönem dönem kendimi salt bir canlı olarak algılayıp kendime diğerlerine dışardan seyirci gibi bakıyorum. Alışkın olduğum herşeyi durdurduğum an geriye hiçbir şey kalmadığını görüyorum. Buna hayatın anlamı deniyor. Sabah kalkmak kahvaltı yapmak işe gitmek dedikodu yapmak bir dostla sohbet etmek elini yüzünü yıkamak bunların hepsi bizi yaşamda tutan alışkanlıklarımız. Tüm bunları sanki ilk defa yapıyormuşum gibi yaptığım eyleme yabancılaşarak yerine getirdiğimde hepsinin öğretilmiş alışkanlıklar olduğunu görüyorum. Zaten bunların hepsini yitiren insan kendini tanımlayamaz ve sanırım çoğunluk böyle insanlara deli der. İnsanı aramak zordur çünkü insan yerine getirdiği eylemlerle varolabilmektedir. Herkes alışkanlıklarını devam ettirir. Adam için yaşamın anlamı onu yaşamda tutan işidir ve onu kaybettiğinde adeta kendini de kaybedebilir belki yaşamına son bile verebilir.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
güncel yaşamdaki var-olma biçimleri, bir takım davranış ve sözlü anlatım biçimleri nasıl oluşmuşlardır? en basitinden güne başlarken el-yüz temizliği vb. denilen edim/sizin tanımınızla alışkanlık birden bire mi oluşmuş ve kabul görmüştür dersiniz? kim bilir bu edimin/alışkanlığın oluşması için kaç-bin yıl geçirilmiş ve insan tür olarak evrimsel sürecinde sosyal dokuda bu edimsellikleri geliştiren bir yapıda var-olmuştur. sosyal dokudan koparılan biçimsel insanın insan olarak kalması olanaksızdır. Darwin'in bilimsel olarak kanıtladığı bir gerçeği belirtmek gerektiğini sanıyorum. Bir kişiyi karanlık mağaraya koyunuz ve yıllar geçsin, o kişi görme yetisini yitirecektir. dediğiniz gibi insanı aramk hiç de kolay görünmüyor; ama o, buna değer...
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
İNSANI ARAMAK/TOPLUMSAL HAYVANIN ETİĞİ-4



Charles Darwin insanı ararken, türler arasındaki benzer/ortak ve farklı yanları ve tüm bunların biyolojik oluşum evrelerini ve de doğal seçmeciliğe bağlı olarak ta nasıl evrim geçirmiş olduklarını/olabileceklerini değerlendirmek istemiş; toplumsal olarak yaşayan tüm türlerin “yukarı hayvanlarda en yaygın karşılıklı hizmet, hepsinin duygu birliği ile birbirlerini yaklaşan tehlikeye karşı uyarmalarıdır...toplumsal hayvanlar birbirini savunur..birbirlerine karşı, toplumsal olmayan hayvanların duymadığı bir sevgi duyduğu kesindir...hayvanlar, sevgi ve duygudaşlıktan başka, toplumsal içgüdülerle bağlantılı başka yetkinlikler de gösterir. Bunlara bizde ahlak denir...”(1) tanımlamaları ve tesbitleri ile benzer noktalara temas ederek, insan türünü de “toplumsal bir varlık” (2)
Olduğu konusunda benimsemiştir. Türler arasındaki bu benzerliklerin yanında farklı olanlarının neler olduğuna dair ise; en belirgin fark olarak ahlak ve bulunç (vicdan) olduğu sonucuna varmıştır. Der ki; “Ahlaklı bir varlık, geçmiş ve gelecek davranışlarını ya da güdülerini karşılaştırmaya ve onları uygun görmeye ya da görmemeye güç yetiren bir varlıktır. Aşağı hayvanların her hangi birinde bu yeterliğin bulunduğunu varsaymamız için hiçbir gerekçe yoktur; bundan ötürü, bir Newfoundland köpeği suya düşmüş bir çocuğu sudan çıkarınca; bir maymun arkadaşını kurtarmak için tehlikeye göğüs gerince, ya da öküz bir yavru maymuna analık edince, onun davranışına ahlaki demeyiz. Oysa insanda –ki kesinlikle ahlaki bir varlık sayılabilen yalnız oldur-“ (3) Bu tesbit insanın insan gözüyle yeniden toplumsal olarak farklı bir yönden yaratılmasıdır. Yüz küsür yıl önceki bu tesbitlerinde Darwin’in etik olarak belirlediği ya da düşündüğü olguların insandaki yansımaları beklentisindeki gibi evrimleşmemiş görünmektedir.

../.
(1)-İnsanın Türeyişi, Charles Darwin, Onur Yayınları, Beşinci Baskı, Ekim 1985, Öner Ünalan çevirisi, S: 119/122
(2)-Age, S: 128
(3)-Age, S: 131
 

cogito

Yeni Üye
Katılım
30 Ocak 2010
Mesajlar
198
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
47
Bunu ancak oldukça güçlü insanlar başarabilirler. Bunlar dönen bir çarkın dişilisi olmayı reddedenlerdir. Tabiki bu süreçte kopmalar, tutnamamalar, umutsuzluklar, yabancılaşmalar yaşanacaktır. İnsanı varoluşunu bulup kendiliğe eriştiğinde artık otomatik olarak davranamayacaktır. O, her eyleminin farkında olacaktır.Ötekiler farkında değilken birilerinin farkında olmasıdır zor olan.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
aktarım yaparken yorumunuzu göremedim; aynı anda aktarım yapmışız.
yorumunuz bana bir sözü anımsattı; paylaşmak isterim. Mevlana diyor ki; " En zoru, her şeyi bilmek, anlamak ve dünyanın çılgınlığını gördüğün halde, onu değiştirecek güçte olmamaktır. Bundan daha kahredici bir şey yoktur." oldukça düşündürücü bu belirleme karşısında düşünmek gerekiyor. "değiştirecek güçte olmamak" tekil kullanılmış, demek istediği olgu insanın güçsüzlüğü değil; güçlü olacak sosyal dokuyu yaratamaması olsa gerek. "kahreden" insan bu durumu ortadan kaldırmak için bir çaba içerisine girecektir; bu istençtir ki kendi sosyal dokusunu bulacak olan...
 

cogito

Yeni Üye
Katılım
30 Ocak 2010
Mesajlar
198
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
47
Pek çok filozof insanı ararken çeşitli düşünceler ileri sürmüş. Bunlar üzerine kitaplar yazmış. Fakat yaşam dirençlerini kaybetmemişler. Oysaki ben septik bir filozof olmuş olsaydım benim için yaşamın hiçbir anlamı olmazdı.Bu insanlar bunu yaşamlarının bir alanı yapmışlar sadece ve yaşamlarının diğer alanları rahat bir şekilde devam etmiş. Ben acaba gerçekten var mıyız yok muyuz, insan ne , ne olacağım, hayatın temel bir anlamı var mı, hiçbir şey olmasaydı ne olurdu sorularını sorduğumda günlük hayatım normal işleyişini kaybediyor. O yüzden zordur. Eğer bu düşünceler gerçekten içselleştirilmişse yaşamak çok zordur.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
sevgili cogito,
zaman zaman karmaşık görünen sorular basit yanıtlarla karşılık bulurla; bu, sorunun karmaşık olmadığını, onu düşüncemizde karmaşık duruma getirdiğimiz gösterir. hayat yaşadıklarımıza eşittir; anlam ise bir ölçmedir.

..
insanı aramayı sürdüreceğim.
..
İç-güdülerini denetleme ve tarihsel bellek ile diğer canlılardan farklılaşma konusunda insan türü daha gelişkin ve kompleks bir yapı kazanmıştır; ne ki, bu kompleks yapı anlaşılması zorlaşan ve neredeyse görülemeyen ve daha ötesinde kanıksanan bir çelişkiyi de kendisiyle sürükleme eğilimi göstermektedir. Nasıl mı? çocuklarını koruyan ve onları yiyecek sıkıntısından/besleyememekten dolayı öldürmeyen insanın geldiği bu aşamada düşük yoğunluklu nükleer silahlarla binlerce çocuğu katletmekte tereddüt etmediği görülmektedir. Katliam tanımı çoğunlukla/tamamen insan türüne ilişkindir. Çünkü, bilinç ve belleği en yoğun olan tür insandır. 30 tane yaban arısının 30 bin tane bal arısını 3 saatte katledip ballarına el koymasını katliam saymamak gerekir; çünkü onlardaki bilinç düzeyi insandaki ile eş-değerde değildir. Böyle olunca, insan türüne haksızlık yapıldığı düşünülmemelidir. 100 günde yaklaşık 1 milyon insan katlediliyor –Ruanda 1994- ve bunu her gün her saat Tvlerde göstermek tüm insanların psikolojilerini bozulmaz mı? ve bu yapılsaydı eğer, savaş denilen çirkin oyuna insan türü bir maç izler gibi bakacak mıdır? Kesinlike, hayır. O zaman, o melanet hakkında şüphelenmeye ve düşünmeye başlayacaktır. önemli olan insandaki doğruyu bulma arzusuna yönelik haklı şüpheleri uyandırmak değil midir?

Türümüze yönelik korkusuzca attığımız her adım ona zarar vermediği gibi onun zarar verdiği tüm olguların zarar görmesine engel olacaktır; bu, doğal yaşamlar zincirinin yek-diğerinden kopuk olmadığının, olamayacağının, doğal süreçteki bir aksamanın diğer süreçler üzerinde etkiyerek farklılaşmayı kaçınılmaz kılacağının bilinmesi/bilince yerleştirilmesidir. Öyle ise, denilebilir ki şüphe, bir açıdan peşin yargıların/değerlendirmelerin elemine edilmesinde atılan ilk adımdır!?

Şüphe, düşünebilmenin bir sonucudur; düşünce, nesnel olguların gözlem/deney ve edinilen bilgilerin biriktirilmesi ile oluşan ve giderek kristalize imgelerin dizilimlerini gösterir/ifade ederler. Kaplanın yırtıcılığını bilmeyen çocuk ona sevecenlikle elini uzatacaktır, hiç şüphe duymadan...Yırtıcı türün pençelerini göstermesi üzerine o çocuk kedigillerin tümüne şüphe ile yaklaşmak gerektiğini öğrenecek ve uzak duracaktır. Bu basit örnekten çıkartılacak sonuç şu olsa gerek: şüphe de bilgi gibi biriken düşünce kristalleridirler.

Düşüncenin oluşum sürecine baktığımızda ki antropologlar bu konuda oldukça veri sunmaktadırlar, soyut düşünce, oluşum evresinde gözlem/deney ile bir birikim sağlamış görünmektedir. İmgesel düşüncenin oluşum süreci ve dil ve ötesinde bunun alfabetik dizinler oluşturularak iletişim aracına dönüşmesi bir hayli zaman almıştır.

Bazı olgular peşin kabul-görmektedirler. Bunun nedeni ise öykülerin kuşaklar-arasında sözlü edebiyat ile aktarılmasıdır. Sözlü edebiyatın küçümsenmesi değildir sözü edilen. Sözlü edebiyat, her zaman zengin ve yaşayan bir anlatı/dil/öykülenme sunar ve fakat bu edebiyat, gün geldiğinde çelişkinin temel etkenlerini görmeyi engelleyerek ayak-bağı oluştururlar. O zaman diyalektik sentezleme ile aşılma gereğini gösterirler; bunu yapmak insan türünün ayırt edici biz özelliği olsa gerek.


Son yüz yıldaki paylaşım savaşlarının insan türüne ve tüm canlı-doğaya verdiği zararlar değerlendirildiğinde, insan türünü diğer türlerden faklı kılan ögenin, Darwin’in belirlediği gibi ahlak ve vicdan olmadığı görülecektir. –beki, tersinden etiksizlik ve vicdansızlık denilebilirse de , değildir- Farklılığı başka noktalarda aramak gerekecektir. Dikkat edilecek olunursa hiçbir türün –insan hariç- kendi türünden olanları hunharca katletmedikleri görülecektir. Ruanda örneğinde görüleceği gibi 100 günde 1 Milyon insanın katledilmesi bu farkı çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Sırtlan ve bazı diğer çok ender türler dışında seksüel seçmede karşı cinse şiddet/ırza geçme/sarkma/taciz gibi sapmaların olmadığı görülecektir. Ancak toplumsal hayvanın etiğinden dem vuran insan türünün kadın, erkek,yaşlı,genç ayrımı gözetmeksizin kendi türüne/cinsine/karşı-cinsine ve diğer türlere karşı cinsel saldırının her türlü şeklini göstermekten geri kalmadığı da aynı şekilde gözlemlenecektir. Bu sapmanın, doğal yaşamdan sosyal yaşama geçilirken cinsel güdülerin – ki artık bu güdülerden söz etmek ne denli doğru olacaktır?- baskılanmasına bağlayan psikanalizci düşünceler ile açıklanması ne olanaklı ve ne de gerçekçi olacaktır. İnsanı, diğer türlerden ayıran diyalektik gerçekliği görmek gerekir.

İnsan türü ile diğer türler arasındaki temel fark, onun doğal seçmecilikte neolitik öncesi dönemde küçükten büyüterek günümüze kadar geliştirdiği süper-egosu yatmaktadır. Süper-ego, sahiplenme, güç, iktidar, şiddet olgularını birlikte sürükler ve karşılıklı beslenirler. Üretim aletleri zamanla insanın doğaya karşı kullandığı araçlar olmaktan çıkar, önce çitlere, daha sonra da surlara, top ve tüfeğe dönüşürler. Tüm toplumsal kuralları bir yandan bu şiddeti/çatışmayı bastırmak, denetim altında tutmak için yaratan, uygulayan insan türü, bununla yetinmeyerek, koymuş olduğu kuralları hem kendi lehine düzenlemek ve hem de değiştirmek suretiyle süper-egosuna yenik düşerek kaotik yapısına geri dönme yönelimini göstermektedir. Demek ki evrimleşme süreci yalnızca biyolojik bir değişim/dönüşümün değil, aynı zamanda sosyo/ekonomik/politik bir değişim ve dönüşümün açıklanmasını ifade etmektedir.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
Homo Eractus’ ların dönüşümünden günümüze yaklaşık 250.000 yıl geçtiği hesaplanmıştır. Daha önceki zaman dilimlerinde ise;

Bundan yaklaşık olarak 4-5 milyon yıl önce yaşadıkları tesbit edilen ve “Robert Dart’ın 1926 yılında Johannesburg’da bulduğu ve Güney Maymunu anlamına gelen AUSTRALOPİTECUS AFRİCANUS adını verdiği fosil-kafası, maymunla çağımız insanı arasındaki...”(4) kıyaslamaya, sosyalleşmeye, evrimsel sürecin nasıl bir yön çizdiğine dair önemli bilgilerin elde edilmesini sağlamıştır.

Australopitecus Africanus’ların “ beşyüz santimetre küplü beyni ile bu insanımsı yaratığın, 30-20 milyon yıl kadar önceki doğa koşullarının değişmesi sonucu azalmaya başlayan tropikal ormanların dışındaki otluk bölgelerde yaşadığı, 120-150 cm boyunda olduğu, iki ayakları üzerinde rahatça durup yürüyebildiği, yeni başladığı zorlu yaşantı koşullarında salt bedensel yeteneklerinin dışında, savunmak ve avlanmak için geliştirmek, kullanmak zorunda kaldığı bazı aletleri de yapabildiği bilinmektedir” (5)...İnsanlaşma olarak tanımlanan süreçte doğal kaynakların dağılım şekli, elde edilme yöntem ve zorlukları, yeniden üretilmeleri için gereken aletler ve onların tüketilme yöntemlerine göre zaman içerisinde canlı türlerinin fizyo-biyolojik yapılarında değişiklikler olduğu ve insanlaşma sürecinde çenenin küçülüp, kafatasının ve hacimsel olarak beynin büyüdüğü tesbit edilmiştir. “ Aşırı özelleşme, canlının, yetenekleri gereği doğa ile kurabildiği çok yönlü olmayan, tek düze ilişkilerdir. Tek bir tür hayvanın bağırsağında yaşamaya koşullanmış parazitler gibi. Bunlar, birlikte yaşadıkları hayvanı yitirdiklerinde, kendileri de genellikle ortadan kalkarlar. Doğa ile belirli bitki örtüsü ve besi ilişkilerine girmiş yüksek memeliler bile, bu koşulları sürekli bulamadıklarında, evrim zincirinden silinirler. Bu tür özelleşmeler, giderek ancak insan çapında çalışmayı-üretimi-beyni oluşturduktan sonradır ki, evrimi geliştirici bir unsura dönüşebilirler. Bu nitelikteki toplumsallaşma, üretim ve beyin ile, bir yandan kendilerini, değişen dış dünya koşullarına uydururken, bir yandan da doğayı kendilerine göre değiştirmeye çalışırlar. Bu tür bir özelleşme sonucu, doğa ile kurulan diyalog, artık evrimin motoru olur. Örneğin, böyle bir gelişim düzeyindeki insanımsılar, çevredeki besi maddelerinin azalması karşısında, diğer türlerin açlıktan kırıldıkları bir dönemde avcılığa, et oburluğa başlar ve buldukları ateşin yardımı ile de buzulların öldürücü etkisine, karanlığa karşı direnebilirler.”...”Maymunların, otluk alanlara çıkmaya başlaması onları zorunlu olarak gereğinde başka hayvanları yiyerek beslenmeye, avcılığa, et oburluğa doğru itmiştir. Bu ise, proteine kavuşmak, hazır besi ve enerjiyi bolca bulmak demektir. Proteinli besinler, bitkisel olanlara göre çok daha kolay ve kısa süreli çiğnemeyi gerektirdiğinden insanımsılarda ve insanda giderek, daha az ve küçük çiğneme organlarına gereksinim görmüştür. Bu nedenle de, çiğneme organlarının, çenelerin küçülmesi, özelleşmesi saptanır. Hele ateşin bulunup hayvansal ve bitkisel besin maddelerinin pişirilerek yenmeye başlanması ile, çiğneme ve sindirim sisteminin işi iyice azalmış ve de bütün bunların uzantısında beynin evrimi daha da hızlanmıştır.”...” İnsanımsılardaki, iki ayak üzerinde yürüme, çenenin ufalması, hacimli görme, başparmağının gelişimi ve pençenin elleşmesi gibi yapısal işlevsel değişimlerin uzantısındaki en önemli aşama kuşkusuz beyin evrimidir” (6)


../.
4)-Serol Teber, Davranışlarımızın Kökeni, Say yayınları 4.Baskı,1989 Sy:33
(5)-Age, S:33
(6)-Age, S:39-41,47,51,57
 

Yeni Konular

Üst