Forumumuza Hoş Geldiniz

Hoşgeldiniz. Ücretsiz içerikler ve özel hizmetler sizi bekliyor. Hemen üye olun!

Kendinden kaçarken

ssg44

Yeni Üye
10 Şub 2011
42
0
0
50
tolstoy'un haytın anlamı diye kitabı var orda şöyle yazıyordu gördüğün birşeyi hiç görmemiş gibi davranamazsın, sende birşeye inandınsa bu iman doğrumu ve nefsin seni zorluyor bu doğrumu ama rahat ol bu nefis peygamberlere bile hatalar yaptırmış hemen tövbe kapısına sığınmışlar öyle biryer var çünkü hatalar insanlar için yeterki ısrarcı olma, biz onlardan güçlü değiliz hayatın olmazsa olmazları var es geçemezsin senin elinde değil.
zorlamanın anlamı yok değiştiremiyorsan oluruna bırak.
 

iuflsfozkn

Yeni Üye
8 Ocak 2011
641
0
16
40
tolstoy'un haytın anlamı diye kitabı var orda şöyle yazıyordu gördüğün birşeyi hiç görmemiş gibi davranamazsın, sende birşeye inandınsa bu iman doğrumu ve nefsin seni zorluyor bu doğrumu ama rahat ol bu nefis peygamberlere bile hatalar yaptırmış hemen tövbe kapısına sığınmışlar öyle biryer var çünkü hatalar insanlar için yeterki ısrarcı olma, biz onlardan güçlü değiliz hayatın olmazsa olmazları var es geçemezsin senin elinde değil.
zorlamanın anlamı yok değiştiremiyorsan oluruna bırak.
oluruna bırak a kadar katılıyorum
ama oluruna bırakmak tan anladığım "salla gitsin " demek istediğiniz buysa ben bunu yaptıgımmız gün ölmüş olduğumuzun ilanıdır diye bakıyorum ...inanın hayat sorgulayarak daha zevkli en azından benim için öyle ...zevkten kastımı tanımlamak zor ama şöyle bir şey : elma yersin ama hapur hupur ( böyle bir ikileme var mıydı?) değil elmayı veren kim ? elmanın bana kazandırdıkları ne? elmayı verene teşekkür nasıl edilir ? yani öyle elma yemeliyim ki elma beni yememeli
 

ssg44

Yeni Üye
10 Şub 2011
42
0
0
50
sala gitsin tabiri yok bu bir öyle bir yaşam tarzınıbende kabul etmem. Yaşamak nefes almaktan ibaret değildir bunun içine duygu ve yaşanılandan haz almak vardır. Yaradılanı severim yaratandan ötürü tek doğru okey.
hayatı bir pasta gibi düşün inanç ve itikat o pastanın kek kısmı, sevgi ve dostluk kreması olarak düşün biri birinin tamamlayıcısıdır daha lezzetli ve güzeldir değilmi.
tabirde hata olmaz derler
 

ayşenur

Yeni Üye
25 Ağu 2010
236
0
0
33
herkese tavsiye yazı:

Para-testan Tapınakları (!)



’’Para-testan Tapınağı’’


"Altına tapanlar mel'undur/lanetlidir,

gümüşe tapanlar mel'undur/lanetlidir."

(Hz.Muhammed )

Ebuzer’in dostu Ebu’l Kasım der ki;

Müstevrid İbnu Şeddad (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim bize memur olursa, kendine bir zevce edinsin. Hizmetçisi yoksa bir de hizmetçi edinsin. Meskeni yoksa bir mesken edinsin."Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) dedi ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle buyurdukları bana haber verildi: "Kim bunun dışında bir şey edinirse, bu kimse haindir, hırsızdır." [Ebu Davud, Harac 10, (2945).]

Kuran’ın her sayfasında vurgulanan bir kelime söz konusudur. ‘’Namaz’’.

Farsça kökenli olan bu kavram, Kuran’da ‘’salat’’ görünen yere yapıştırılır. Bu yolla, ‘’salat’’ kavramının anlam derinliği maalesef görünmez hale getirilir.

Özellikle de, Arap Krallarından milyon dolarlar alınarak yazılan meallerde bolca rastlanan bu katliam, vahyi tahrif etmek dışında bir şey midir ?

Bence değildir!

Salat kavramının hangi anlamlara karşılık geldiğini görmek için dilerseniz Kuran’a göz atalım;

Salat’ı ikame edin, Zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte rüku edin (Bakara Suresi 43. Ayet)

Daha önce de belirttiğimiz gibi, salat; saly ve salv köklerinden gelir. Anlamı ‘’ateşten korunmak için uylukların hareket etmesi/eylem üretmek’’ biçimindedir.

Zekat ise, arınmak, temizlenmek manalarında kullanılan; mal vermek biçiminde karşılık bulan bir kavramdır.

Kuran’da kullanılan rüku, rakea kökünden gelen (Lisan’ül Arab, Rakea mad.); zenginin fakirleşmesi manasında kullanılan bir kavramdır.

Ve kavramların özgün anlamları ile ayeti okursak, zekat ile rüku arasındaki ilişki göze çarpar. Bu ilişki; fiili bir eylemi tanımlayıcı özellik ihtiva etmektedir.

İbadet ile Nüsuk birbirinden ayrı değerlendirilmelidir. Salatın ibadeti; yaşamın içinde; sokaktaki ateşin etrafında yaşanırken, nüsuku ise namaz olarak uygulanır.

Yani Salat, salt anlamda bir nüsuk değildir.

Mesela Hacc Suresi 41. Ayette salat, zekat vermek ve iyiyi önerip kötüden uzak tutmak ile eşitlenir. Tıpkı yukarıdaki ayette; zenginin/üsttekilerin, malını dağıtarak fakirleri/alttakileri kendi konumuna yükseltmesine eşitlendiği gibi.

Ve çarpıtılan en önemli kavramlardan biri de bu anlamda ‘’yetim’’ kavramıdır.

Araplarda yetim, tek başına, eşsiz gibi anlamlara gelir. Babasını yitirenler için kullanılan bu kavram; ‘’tek başına kaldı, eşsizleşti’’ anlamından dolayı bu anlamı kazanmıştır.

Ki Kuran’ın yetimi; yaşam mücadelesinde yalnız kalan herkestir.

İsrailoğullarından şöyle bir söz almıştık ; Allah dışında hiçbirşeyin kulu olmayın, anneye, babaya, yakınlara, terk edilmiş-yalnız kalmışlara-yetimlere ve yoksullara iyilik edin. İnsanlara sözün güzelini söyleyin, bunun için salatı ikame edin/ayağa kaldırın ve zekatı verin. Sonra siz pek azınız hariç döndünüz. Hala da yüz çevirip duruyorsunuz (Bakara Suresi 83. Ayet)

Bu minvalde salat, nüsuku itibari ile; ihram toplumuna/sınıfsız topluma yönelmek, bunun için kenzden uzak durmak/mal biriktirmemek, rüku etmek/zenginin fakirleşmesi, secde etmek ve bu şekilde davranarak Allah elçisini desteklemektir (Ahzab Suresi 56. Ayet).

Efendim diyorlar ki, malın 1/40’ı zekattır.

Haşa! Sümme Haşa!

Gördünmü o yüz çevireni

Malından az verip, çoğunda cimrileşeni! (Necm Suresi 33-34.ayetler)

1/40 uygulaması, Mekki bir uygulamadır. Velid bin Muğyi; hali hazırda malının 1/40’ını veriyordu. Allah elçisi Muhammed (a.s.) ile temel sorunu, malının çoğunu vermek istemeyişi idi…

Dolayısı ile, Kuran’ın hiçbir yerinde geçmeyen bu oran, kitabi değildir. Kuran’da yoktur.!

Aslolan, malın ihtiyaçtan artanın tamamını dağıtmaktır;

Sana ne dağıtacaklarını soracaklar, Deki; kazancın ihtiyaçtan artanının tamamını (Bakara 219. Ayet)



Duha suresini iyi okumalı;

Sure bir kasem ile başlar, kuşluk vaktine ve geceye kasem/yemin eder…

Ardından, Rabbin sana darılmayacak şeklinde devam eder. Birçok ayette bu bölüm, geçmiş zaman olarak çevrilir. Ancak Kuran’da geçmiş zaman ile ifade edilen ‘’belirsiz hadiseler’’ geleceğe yöneliktir.

Bir koşul gerekir, yani bu belirsizlik; sure içinde bir koşula bağlanır…

Yani, ne yaparsan Rabbin sana darılmayacak ?

6. Seni yetim bulup barındırmadı mı ?

7. Seni yol bilmez bulup bir yola iletmedi mi ?

8. Seni yoksul bulup zenginleştirmedi mi ?

9. Öyleyse sende yetimi ‘’horlama’’

10. İsteyeni de tersleme

11. Rabbinin nimetini anlat da anlat!

İşte yapılması gereken budur.

Kuran’ın genel söylemi itibari ile, tüm insanlık ‘’yetimdir.’’

Çünkü, insanlık; kemalat yolculuğunda ‘’mutlak anlamda yalnızdır.’’

Ve Allah şunu söyler; Allah nasıl sana yardım etti ise, sen de muhakkak senin gibilere aynı şekilde yardım ederek bu işi sürdüreceksin!

Bu bir emir sigasıdır. Farziyet taşır.

Yani sokakta yanan ateşin ışığı ile okuduğunuzda şu manaya gelir;

Yeryüzündeki bütün bu nimetleri size kim verdi ?

-Allah.

Bunun için bir karşılık, para, mal istedi mi ?

-Hayır.

O halde, siz de karşılıksız olarak; size verilenlerin ‘’ihtiyaçtan artanını verin.’’

Bu yolla, Allah’ın kullarından olun…

Yani ‘’salat edin.’’



Salat’ın uygulandığı yer mesciddir. Mescid, secde edilen yer manasına gelir;

Bir de şunlar var: Tutup bir mescit yapmışlardır: Zarar vermek için, nankörlük için, inananları fırkalara bölmek için, daha önceden Allah ve resulüyle savaşmış kişiye gözetleme yeri kurmak için. "İyilik ve güzellikten başka bir şey istemiş değiliz!" diye gerile gerile yemin de edecekler. Allah şahittir ki, onlar kesinlikle yalancıdırlar. (TEVBE suresi 107. ayet)

Şunu da söyle: "Rabbim bana adaleti emretti. Her mescitte yüzlerinizi O'na doğrultun. Dini yalnız O'na özgüleyerek O'na yakarın. Tıpkı sizi ilk yarattığı gibi O'na döneceksiniz." (A'RAF suresi 29. ayet)

Peki secde nedir ?

"Onu kıvama erdirip içine ruhumdan üflediğimde, önünde sacid/secde edin/ olun" (SÂD suresi 72. ayet)

Secde, boyun eğmek, itaat etmek anlamına gelir. Ve Allah; kendi isim ve sıfatlarına secde ettirerek; secdenin yönüne işaret etmiştir. Ancak dikkat edersek; secde etmek için o isim ve sıfatların, mutlak anlamda açığa çıkması gerekir…

Yani, adaletin, esenliğin ve Allah’ı tanımlayan isim ve sıfatların çoğunun açığa çıktığı her ilke ve prensibe uyulur. Bu secdedir.

Salat ise, bu isimleri açığa çıkartma adına hayata geçirilen pratiktir. Eylemsel duruştur.

Namaz’da bu duruşun nüsukudur. Ritüelidir.

(BAKARA suresi 195. ayet) Mallarınızı infak edin; vermeyerek kendinizi tehlikeye atmayın. Güzel düşünüp güzel işler yapın. Çünkü Allah, güzellik sergileyenleri sever.

İnfak olmayan toplumda ‘’kenz baş gösterir.’’

Toplum, hızla kapitalize olur ve sermaye araç olmaktan amaç olmaya yüz tutar. Allah’ı tanımlayan isim ve sıfatlar, birer sermaye aracı olarak kullanılmaya, yetimler ve yoksullar çoğalmaya başlar. Dolayısı ile tamamen güvensiz, yani İslamsız bir toplum oluşuverir.

Bu minvalde, infak etmeyen herkes tehlikededir. Çünkü infak etmedikleri için, toplum dejenere olur, mal ve mülk çoğaltma yarışı; mutlak anlamda en zengininden en fakirine; herkes için bir tehtid haline dönüşür.

Malı arttırmak için savaş çıkartmaktan tutun da, insan ticaretine, uyuşturucudan, zulme her anlamda yıkılmış bir beyt/bina kalır geride…

İşte salat, dini; yani bu durumun tam zıttına hareket eden insani ve evrensel ilkeleri ayakta tutmaktır. Bunun için ;

Kıyam etmek; Özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi vermek.

Rüku etmek; Tevazu ile davranmak, meselelere eğilmek, zenginin fakirleşmesi.

Secde etmek ; Bu ilkelere itaat etmek, ayakta tutmak, yaşatmak.

Bu, salatın ‘’kulluk/ibadet’’ programıdır. Namaz ise salatın ‘nüsuku/ritüelidir.’ Daimi hatırlatıcısıdır.

Bugün yaşanan ise; salatın tamamen namazlaştırılıp ritüelize edilmesi; akabininde; vermeyenler, kenzolar üreten tapınakların inşa edilmesidir.

Belirttiğim gibi, mescid ‘’sokaklardır.’’

Ve bir beldede, açlıktan ölen bebekler varken; gösterişli tapınaklar inşa etmek haramdır.

Esenlikle

info@eren-erdem.com
 

iuflsfozkn

Yeni Üye
8 Ocak 2011
641
0
16
40
ayşenur a çok teşekkür ederken aşagıda tanıtımı yapılmış kitabı okumayı düşünüyorum siz ziyaretçilere de sunumunu yapalım

Nietzsche ve Babaannem
Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş yeni baskı.
Nietzsche felsefeciydi. Babaannemse yalnızca bu gezegende yaşayan biri. İlla ki bir etiket vermek gerekirse, ev hanımı.
Nietzsche, üniversitede ders verirdi. Babaannem, okuma yazma bilmezdi. Hayatında hiç okul yüzü görmemişti.
Çok tanınmış biriydi Nietzsche; bütün Avrupa ondan hayranlıkla bahsederdi. Babaannemse yalnızca kendi köyünde tanındı.
Nietzsche ve babaannem, aynı gezegenin misafiri oldular. İkisi de, bir anne ve babadan dünyaya geldiler. Aynı donanımlara sahiptiler. Ne Nietzsche’nin fazlası vardı, ne babaannemin eksiği.
Bu gezegene yokluktan getirildiler. Yaşamlarının 'öncesi’ yoktu. Yaşadıkları yılların iki fazlasında nerede oldukları sorulsaydı, her ikisi de "Bilmiyorum” diye cevaplayacaklardı.
İkisinin de bir karar vermesi gerekiyordu. Tercih etmedikleri bir dünyada, yaşamlarını sonsuza dek etkileyecek bir 'tercih’te bulunmalıydılar. İşte o karar aşamasında yolları birbirinden ayrıldı. Aynı gezegenin iki yolcusu, iki ayrı yöne gitti. Biri kolay olanı seçti, diğeri zor yolu. Ve bir daha asla buluşmadılar…

İnsanoğlunun yüz yüze geldiği en zor iş, en kolay görünen iştir. Herkes, kendini çok iyi tanıdığını sanır ama en az tanıdığımız kendi ruhumuzdur. Mustafa Ulusoy, ilk kitabı “Nietzsche ve Babaannem”de bu en insani ama aynı zamanda en çetin meseleyi irdeliyor. Hayatın anlamı, ölüm, hiçlik, sonsuzluk arzusu, hayata ve kendine yabancılaşma, mutsuzluk, anlaşılamama gibi bütün çağların ortak meseleleri her dönemin insanına cevap verecek bir saflıkla ele alıyor. Ve bütün bunlar olup biterken, herkesin payına kendi iç dünyasındaki düğümleri çözmeye yardımcı olacak ipuçları düşüyor.
 

ssg44

Yeni Üye
10 Şub 2011
42
0
0
50
sizin yazdıklarınızı okuyunca kafamda bir ikilem oluşuyor duygularıyla nefsi arasında kalmış gibi.
Hayatın terazisi farklıdır duygu, mantık ve vijdanıdır.
Bence yüzdelik payında hesaplarsan üçe bölünen her şeyde (33*3+1) 99+1 = 100 gibi her zamn bir fazla kalır o fazla olan biri varya mantığına kullan
hepsine eşit olmaya çalışki kendinle barışık olasın.
Benim hayat felsefem budur. Ne duygum, ne vijdaınım benden hesap soramaz
bir tarafın isterken bunu duymamazlıktan gelemezsin. mantığınla konuştuğun kadar vijdanınla ve gönlünlede konuşacak mantıklı olanı yapacaksın benim fikrimce .
bu kolay değil ama zor da değil sadece kendini muhasebeye çekeçeksin
 

iuflsfozkn

Yeni Üye
8 Ocak 2011
641
0
16
40
sizin yazdıklarınızı okuyunca kafamda bir ikilem oluşuyor duygularıyla nefsi arasında kalmış gibi.
Hayatın terazisi farklıdır duygu, mantık ve vijdanıdır.
Bence yüzdelik payında hesaplarsan üçe bölünen her şeyde (33*3+1) 99+1 = 100 gibi her zamn bir fazla kalır o fazla olan biri varya mantığına kullan
hepsine eşit olmaya çalışki kendinle barışık olasın.
Benim hayat felsefem budur. Ne duygum, ne vijdaınım benden hesap soramaz
bir tarafın isterken bunu duymamazlıktan gelemezsin. mantığınla konuştuğun kadar vijdanınla ve gönlünlede konuşacak mantıklı olanı yapacaksın benim fikrimce .
bu kolay değil ama zor da değil sadece kendini muhasebeye çekeçeksin
zaten hayat ikilemden ibaret ortası yok.. nefs ve duygu arasında kalmak mümkün mü? değil ...nefs akla da karışabilir bu bizim değerlerimizle alakalı ..siz kendinizi hangi değerlere göre muhasebeye çekiyorsunuz bu önemli(siz i kast etmiyorum genel birr siz) mesela Hz. Ömer in adalet sistemi o kadar mükemmel ki kendini hesaba çekerken "nil in kıyısında bir oğlak suya düşüp boğulsa korkarım Allah cc benden sorar" simdi bunu akılla mantıkla açıklmak zor bu bir ufuk bir enginlik meselesi yani ne kadaar kuvveetli iman varsa o kadar çok mücadele ediyorsun nefsin ile bu böyle..
diğer yandan evet hayat küsmek değil anlatmak istediğim ..ben kendimi anlatmayayım ama müslüman helal olan herşeyi yapabilir..yeter ki helal olsun ..bu durumda helal bir çerçeve içinde akla da duygulara da hazlara da yer var .zaten ben bunu reddetmiyoruz..benim konuya bakışım sizin son cümlelerinizdeki zorluğa dikkat yoğunlaştırmak yani zor olan bir iş bu mücadele ama hayatı sorgularsan biraz önce verdiğimiz elma yeme gibi hayatı yaşarsan iş kolaylaşır...peki kaçımız böyle yaşıyoruz
mesela sinirlendiğinde kaç kişi yutkunabiliyor karşısındakine öfke kusmayı
mesela kaçımız karnımız tok yatarken aç olanın farkında olabiliyor
acaba kaçımız insanlara şu cu bu cu demede önce gidip tanıma cesaretini gösterebiliyor
acaba ve mesela o kadar çok ki ....nefs dediğmiz şeyi iyi tanımak ve içimizdeki isteklerin nefsten mi hakikatten mi olduğunu anlamak için önemli...muhasebe bu işin en öenmli kısmı insan kendindeki eksikleri görmek istemez ama sorgu değerleri sağlam ise kendini sorgular ve eksiğini görüp tedaviye başlayabilir..
ben olaya kısaca böyle bakıyrom
 

ssg44

Yeni Üye
10 Şub 2011
42
0
0
50
ben kendimi Hz ömer'in mevkiinde ve sorumluluğunda görmüyorum göremem kıyasda alamam o yük çok ağır sanada, banada bir başkasınada. Kendini öyle kıyaslama içnden çıkamazsın o meseleler ağırdır sen sana düşeni yap, gerisini mevlama bırak o neylerse güzel eyler ( tevekkül). Sen değiş çevrendekilerinde değişdiğini göreceksin. Bir başka konu bizim şuan yaptığımızda haramlık helallik gibi birşey yok, fikir ve yorum tartışması o kadar, ha sorunumu anlatamammı anlatırım çokta rahat anlatırım çünkü insanım ve insan hayatı çok kısa herşeyi yaşayarak teçrübe edemem bazı şeylerin tekrarı yok veya çokzor, benimle aynı veye yakın sorunları olanların ne yaptıklarını araştırırım, sorarım. Bu islami bi görüşteki yada mecusi ne fark insan insandır ve insanların sorunu hemen hemen aynıdır.
İnsan kelimsi kısa bir kelimedir ama açılımı çok geniştir. Ben mevlana değilim herkese gel diyemem ama herkes benim için önce insandır; sonrası ona bağlıdır.
 

iuflsfozkn

Yeni Üye
8 Ocak 2011
641
0
16
40
ssg44 haklı oldugunuzu söyleyebilirim ..fakat sorumluluk işi kendini Hz Ömer görüp görmeme değil de değerlerin yani helal haram çizgisinin farkında olmakla ilgili bir sorumluluk...kimse O büyük insan(lar) la boy ölçüsemez o ayrı ....ben bir önceki basamakta da bahsettiğim gibi biz acaba günlük hayatı kimin arzularına göre bina etmekteyiz ...işte hepimiz kendimizden kaçarsak sanırım huzurlu bir toplum olmamak işten bile değil
 

iuflsfozkn

Yeni Üye
8 Ocak 2011
641
0
16
40
Sevgileri Yarınlara Erteleyenlere
Bilmem rastladınız mı hiç sürekli iş peşinde koşturup, hayatının öncelikli gündemini işlerinden oluşturan
insanlara? Toplumsal hizmet, ülke yararı, kişisel ekonomik kalkınma, ülkesel kalkınma vb nedenlerle başını
işten kaldırmayan insanlara? Belki rastlamışsınızdır, yanınızdan geçip gitmiştir… Belki de sadece
varlığından kulak duyumu haberdar olmuşsunuzdur; birileri onun kendine hiç vakit ayırmadığından, birlikte
hiç zaman geçiremediklerinden yakınırken… Belki de hiç karşılaşmayan, duymayan, bilmeyenler de vardır
aranızda… Öyleyse böyle insanlarla karşılaşmış, gözlemlemiş ve bu insanları analiz etmiş Behçet
Necatigil’in ilgili şiiri Sevgilerde eşliğinde bir zihin jimnastiği yapalım.
“Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.”
Sevgileri yarınlara ertelemek en önemli meziyetleri arasındadır ilgili kişilerin. Yarınlara ertelenen sevgiler de
bugünlerine yaşayamaz olur elbette, kendini ifade edemez özgürce. Tutuklaşır, hani derler ya “ağzından
kerpetenle laf alınır” bazı insanların, işte aynen böyledir ertelenen sevgilerin başkahramanları… Bir taraf
sevgiye susamış halde beklerken ümitle, diğer taraf kapı duvar (!)
“Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.”
Sevgisini erteleyip, başka zamanlarda dilediğince yaşayacağını hayal edenler, bugünlerinde sevdiklerine
kendilerini bile bile yanlış tanıtmayı da göz almışlardır aslında. Düşünsenize, bir taraf ilgili, yakınlığa
öylesine ihtiyaç duyarken, diğer taraf “şimdi bu kadar işimin, yoğunluğumun, koşturmacının arasında, yani
kaşla göz arasında söylemekten, hakkını verememektense, ilerleyen zamanda vakit bulduğumda doya
doya söylerim diye düşünüyordur. Oysa özleyen, bekleyen, seven, ilgiye hasret olan taraf, bunu ilgisiz,
sevgisizlik olarak algılamaktadır. Başlarda dayanma gücünü bulur elbette, ancak zaman geçip süreç
kendini aynı şekilde yineledikçe, kendini öylesine değersiz, hiçe sayılmış, sevilmeyen olarak hisseder ki,
karşı tarafın sevgisine olan inancını kaybetmeye başlayabilir. “Beni seven, bu kadar zaman bana karşı bu
kadar duyarsız olmayı başarabiliyorsa, bu sevgide ve ilişkide bir sorun var, beni yeterince sevmiyor”
demek ki diye düşünmeye de başlayabilir. Ona ihtiyaç duyduğu anlarda, hep başka başka işlerin
peşindeyse, o işlere kendisinden çok değer veriyorsa, ona karşı bu kadar duyarsız olabiliyorsa, bu ilişki, bu
sevgi öyle bir yıpranmaya başlar ki…
“Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya herşeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı”
Ve bitmeyen işler, gelip de kurtaramaz sevgiyi… Elbette o yoğun temponun akışında kendine bile ayıracak
zaman bulamayan kişi de, istemezdi sevdiklerinden uzak kalmayı… Kalbi sevgi ile doluyken onu bile fark
edemeyecek kadar koştururken hayatın içinde, o sevgi dolu bakışları görmekten kendini ve karşıdakileri
mahrum etmeyi istemezler şüphesiz ki… Acaba durum gerçekten böyle mi? Yani gerçekten istemezler mi?
Yoksa kendi “saygınlık”larını, başarılarını, güçlülüklerini, otoritelerini ve yetkinliklerini tekrar tekrar
kanıtlama ihtiyacı onların dindirilmez ihtiyacı, uğrunda sevdiklerini yitirmeyi göze alabilecekleri vazgeçilmez
arzuları mı? Onların maddi kazanç, başarı ve yetkinliklerini başkalarının gözlerine tekrar tekrar sokma
hırsları, sevilenlerin kalpte kalmasından daha değerli ne de olsa değil mi… Sevilenler nasılsa oradalar ve
sanki ömür boyu orada kalacaklarmış gibi… Sevilenlerin duyguları, ihtiyaçları, özlemleri yokmuş gibi… Sanki
sadece Platon’un idealar dünyasındaki gibi durum… Sevilenlerin zihinsel temsilleri kadir sanki her şeye…
Sanki sevilenler sadece zihinsel temsillerden ibaretlermiş gibi… Onların duyguları yokmuş gibi… Acaba
mağarada hapis olan insanlardan farkı var mı kendisinin? O sevgileri yaşamak için riski göze alıp, o
çalışmayı, işi gücü öne süren alışkanlıklar zincirinden kendini kurtarmaya cesareti var mı bu insanların
gerçekten… Sevgi, hayat akışında arka planlarda kaldığına göre, onlar için bu cesaret gerektiren, farkında
oldukları bir konu bile değil belki de… Öylesine vazgeçilmezdirler ki ne de olsa… Ya da “Giden gidecekse
yapacak bir şey yok, hayat devam ediyor nasılsa, yapacak bir sürü iş var” anlayışında…
“Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.”
Belki de sadece “Bir gün tüm bunları bir kenara bırakıp, emekli olup, sakin, doğal güzelliklerle baş başa,
sevdikleriyle baş başa kalacakları günleri bekleyip, o günlerde ifade etmek, göstermek, doya doya
haykırmayı arzulamaktadırlar sevgilerini…” Sevgiyi, arada derede zamanlara sıkıştırmak, onu küçültürmüş
gibi düşünüyorlardır belki de sadece… Ama zaman yerinde durmaz ki… Günler, haftalar, aylar ve hatta yıllar
öylesine hızla geçip gider ki… Diğeri işi gücü arasında zamanın nasıl geçtiğini fark etmezken, bekleyen
taraflar için zaman geçmek bilmez… Geçen her an ise ayrı bir hasretle saplanır kalır bekleyenlerin gönlüne.
Tüketir tüm enerjisini… Onu kendi ya kendi sevgisinde mahpus eder, ya da istenmediği hissini yaratıp çekip
gitmeye… Zamana bırakılacak ne kalır ki…
“Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı”
Sevgi, gizli bahçelerde açan çiçekler gibi kalırsa, o kimsenin girmediği gizli bahçeleri yaban otları sarmaz
mı? Bekletenin işleri var ne de olsa, o gelene kadar çiçekler, bahçenin o zengin toprakları kayıplara
karışmaz, yitip ziyan olmaz mı? Kendi yalnız gecelerini –ya da belki de yalnız değil, farklı farklı
aksesuarlarla doldurulmuş- sevdiklerine de yaşatma hakkını görecek kadar kontrol ondadır bu kişilerin…
Küçük dünyaların küçük insanlarının küçük çıkarlarıyla uğraşmaya vakitleri vardır da, bir köşede kalmaya
mahkûm bıraktıkları sevdiklerinin en ihtiyaç duydukları zamanlarda onların yanında olmaya vakit
olmamıştır…
Bu yazının bir sonu yok… Ben de yazının sonunu yazmayı erteliyorum yarınlara… Tıpkı bu yazının
başkahramanlarının sevgileri ertelediği gibi… Tam tersine ben de bu “iş”i erteliyorum… Sevgileri gelecek
zamanlara ertelemeden kalın sağlıcakla…
Duygu Dinçer
 

iuflsfozkn

Yeni Üye
8 Ocak 2011
641
0
16
40
BEN DENEN MASAL
Ben diye bir şey geldi koca dünyaya, meraklandı hep dev aynasına. Yıllarla sınırlı ömrü belirdi, ölünce de
ölümlüler delirdi
Yalan dünyaya inat mı bilmem ,doğruydu işi yalan diyemem. Hem görünürde hem de hayalde yaşadı ben
denen beden. Issız karanlıkta kaybolmayı düşündü, düşündüğünü anlayınca kaybolmadığına tanıklık etti.
Büyük olmaya aldandı;kendinden büyüğünü görünce; küçüldüğünü yalanladı.Yarayı görünce panikledi;çile
çekince olgunlaştığını kanımsadı. Parayı büyük güç gördü;dostsuz kalınca öldü. Aşkı tatmak istedi,
mecnun olunca sitemler etti.Bir dünyadır herkes kendi içinde,ölümsüz sayar kendini; mezar taşlarını görüp
isimleri okumayınca.Bu nasıl bir dünya, herkes kendi içinde derseniz,herkesin hayale boğulup,
düşünceleriyle var olan var ettiği cevabı ile devam edersiniz;kimisindekar ve kış yıllarca soğuk buz
gibi-sanki sibirya-,kimisinde güneş dünyanın kendisi olmuştur. Bazen baharlar bitmez bazende kışın sonu
gelmez, baharın ilkine giren pek azsa da sonuna gelmek için uğraşır ben denen yıllar birikimi. Ezilmek
vardır ;domates gibi, bazısında da ezilmek imkansızdır; tuç çelik gibi.Ruh hali bazen hırçındır, bazen ise
atılgan olduğu halde, suskundur. Yorulmak vardır ben dilinde, yorulmamak mümkünmüdür aşkla sevince.
Görememek vardır başka hayalleri, görmek mümkündür gözdeki kalbi. Soru sormak vardır; ben nedir diye,
anladığını sanar; ayna icat edilince.Bazen kör olmak, bazen kör bile olamamak. Kör olmak kalple sadakat
işi kör olamamak ise kalpsizlik gibi bişe. Özgürlük arar eksen içinde, esir olur eksenin kendisi bile.
Çıplaklığı örtünmek sanar, bilgisiz cahil iken çıplak yüreği kanar, ki daha da kötüsü nedir ; bunun farına
varınca bile gurur duyulması bence. Bahane de hazırdır; suçlu anne, baba ve iyi eğitim yoksulluğu gibi
kelime ordusu sanılan acizlik tablosudur… gürültü işitir duyar zanneder, duyunca gerçek söz
(anlayamadığından) sağırlığını reddeder.Güçlü olduğunu zannederek yenilmezim der, hayatı yenilmeyi
kaderi eder.
Ben denen canlı ben derken benim demeyi de ihmal etmez.Ben neyim ve neyim var derse, sonuçta; Ben
denen vücut Tanrı’nın eseri, eee ruhum var dersek ;oda Tanrı’nın eseri,düşüncelerim var;o da kendini
tetikleyenin eseri, duygularım dersende;o da duyguya sebep olanın eseri, yaşıyorum dersende
;yaşamandan şüphe etmemenin eseri olduğuna göre ben bana ait değilim yani ben beni benleştiren bana,
beni bilirttiğim müddetçe benim ve ben beni benleştiren benlere muhtacım denir kalbin belki de
düşüncelerin benim ile konuşan kısmında;o zaman ben hem varım hem yokum demekte mümkündür.En
iyisi ise;beni bana ben eden benlik benim kimliğim ise bensiz ben ceset, benin geldiğim ben ise ben olmayı
kendi kendine yapamadığı ve bir şeylere muhtaç olduğunu kanıtlıyor ve böylece ben beni icat eden benim.
Ben bana beni getiren ben kadar benim demek ise bir başka yoldur çözüm için.
Mustafa KOYUNCU
 

iuflsfozkn

Yeni Üye
8 Ocak 2011
641
0
16
40
hint kurgusunda benlik için bir tanım
" mahayana bilginin azametidir; ferdde ve eşyada nefsin yokluğudur;enerjinin boşalmasının selamet vasıtalaarının kullanılmasının büyüklüğüdür, çünkü insan kirlilikten (günahtan) arınmadıkça oluşumdan kopamaz.ilk uyanış ve (arzu ve nefsten) o büyük ve mükemmel kopuş gerçekleştiğinde bir budanın başarı ve eylemlerinin azametiyle karşılaşırız.işte mahayna denilen hal budur."
 

iuflsfozkn

Yeni Üye
8 Ocak 2011
641
0
16
40
BEN PEK KATILMASAM DA GÜZEL BİR DÜŞÜNCE
" "BEN"
Beş duyunun bir araya gelmesiyle meydana getirilmiş bir hayalettir ve bu hayaletin mutlak gerçeklikle hiçbir alakası yoktur." huei-neng -vaazlar
çin kültüründen
 

Aksiyom

Yeni Üye
4 Tem 2009
569
1
0
34
BEN PEK KATILMASAM DA GÜZEL BİR DÜŞÜNCE
" "BEN"
Beş duyunun bir araya gelmesiyle meydana getirilmiş bir hayalettir ve bu hayaletin mutlak gerçeklikle hiçbir alakası yoktur." huei-neng -vaazlar
çin kültüründen

Huei... çok doğru söylemiş.
Zira duyular an'a hapistir, sonsuzluğun içinde 'ben' yokolmaya mahkumdur.
 

ssg44

Yeni Üye
10 Şub 2011
42
0
0
50
Huei... çok doğru söylemiş.
Zira duyular an'a hapistir, sonsuzluğun içinde 'ben' yokolmaya mahkumdur.

Herkesin üç kimliği var: Gösterdiği kimliği, gerçek kimliği ve sahip olduğunu sandığı kimliği.
İnsan "ne ise o olmayı" reddeden tek yaratıktır.
 

iuflsfozkn

Yeni Üye
8 Ocak 2011
641
0
16
40
insanoğlu bir bedenin azaları gibidir
aynı özden yaratılmıştır çünkü.
Bedenin bir yeri acırsa diğer uzuvlar da rahatsız olur bundan.
Başkasının üzüntüsünü paylaşmayana insan adı verilmez!!!
Gülistan dan
 

ssg44

Yeni Üye
10 Şub 2011
42
0
0
50
insanoğlu bir bedenin azaları gibidir
aynı özden yaratılmıştır çünkü.
Bedenin bir yeri acırsa diğer uzuvlar da rahatsız olur bundan.
Başkasının üzüntüsünü paylaşmayana insan adı verilmez!!!
Gülistan dan


Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder.
insanada dışardan bakınca hepsi aynıymış, insanmış gibi gözüküyor, oysa alakası olmayan bu sıfata bürünmüş binlerce mahluk var. Kuzu postuna bürünmüş kurt gibi. İnsan olmak çok zor. Bazen kör, sağır, dilsiz, hiç birşeyden haberi olmayan biri gibi yaşamak isterdim. Herşey hayal ettiğim gibi tozpembe sanar mutlu olarak yaşardım, ama insan görüyor, duyuyor yaşıyor malesef.
Yaşanılan birşeyi hiç yaşanmamış sayamıyorsun
 

iuflsfozkn

Yeni Üye
8 Ocak 2011
641
0
16
40
*YAZARLAR

Melda Bekcan m.bekcan@aksiyon.com.tr
Kimliği meçhul bir ses var, içimden gelen!
Sayı: 844 / Tarih : 07-02-2011
Söylediklerine kulak vermesem de hep o haklı çıkıyor. Aklımı kaçıracağım yahu, geleceği nasıl bu kadar net görebiliyor?


Aksiyon Etkileşim Kutusu


Video Foto Ses

Yazdır Arkadaşıma Gönder

Yorum yazın

Yorumları Oku




Bir ses…

Evet, bir ses var içimde ara ara konuşan,

Elinden geldiğince beni kollayıp korumaya çalışan,

Tehlikelere karşı bugüne değin defalarca uyarmış olan,

Hiç umulmadık zamanlarda kolumdan çekip

‘Dikkat et! Sen bu insana çok güveniyorsun ama sonunda üzülebilirsin!’ diye yol gösteren

*******************

Bir bakıma çocuğunun üstüne titreyen anne rolü üstlenen,

Gözünden sakınan,

Bana zarar gelmesin diye gece gündüz uğraşan,

Nereden geldiğini bilmediğim

Kimliği meçhul, bedenimde taşıdığım, sessiz ses!

***

Yalnız…

Bir şey itiraf edeyim mi?

Ben, onu hiç dinlemiyorum.

Sanırım üstlendiği anne rolü nedeniyle olsa gerek,

Onun karşısında söz dinlemez, haylaz çocuk vaziyeti takınıyorum.

Omuz silkiyorum, kafa çeviriyorum,

Söylediklerini duymazdan geliyorum.

****

Gelin görün ki…

Eninde sonunda hep o haklı çıkıyor.

Taşlar oturunca, dedikleri bir bir yerine geliyor.

Aklımı kaçıracağım yahu

Geleceği nasıl bu kadar net görebiliyor?

***

Bense…

Üzerime yıkılan her yenilginin ardından,

Sessizliğe bürünüyorum,

Cesaretim kırılıyor,

Yeniden başlamaya korkuyorum.

******

Bir değil… İki değil…

Defalarca yaşadım bu duyguyu.

Defalarca soludum, aynı burukluğu*

Kim bilir kaç kez uyardı beni bir bilseniz.

Dürttü olmadı! Çimdikledi bana mısın demedi!

Avazı çıktığı kadar bağırdı. Yok, yine söz geçiremedi!

Hep kafamın dikine doğru gittim, durdum.

Ee! Sonra da aynı kafayı tabiri caizse duvardan duvara vurdum.

***

Zaman zaman…

İçime kapanıp sorguladığım oldu!

Neden onu hiç önemsemedim?

Neden tavsiyelerini kulak arkası ettim?

Tüm ısrarlarına rağmen bir an olsun at gözlüklerimi çıkararak,

Doğrularımdan taviz vermedim?

***

Kabul!

Bugün bildiğim tek şey var ki

Onu dinlememekle, kendime yazık ettiğim.

Uluorta söylemesi zor ama!

Hani eskilerin deyişiyle, şöyle okkalı bir tokadı hak ettiğim.

***

Ne yapayım…

Ezildiğimi hissediyorum gündelik koşuşturmanın içinde

Falanca ne yapmış, filanca ne demiş dedikodularının seyrinde

Dünya hayatının bitmek bilmeyen hesap kitap derdiyle

Yok, magazin haberi, yok dayatma gündem ile*

Zihnimde o kadar yük taşıyorum ki terazide ağır basıyor

Ve diğer duygular, dürtüler baskılanıyor.

*****

Oysa…

İçimdeki ses, alabildiğine şefkatli, narin ve samimi

Ne kadar yaramazlık yaparsam yapayım beni kırmıyor

Her daim affediyor, hiç yalnız bırakmıyor,

Dedim ya tıpkı annem gibi!

***

Biliyorum…

Bu düşüncelere sahip olan

Geçmişin hesabını yapmaya başlayınca karın ağrıları tutan

İçinden gelen sesi yok saydığı için dövünen, üzülen**

Yalnız ben değilim!

***

Trajikomik…

Arkadaşlarla bir araya geldiğimizde, ondan bahsediyoruz.

Kâh gülüp, kâh ağlıyor

Varlığını hesaba katmadığımız için pişmanlık duyuyoruz.

Ama ertesi gün tıpış tıpış aynı döngüye dönüyoruz.

***

Farkındayım…

Biz bu zihniyetle gidersek, daha çok sıkıntı çekeriz.

Eziliriz, süzülürüz, kendimize zulmederiz.

Çünkü…

İnsan, kendini değiştirmediği sürece

Maruz kaldığı sıkıntılar da değişmezmiş.

Evrenin kuralları ezelden belirlenmiş.*

07.02.2011
 

ssg44

Yeni Üye
10 Şub 2011
42
0
0
50
*YAZARLAR

Melda Bekcan m.bekcan@aksiyon.com.tr
Kimliği meçhul bir ses var, içimden gelen!
Sayı: 844 / Tarih : 07-02-2011
Söylediklerine kulak vermesem de hep o haklı çıkıyor. Aklımı kaçıracağım yahu, geleceği nasıl bu kadar net görebiliyor?


Aksiyon Etkileşim Kutusu


Video Foto Ses

Yazdır Arkadaşıma Gönder

Yorum yazın

Yorumları Oku




Bir ses…

Evet, bir ses var içimde ara ara konuşan,

Elinden geldiğince beni kollayıp korumaya çalışan,

Tehlikelere karşı bugüne değin defalarca uyarmış olan,

Hiç umulmadık zamanlarda kolumdan çekip

‘Dikkat et! Sen bu insana çok güveniyorsun ama sonunda üzülebilirsin!’ diye yol gösteren

*******************

Bir bakıma çocuğunun üstüne titreyen anne rolü üstlenen,

Gözünden sakınan,

Bana zarar gelmesin diye gece gündüz uğraşan,

Nereden geldiğini bilmediğim

Kimliği meçhul, bedenimde taşıdığım, sessiz ses!

***

Yalnız…

Bir şey itiraf edeyim mi?

Ben, onu hiç dinlemiyorum.

Sanırım üstlendiği anne rolü nedeniyle olsa gerek,

Onun karşısında söz dinlemez, haylaz çocuk vaziyeti takınıyorum.

Omuz silkiyorum, kafa çeviriyorum,

Söylediklerini duymazdan geliyorum.

****

Gelin görün ki…

Eninde sonunda hep o haklı çıkıyor.

Taşlar oturunca, dedikleri bir bir yerine geliyor.

Aklımı kaçıracağım yahu

Geleceği nasıl bu kadar net görebiliyor?

***

Bense…

Üzerime yıkılan her yenilginin ardından,

Sessizliğe bürünüyorum,

Cesaretim kırılıyor,

Yeniden başlamaya korkuyorum.

******

Bir değil… İki değil…

Defalarca yaşadım bu duyguyu.

Defalarca soludum, aynı burukluğu*

Kim bilir kaç kez uyardı beni bir bilseniz.

Dürttü olmadı! Çimdikledi bana mısın demedi!

Avazı çıktığı kadar bağırdı. Yok, yine söz geçiremedi!

Hep kafamın dikine doğru gittim, durdum.

Ee! Sonra da aynı kafayı tabiri caizse duvardan duvara vurdum.

***

Zaman zaman…

İçime kapanıp sorguladığım oldu!

Neden onu hiç önemsemedim?

Neden tavsiyelerini kulak arkası ettim?

Tüm ısrarlarına rağmen bir an olsun at gözlüklerimi çıkararak,

Doğrularımdan taviz vermedim?

***

Kabul!

Bugün bildiğim tek şey var ki

Onu dinlememekle, kendime yazık ettiğim.

Uluorta söylemesi zor ama!

Hani eskilerin deyişiyle, şöyle okkalı bir tokadı hak ettiğim.

***

Ne yapayım…

Ezildiğimi hissediyorum gündelik koşuşturmanın içinde

Falanca ne yapmış, filanca ne demiş dedikodularının seyrinde

Dünya hayatının bitmek bilmeyen hesap kitap derdiyle

Yok, magazin haberi, yok dayatma gündem ile*

Zihnimde o kadar yük taşıyorum ki terazide ağır basıyor

Ve diğer duygular, dürtüler baskılanıyor.

*****

Oysa…

İçimdeki ses, alabildiğine şefkatli, narin ve samimi

Ne kadar yaramazlık yaparsam yapayım beni kırmıyor

Her daim affediyor, hiç yalnız bırakmıyor,

Dedim ya tıpkı annem gibi!

***

Biliyorum…

Bu düşüncelere sahip olan

Geçmişin hesabını yapmaya başlayınca karın ağrıları tutan

İçinden gelen sesi yok saydığı için dövünen, üzülen**

Yalnız ben değilim!

***

Trajikomik…

Arkadaşlarla bir araya geldiğimizde, ondan bahsediyoruz.

Kâh gülüp, kâh ağlıyor

Varlığını hesaba katmadığımız için pişmanlık duyuyoruz.

Ama ertesi gün tıpış tıpış aynı döngüye dönüyoruz.

***

Farkındayım…

Biz bu zihniyetle gidersek, daha çok sıkıntı çekeriz.

Eziliriz, süzülürüz, kendimize zulmederiz.

Çünkü…

İnsan, kendini değiştirmediği sürece

Maruz kaldığı sıkıntılar da değişmezmiş.

Evrenin kuralları ezelden belirlenmiş.*

07.02.2011

Size birşey sorayım genelleme olarak; kul kimin kaderini yaşar
 

Yeni Konular

Üst