Forumumuza Hoş Geldiniz

Hoşgeldiniz. Ücretsiz içerikler ve özel hizmetler sizi bekliyor. Hemen üye olun!

Babası ( - )

Konu Görüntülenme İstatistikleri

Şu an görüntüleyenler
Misafir: 1

Toplam: 3,358

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
Bir ana düşünün adı Özge olsun; iki de çocuk: Ozan ve Özgür... Olmaz mı? Neden olmasın. Var sayalım olsun okuyup dinleyelim o zaman,... kısa anlatımla yaşam öykülerini...

Özgür, hayata gözlerini açtığında çepeçevre sularla kuşatılmış buldu kendini. Gelişkin tıbbın kendisi için suda doğum olayını gerçekleştirdiğinin farkında değildi; diğer çocuklardan farklı olarak ağlamadan dünyaya ayak basmış olmanın farkında olmadığı gibi. Oysa bu sayede, kısa sürede yüzmeyi öğrenecek, suda boğulma olayını tanımayacak ,benzerlerinden ve yaşıtlarından daha fazla suda soluksuz kalabilecekti.


Özge, Ozan'dan sonra ikinci çocuğu olan Özgür' ü istememişti aslında. Böylece Özgür, anasına ilişkin teknik bir hata/gecikme ve egemen düşünceyle kayıtsız kalan babasının ortaklaşa hata ve kayıtsızlıklarının sonucuydu. Özge , Özgür'ün tam ve sağ doğumunu engellemek için uzun uzun düşünmüş ve zaman zaman da bir takım başlangıç sayılabilecek davranışlara kalkışmış ancak bir türlü bu gücü yakalayamamıştı. Ana olmanın dayanılmaz baskısı mıydı yoksa öz-yaşamından kaynaklanan endişeler miydi engel olan bilinmez.


Bir ana düşünün adı Özge olsun ve doğuracağı çocuğuna koyacağı ismi düşünemeyecek kadar ilgisiz olsun. Özge kendini mesleğine adamış bilim dünyasına katkılarından dolayı ödüllü bir öğretim görevlisiydi. Üç kez aşk yaşamış ve son ikincilerinden birinden Ozan diğerinden Özge kalmıştı geriye.


Ozan , Özgür?den yedi yaş büyüktü. Ana Özge'nin Özgür'e daha fazla ilgi göstermesini beklerken kendisine daha fazla ilgi gösterilmesinden dolayı bir yandan sevinirken diğer yandan da Özgür'e acıma duygusu karışık bir sevgi beslemekteydi.


Özgür gelişip-büyüdü. Bu süreçte, Özge'nin gözünden kaçmayan bir olguyu da kendisiyle büyütmekteydi. Özge istemediği için Özgür'ü sevmekte güçlük çekiyordu. Ancak ona ilgisiz de olsa onu koruyup gözlüyordu. Özgür, doğduğu gün gibi acıktığında ana sütüyle beslenene ve altı ıslandığında değiştirilene kadar avazı çıktığı kadar bağırıp çağırıyor ve fakat gözlerinden bir damla yaş gelmiyordu. Bir çocuk/bebek düşünün adı Özgür olsun, adı gibi bağırıp çağırsın ama gözleri yaşarmasın.!? Konuşmaya ve yürümeye başlayana kadar yaklaşık bir yaşına dek bu alışkanlığı ile Özge'yi yeterince bezdirmiş ve birden unutuvermişti. Zaman zaman Ozan'a gösterilen ilgiyi kıskandığında kısa aralıklarla tekrarlamak dışında...Ozan'ı sürekli kıskanmadığı gibi çoğu zaman önemsemiyordu da.


İki kardeş; Ozan ve Özgür'ün ortak yanları kimlik kartlarında Özge'nin soy-adını taşıyor olmaları ile babaları bölümünde (-) işaretini taşıyor olmalarıydı. Baba kavramına ve olgusuna yabancı bu iki kardeş için kayıt belgesindeki bu işaretin fazla da bir önemi yoktu. Ancak yaşıtları ile kurdukları ilişkilerde baba olgusunun yoksunluğunu fark edebiliyorlardı.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
2.BÖLÜM

Özgür birinci sınıfa başladığında (+) ve (-) ile toplama ve çıkartma işlemlerini yapmaya başladı. Daha önceleri kimlik kartına baktığında babası bölümündeki bu (-) işaretine bir anlam veremiyor ancak çoğu sorusu yanıtsız kaldığından anasına da soramıyordu. Özgür (-) işaretini (?) işaretiyle kendisiyle büyütmekteydi. Birinci sınıfın ikinci yarı-yılında sınıf öğretmenleri değişmişti. Öğretmeni babasının adını sorduğunda Özgür hiç tereddüt etmeden eksi- yanıtını verince ana Özge’nin ilgisizliğinin sonuçlarına katlanmış ve arkadaşlarının anlamsız bakışları üzerine kalktığı gibi sırasına geri oturmuştu. O gün eve koşarak geldi. Özge henüz dönmemişti. Ozan bilgisayarın başında oyun oynamaktaydı ve o kadar kaptırmıştı ki Özgür’ün geldiğinin farkında olamamıştı. Dolap çekmecelerini karıştırıp Ozan’ın kimlik kartını buldu. Kendi kimli,k kartı ile farklı olmadığını görünce sevindi. O gün Ozan’a ilk kez sıcak bir yakınlık duydu. Ancak kuşkularını tümden yenememişti. Sonraki günler arkadaşlarının kimlik kartlarına baktığında farklı olduklarını görünce hem şaşırmış ve hem de tanımlayamadığı bir üzüntüyü hissetmişti. Ağlamayan Özgür, gülüşleri de unutuyor gibiydi.
Özgür bilgisayarı hiç sevmedi. Ama su, onun için hayat demekti. Evlerinin önünden uzanan kumasaldan hemen sonra denizin serin suları vardı. Suya girdiğinde ,Özgür yeniden yaşam sevinciyle dolar ,onunla saatlerce oynamaktan büyük zevk alırdı. Suyla olan bu yakınlığı suda daha fazla kalabilmesini ve kendinden yaşça büyüklerini de gerilerde bırakmasını sağlıyordu. Yarışmalarda sürekli aldığı ödüller hem kendisine olan güvenini arttırıyor ve hem de yüzünde derinleşen bir tebessümün belirmesine neden oluyordu.

İdil sürekli birlikte olduğu arkadaşı ve en çok anlaştığı kişiydi. İdil’in kimlik kartında babası bölümünde (-) işaretinin bulunması da bir yönden ona daha fazla yakınlaşmasını sağlıyordu. İdil’de onun gibi denize tutkun ve kabına sığmıyordu. Denizde buluştuklarında yaşam her ikisi için de çok farklılaşmaktaydı. Zaman zaman İdil ile vücut temaslarında değişik bir heyecanı algılayan Özgür bu duygusunu ne İdil ile ne de başkası ile paylaşmamıştı.

Özgür yaşamı değişik boyutları ile algılayıp büyürken Ozan bilgisayar başında robotlaşmaktaydı. Özge, meslek aşkının deli rüzgarlarında yaşlandığının farkında bile değildi.

Seçme sınavlarında Özgür felsefe bölümünü kazanmıştı. İdil’de aynı bölümde ve aynı sınıftaydılar. Özgür derslerini yakından izlerken tüm tartışmalar mutlaka katılır ve sözünü sonuçta karşısındakine benimsetirdi. Ancak İdil ile hiçbir konuda aynı noktaya düşmüyorlardı. Aralarında giderek büyüyen bir düşünsel uçurum oluşmaktaydı. Çoğu zamanlarını birlikte geçirseler de bu düşünce zıtlaşması ve aşılmaz tartışmalar Özgür’de endişe duygularını çoğaltıyordu.

Mayıs ayının sonlarına doğruydu. Deniz oldukça dalgalı ve karaya doğru sert bir esinti vardı. Özge pencereden denizi izlemekteydi. Kapı usulca açıldı. Özgür ve İdil’di gelenler. Yüzlerinde Özge’nin daha önce tanımadığı bir telaş vardı. Konuşmuyorlardı. Başlarıyla şöyle bir selam verip odaya geçtiler. Özge kadehine kırmızı şarap koyarak pencere kenarına döndü. Bir süre sonra Özgür ile İdil arasında geçen tartışma sesleri, artan bir tonla salonda yankılanmaya başladı. Özge kulak-konuğu olmak istemiyordu. Kendi odasına geçti. Bir süre sonra dış kapı bir hışımla kapandı, pencereler titredi. Denize doğru koşarak uzaklaşmakta olan Özgür’e seslenmek için pencereyi açan Özge konuşmaya zaman bulamadan Özgür’ün dalgalar ile kucaklaşmasına tanık oldu. Odadan çıkan İdil ile göz-göze geldiler. İdil ağlamaktaydı.

Üç gün aralıksız, aramak kurtarma ekipleri denizi boydan boya taradılar. Özgür yoktu. Bir genç düşünün adı Özgür olsun, felsefe öğrenimi yapıyor ve su gibi İdil’e aşık olsun; çok iyi bir yüzücü olsun ve denizde kaybolsun!?
.../.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
3.BÖLÜM


Yok-oluşunun dördüncü günü Ozan denize kırmızı bir gül bıraktı. İdil uzun bir süre içine kapandı. Özge günlerini aynı pencereden denizi izleyerek kendini avutmaya çalıştı. O yıl Özge yılın annesi seçildi!? Ana, özge -candı, Özge anneydi ve hem de yılın annesi ama o ana olamadı. İdil dokuz ay sonra su içinde bir çocuk doğurdu! Adını Deniz koydu; babası (-)...!? İdil anaların belki de en güzeli, şefkatlisi ve koruyanı; sevgi deryasını şelaleler gibi taşırandı...Hiçbir zaman yılın annesi seçilemeyecekti ? beklentisi yoktu-


../.
Mayıs ayının sonlarıydı.Kapı usulca açıldı. Özgür ve İdil'di gelenler. Özge pencere kenarında denizi izlemekteydi. Dalgaların yükselişi ve kıyıya vuruşları, çıkardıkları ses ve çığlık sanki başka dünyaların habercisiydiler. Özgür ve İdil ile göz-göze geldiler. Bir şeyler söylemelerini bekliyordu Özge, ancak onlar hiç bir şey söylemeden başlarıyla selamlayarak kendi odalarına/Özgür'ün kişisel odasına geçmişlerdi. Her ikisini de tanıyan Özge, daha önce tanımadığı bir telaşı taşıdıklarını fark etmekte gecikmedi. Kadehine kırmızı şaraptan bir kez daha katarak cam kenarına geri döndü. Deniz dalgaları o-nu alıp başka kıyılarda savurmaktaydı. Birden geçmişi gözünde canlanmaya başladı.

Tıp fakültesini kazandığında ne kadar sevinçli olduğu günlerini anımsadı birden. Çocukluğundan beri doktor olmak isteği ayrı bir heyecan veriyordu ona. Ana-babasının tek çocuğu, el-bebek, gül-bebek büyütülmüş, bir dediği iki edilmemiş ve parasızlık denilen kavramı hiç tanımamıştı. Fakülte 3. sınıfında iken bir trafik kazasında ana ve babasını aynı anda kaybetmiş ve o zamana kadar tüm sınıflarda takıntısız geçmesine karşın bu olaydan dolayı çok sarsılmış ve dönem kaybetmişti. Psikolojik olarak sıkıntılı günler yaşamaktaydı. Sınıf arkadaşı Şahin o dönemde kendisine çok ilgi göstermiş ve bir çocuk sevecenliği ile başını omzuna yaslamıştı. Şahin'in varlığı ile ana-baba özlemini bir nebze örtmeye/ötelemeye çalışmıştı. Şahin psikoloji bölümünü tercih ederken o ise mikro-biyoloji konusunda uzmanlaşmak istiyordu. Şahin bir doktor değil sanki fırtınaların diliyle konuşan, rüzgarın serin bir soluğu gibiydi. Konuşmalarının büyüsü, karşısındakini serin okyanuslarda dolaştırmaktaydı. Zamanla bir-birlerine aşık olmuş ve birlikte yaşamaya başlamışlardı. Fakülte bitene kadar birliktelikleri sürmüş ve süreç içerisinde Özge yeniden yaşama bağlanmıştı. Yasal bağıtları yoktu ama yasal bağıttan daha kuvvetli bir ilişkilerinin çevrelerince benimsendiğine tanık oluyorlardı.- gerçi buna her ikisinin de gereksinimi yoktu-
.../...
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
4.BÖLÜM

Özge Şahin den bir çocuk yapmalarını istemişti. Aslında Şahin'de bunu çok istiyordu. Aşkın ve sevdanın çözemediği istekler de vardı yaşamda. Çocukları olmuyordu ve bunun olanaksız olduğunu iki doktor da bilmekteydiler. Bunu sorun yapmadan ilişkilerini sürdürmeye çalışıyorlardı ancak, Özge zaman zaman bunu gündeme getirmekten geri durmuyordu. İçindeki analık duyguları ağır bastığında ise sözlerinin varacağı noktayı düşünmeden konuşuyordu - sonradan üzülse de- Bir gün aynı konuda tartışma çıkmış ve Özge Şahin'e senin yüzünden sonsuza dek çocuk sahibi olma HAKKINI yitiriyorum demişti.

O gün HAK-HAKSIZLIK kavramları Şahin'in yüreğine çarpmış ve içini kemirmeye başlamıştı. O günden sonra içinde ayrı bir telaşla günlük sürüklenişe bırakmış olarak ilişkilerini sürdürmeye çabalamaktaydı. Fakülteyi bitirmiş ve görev-iş yaşamına başlamışlardı. Şahin bir yandan kendince bir yandan da hukukçu arkadaşlarından HAK-HUKUK-HAKSIZLIK kavramları üzerinde derin bir araştırmaya başlamıştı. Özge ise kendisini işine adamış bir açıdan aşkını ve evliliğini ikinci plana itmişti. Şahin bir açıdan mesleğini bırakmış HAK kavramının peşine takılmıştı. Tıp bilimlerindekinden daha büyük bir derinliğe doğru sürüklendiğinin farkındaydı. Sonu olmayan bir uçurumda gibi duyumsuyordu kendini. Kişiye, zamana, sisteme, üretim ilişki ve araçlarına göre değişen bir HAK kavramı, zamanla hukuk ve yasalarla çerçevelendiğinde sınırları hem belirli ve hem de belirsiz bir sosyal olgu ile karşı karşıya olduğunu görüyor; bir diğerine göre üstün olup olmama konusunda sorunun düğümlendiğini görüyordu.

Neydi bir diğerinden üstün/değerli olan? ya da üstün/değerli sayılan?
Kim ya da kimlerdi bu üstün/değerli olanı belirleyen?
Bu değerlendirme neye göre yapılmaktaydı?
Doğuştan mıydı? Sonradan mı kazanılırdı?
Tarihsel bir içeriği var mıydı?
Belirlenen değerlerin toplumsal-etik-sosyolojik-hukuksal karşılanmaları ve belirlenmeleri neye göreydi?

Çok uzun araştırmalardan sonra yaşama hakkı, bireyin beden bütünlüğünü koruma hakkı gibi biyolojik haklar yanında değerlerle belirlenen haklar kavramının da varlığını öğrenecekti. Kendince yapmış olduğu değerlendirmede ise hiç bir bireyin cinsiyet, ırk, dil, din ayrımı gözetmeksizin istek ve beklentilerinin diğer bireyin istek ve beklentilerinden ve sosyolojik olgunun istek ve beklentilerinden daha öncelikli/önceliksiz olmadığı sonucuna varmıştı. Hiç bir değer, diğerinden daha az değerli ne alçak ve ne de üstündü. Bireyin hangi topluluk içerisinde olursa olsun toplumca benimsenen/benimsenmeyen çabası ile gerçekleştirdiği bireysel üretim ile toplumsal beklentiler arasında bir zıtlık ve değerlendirme var olacaktı. Her ne sebeple olursa olsun bir diğerine üstünlük tanımak bir yönden bireyin, diğer yönden ise sosyal olgunun yok edilmesi sonucunu doğuracağından uzlaşma sağlanması gerektiği sonucuna varmaktaydı.

Çocuk sahibi olmak bir istekti ve tartışılmaz bir değerdi. Buna engel olmak ne ad altında olursa olsun kimsenin HAKKI olamazdı. Aşk buna izin vermeyen bir değerdi. Bir gün aynı pencereden denizi izlerlerken
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
5.BÖLÜM

Şahin bu düşüncelerini Özge'ye açmış konuşmak istemişti. Özge ise onun için bu HAKKINDAN vazgeçtiğini söylemişti. Şahin bunu benimsemediğini iletince de Özge unutulması gerektiğini söylemiş ancak Şahin'in ısrarları üzerine diline egemen olmadan "ne halin varsa gör" diyerek terslemişti. Bu sözler bardağı taşırmış ve Şahin bu yükün bir haksızlık olacağını bunun da iki yönlü bir haksızlık olacağını anlatarak kendisinden uzaklaşmıştı.
Dostça uzaklaşmışlardı.

Odada tartışma sesleri yoğunlaştığında Özge kendi odasına geçmiş ve düşünceleri birden dağılmıştı...


Özgür ve İdil odada karşı karşıya oturmaktaydılar. Bir-birlerine sevgiyle bakmışlar dı hep, ancak şimdi konuşurken, her ikisinin de gözleri yanmaktaydı. İkisi de, direnmenin iki inatçı - belki tabir yerinde ise keçinin- sevgiyi nasıl yok ettiğinin farkında olmadan ve belki de önemsemeden direnmeyi bir üstünlük gibi görüyorlardı. Her ikisi de sen-ben kavgasına tutulmuş iki çocuk gibiydiler. Bir açıdan içlerindeki çocuk büyümek isterken diğer yönden küçüldükçe küçülmek ister gibiydiler. Bir diğerinden o küçük çocuğun sakinleştirilmesini, okşanmasını, avutulmasını, sevilmesini hoş-görülmesini ana ya da baba gibi sıcaklığı ile kucaklanmasını ister gibiydiler. Bu yönden hem bir-birine çok yakın ve hem de bir o kadar çok uzaktaydılar. Kavuşulmanın o ortak dilini bir türlü bulamıyorlardı. Her ikisi de gök yarılsa bir yıldırım düşse ve o çocuk, o baba, o ana ortaya çıksa diye iç geçirirlerken gök yarılmıştı yarılmasına ama şimşekler karşılıklı patlamaktaydı. ?Bir kızılca kıyamet-. Her ikisi de istemedikleri halde sürüklenmeye başlamış ve bir yarışta gibi geri dönmemecesine koşmaya başlamışlardı. Önce kelimeler ağırlaşmaktaydı. Bu şekilde uzlaşma ararlarken ses tonlarının yükseldiğini bile fark edemiyorlardı. Özge kendi odasına geçerken İdil’in “asla bir üstünlük söz konusu değil” dediğini duymuştu. Neydi bu iki çocuğun paylaşamadığı? Özge ilk kez Özgür’den ne kadar uzak olduğunu uzun zaman içerisinde kendisiyle iletişim kuramadığını acı bir şekilde duyumsadı. Geçmiş ne geri gelebilir ne de geçmişin yıkıntıları üzerine bir gelecek inşa edilebilirdi?!...O saatten sonra Özgür’e ulaşamayacağının ve İdil ile olan sorunlarına ortak olamayacağının bilincindeydi. Bu aslında istemediği bir sonuçtu ancak bu sonuca bir türlü engel olamamıştı.

Ana özge-candı. Özge anaydı ve yılın anasıydı ancak o ana olamamıştı. Her şey ona yüklenmiş ve her şey ondan sorulmuştu. Oysa o bir sonuçtu yalnızca....Şahin’in gidişi Özge için ikinci bir yıkım olmuş ancak, onu hiçbir zaman suçlamamıştı. Kendisi de Şahin’in yerinde olsa aynı davranışı gösterecekti belki de...Ancak bu konuda biraz tereddütleri vardı...Şahin’e duyduğu sevgi hiçbir zaman tükenmeyecek ve yüreğinde ayrı bir ateş olarak her zaman küllenecekti.

Erkeğin istediğinde çekip gidebilmesinin altında yatan neydi? Bu soruyu yıllarca düşünmüş ve çeşitli araştırmalar yapmıştı. Bu araştırmalarında,kadının doğurganlık gibi en büyük canlılık ve üretiminin üretimde yer alma biçimine göre yok sayılması gibi çarpık bir tarihsel olgu ile karşılaşmıştı. Tarihsel birikimin kendi üzerindeki yansımasından dolayı bir özne olarak ezilmeye karşı içten içe bir kin beslemeye ve büyütmeye başlamıştı. Erkeğe karşı olmanın kadın için bir çözüm olacağı düşüncesi ona da yakın ve kucaklayıcı gelmişti. Feminist kadınlar vardı çevresinde ve aslında onlar erkek rollerini üstlenmeye hazır bastırılmış duyguların ve egemenlik ölçütünün erkeksi adayları olduklarının farkında bile değildi. Yüklendiği tarihsel baskı o kadar ağırdı ki aslında ondan bunu yok saymasını beklemek bir açıdan ikinci bir haksızlık gibiydi. Yaptığı araştırmalardan ilginç bir durumla karşılaşmıştı. Ne bileyim çocuk hakları,kadın hakları, çocuk komisyonları, kadın komisyonları ve gençlik kolları gibi bir takım üniteler ve yazılı belgelerle karşılaşmıştı. İlginç olanı ise bunu yazanların ve komisyonda görev alanların neredeyse hepsinin erkek olmasıydı. Gerçi çağcıl düşüncede erkek ve kadın arasında fark yoktu ama neden bunların yüklenicisi hep erkeklerdi diye düşünmeden edemiyordu?! Kadın hakkı de neydi?! Ve bunu neden erkekler savunmaktaydı?! Erkek hakkı var mıydı?! Varsa bunu neden kadınlardan oluşmuş bir komisyon savunmuyordu?! Ve en önemlisi ev-içi ve dışı üretimde erkeğin yanında yer alan kadın neden en kolay terk edilendi?! “Eksik etek” diye bir tanım duymuştu büyüklerinden. O zamanlar bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu. Oysa şimdi!....”eksik etek” deyiminin bir erkeğin küçük de olsa korunması altında olmak, kendi başına bir kadının hiçbir iş ve işlemi sonuçlandıracak güçte olmamasını anlattığını biliyordu. Özge bu yönden fazla bir baskı görmemiş olmasına karşın tüm sosyal yaşantı ile başarılarından dolayı çekilememek ile karşılaştığında buna tanık olmuş, bire-bir yaşamıştı....Özge bir bilim insanıydı. Buna bilimsel bir kişilik de diyebiliriz. Ve işinde oldukça özverili, çalışkan ve üreticiydi....Ödüller boşuna değildi. Ama söz açıldığında hep bilim ADAMI diyorlardı. Yasalar hep ADAM öldürmeyi suç sayıyorlardı. Bilim KADINI ve KADINI öldürmek gibi tanımlamalar yoktu. Bilime katkısı olan KADIN yok muydu ??!!! Ya da KADIN öldürmek suç değil miydi?!... Gerçi zamanla bu tanımlamalardan ikincisi değişmiş İNSAN öldürmek suç sayılmıştı ama bilim adamı kavramı yerli yerinde durmaktaydı. Sanki bilimsel düşünce ADAMA ilişkindi KADINA değildi?!

Özgür ve İdil ADAM akıllı, hayır KADIN akıllı , bu da değil İNSAN akıllı oturmuş kavga etmeye başlamışlardı...

 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
6.BÖLÜM

İdil ile Özgür aslında kavga etmiyorlardı. Ancak yüksek ses tonuyla bir-birlerini değiştirmeyi, dönüştürmeyi düşünüyorlardı. Bunu yaparken nasılda onarılmaz gedikler açtıklarını anlayamayacak bir yaşın verdiği vurdum-duymazlık içindeydiler. Bir yönüyle de bu davranışları ile yeniyi ve güzeli yaratmanın genç beden ve düşüncelerindeki o korkusuz yaratıcı gücün farkındaydılar. Onlar yaşındaki korkusuz yaratmaların sonraki yaşlarda yaratılamayacak sönük mum ışığı olduğunu sanki biliyorlardı; ve şimdi olmalı diye yanıp tutuşmakta iki bedenin düşleminde fikirler çarpışmaktaydı. Bu denli enerji dolu iki düşüncenin çarpışmasından çıkan kıvılcımların da bir o kadar yakıcı olması kaçınılmazdı. Sözler havada savruluyor; pencereye, kapıya, duvarlara ve tavana çarparak odanın içinde yankılanıyordu. Özge ,odasında endişeyle bunun bitmesini ve iki canın uzlaşmasını bekliyordu. Böylesi zamanlarda duvarlar ne kadar soğuk, dışarıdaki manzara ne kadar anlamsız kalıyordu kim bilir?


İdil “bu bir üstünlük değil” diyordu. Ancak Özgür’ün kulakları sağır, yüreğini taş bağlamıştı. İdilin karşısında duran sanki Özgür değil de başka birisiydi. Onca birlikteliklerinde İdil ilk kez Özgür’ü bir yabancı gibi görmüş ve fakat bu düşüncesinden dolayı hem kendisini içten-içe kınamış ve hem de bu düşünceden hızla uzaklaşmak istemişti. Özgür oldukça birikimli biriydi ve iyi bir hatip sayılırdı. Haksız da olsa konuşma yöntemi, anlattıkları ve açıklamaları ile karşısındakini büyülüyor ve kendisini benimsetiyordu. “Şeytan tüyü var” derler ya öyle bir şey olsa gerek. İdil de ondan geri kalır değildi ancak Özgür’ün hazır bulduğu tarihsel erkek gücü her zaman baskın çıkmasına ön-zemin hazırlıyordu. İdil Özgür’ü çok sevmenin yanında anlamaya özen gösteriyordu. Ancak, Özgür aynı oranda karşılık veremiyordu. İdil’i çok seviyordu ama bir şeyler eksik ve boşta kalıyordu onun için...


İdil’in anası Zuhal hemşireydi. Kırsalda büyümüş kent yaşantısına yabancı kalmıştı. Ta ki hemşirelik yüksek okulunu burslu kazanıp kente yerleştiği güne kadar...Zuhal, tersine yoksul bir ailenin çocuğuydu; parasızlığın, kimsesizliğin ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. Kendi öz-gücü ve direnci ile bir yerlere gelmiş olmanın haklı gururunu taşımaktaydı. Kadın olmanın yükünü Özge’den kat-be-kat daha fazla duyumsamış ve erkeğin baskısını bir zamanlara kadar sürekli ensesinde his etmişti. Çocuk iken babası ve erkek kardeşi ve daha sonra bunların görevini üstlenen Kerim adlı eşinin zulmüne tanık olmuştu. Ancak İdil doğmadan kısa bir süre önce “artık yeter” demiş Kerim’e yol göstermişti. Kerim şaşkına dönmüş, diretmiş ancak Zuhal’ın kararlı karşı duruşuna çözüm üretememişti. Çünkü Zuhal ne pahasına olursa olsun ya özgürlük ya ölüm demişti. Kerim geri adım atmış ve Zuhal kısmen de olsa özgür bir yaşantıya kavuşmuştu. Zuhal bu iç rahatlığının verdiği sevinç ile İdil’i dünyaya getirmiş ve ona sımsıkı bağlanmıştı. Babasının adı ( - ) idi İdil’in de. Gerekçe aynıydı.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
7. BÖLÜM

İdil’de Özgür gibi deniz kıyısında , ılıman bir iklimde büyümüştü, ancak ekonomik olarak aralarında korkunç bir uçurum vardı. Gerçi her iki yürek bunu hiç önemsemiyorlar ve gerçekten de aştıkları bir konuydu. Zuhal İdil’den sonra başka çocuk doğurmamış, Kerim ile başlayan zorunlu ilişkisine isteyerek son vermiş ve gerçekte hiç aşık olmamıştı. Sahil kıyısında Özgür’lerin evine yakın bir konakta yaşlı bir kadının geceleri ve hafta sonları bakımını üstlenerek ek-gelir elde etmiş ve konağın kendisine ayrılan bölümünde çocuğu İdil ile yaşama şansını yakalamıştı. Eşinden ayrı yaşayan bir kadın olarak iş-yerinde çeşitli tacizlere uğramış ise de hepsini savurmayı başarmıştı. Özge ile ortak tek noktaları buydu. Bu konuda özdeşip, eşitleniyorlardı.


İdil kendisine yönelmiş Zuhal ananın yoğun sevgisi ile dolup taşıyordu. Bu yüreğin taşkınlığını hiçbir madde ölçemezdi. İdil bu sevgiyi genç, yaşlı demeden her canla paylaşmaktan ve çoğaltmaktan büyük bir zevk almaktaydı. Bu sevgiyi taşırmak ve aktarmak istiyordu. Bu sevgi ayrıca İdil’in daha alçak-gönüllü ve bağışlayıcı olmasını sağlıyordu. Özgür, bunu hiçbir zaman tanıyamamış güzel bir yürekti. Bu nedenle bu yürek daha katı, kararları o denli soğuk ve geri dönüşümsüz ve kesindi. Anası Özge’yi bu nedenden dolayı suçlamıyordu. Çünkü onun tüm yaşantısının genel çerçevesini biliyordu. Buna rağmen bunu bilmek çok ayrı ve ana sevgisini içten-içe duyumsamamak çok ayrı durumlardı. Özgür’ün analitik düşüncesi çok gelişmiş ise de duygusal yanı bir o kadar geri kalmıştı. İdil bunun farkındaydı ve her keresinde kendi düşüncelerinden ödünler vererek Özgür’ü yatıştırabilmekteydi. Bunun İdil’deki yüklenimini bilen başka hiç kimse yoktu. Ancak o gün İdil’de geri adım almama konusunda bir karar vermişti.


Dersten çıktıklarında öğle saatleriydi. İdil Özgür’e bir çocuk beklediğini söyledi. Özgür bunu duyunca çok sevinmişti. Kendi aralarında kararlaştırıp yola koyuldular. Önce Zuhal’e bildirilecek ve sonra Özge anaya iletilecek ve akşam da birlikte bir şenlik yapılarak kutlanacaktı!...Zuhal anaya uğrayıp bir çayını içtiler. Sevinçlerini paylaştılar, Zuhal çok sevinçliydi ve akşam programı için onlardan gelecek habere göre davranacaktı. Her şey yolunda idi ve buradan ayrıldıklarında İdil sevincinin bölüşülmüş ve çoğaltılmış olmasından dolayı çok ama çok sevinçliydi. Buradan Özge’lere on dakikalık bir yürüyüş ile varacaklardı. Asfalt yolda birlikte yürüyorlardı. İdil tabiri caiz ise bir kuş gibi uçmaktaydı; Özgür’ün önünde, arkasında, sağında solunda yer değiştirerek uçarak yürüyor ve durmaksızın yüreğince konuşuyordu. O an İdil için dünya ve yaşam aynı çizgide odaklanmış ve kendileri dışında her şey yok olmuştu. Doğrusu böyle bir an, bir yaşama bedeldi- Mayıs ayının sonlarıydı. Denizden karaya sert bir rüzgar esmekteydi. Martıların sesi kıyıları döven dalgaların sesleriyle karışmaktaydı.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
8. BÖLÜM

İdil bir yandan gelecek günlerin hayal ve özlemiyle kıpır kıpır davranışları ile Özgür’e eşlik ederken yüreğindeki çocuk sabırsız ve olabildiğince özgürce uçuyordu. İdil bir ara Özgür’e doğacak çocuklarını kendileri gibi kayıt etmek istediğini, bunun,ikisinin de onaylayacağı bir olgu olduğunu öyle içten ve inanarak söyledi ki....Ne ki beklediğinin tersine Özgür’ün bir an olduğu yerde duraklayarak gözlerinin içine soğuk bir bakılış fırlatmasına tanık oldu. Bu bakıştan ürkmüş ve susmuştu. O önde Özgür arkasında ve ağır adımlarla yürümekteydi. İdil bir kez daha aynı düşüncesini bu kez daha alçak bir ses tonu ve ürkek bir şekilde açıkladığında Özgür’ün isteksizce “olur” diyerek denize bakmakla yetinmesine tanık olmuştu. O andan sonra tek kelime etmeden eve varmışlardı. Aralarında soğuk bir iletişimsizlik vardı ve bunu aşmadan Özge ile bebek olgusunu paylaşmak istemiyorlardı. İçeri girdiklerinde Özge’nin cam kenarında denizi izlediğine tanık olmuşlar ve biç bir şey söylemeden selamlayarak Özgür’ün odasına geçmişlerdi. İdil’in sevinci parçalanmıştı ancak yol boyunca suskun geçen süre içerisinde düşünme ve karar verme zamanı bulmuştu. Ve kendi kendisine ilk kez geri adım atmama konusunda kararlı olacağına söz vermişti. Ne olursa olsun geri adım atmayacaktı artık.

Odaya girdiklerinde İdil “ne var ki söylediğimde bu kadar önemli bir duruma getirdiğin” diyerek işi alttan almak ister gibi bir tutum sergiledi. Uzlaşmak için tüm kapılarını bir ana olarak açmıştı. Ancak Özgür körleşmiş, sağırlaşmıştı ve yüreği kabarmıştı, İdil’i duymuyordu.

Özgür ana sevgisini tanımamış ve babanın eksikliğini duyumsamıştı. Çocuğunun da aynı şeyleri yaşamasını istemiyordu. Kendince o da haklıydı ama gerçeği görmek ve benimsemek zordu- İdil ise doğacak çocuğun kendi soy adını taşıyarak babasının ( - ) olarak yazılması gerektiğini söylemekte ısrarlıydı. İdil bu davranış ile Özge ve Zuhal ile benzeşmekteydi. Bunu yaparken Özgür’ü kaybedebileceğini ön-görüyordu. Son bir açıklama ile Özgür’ü ikna edebileceğini düşünerek son bir çığlıkla düşüncelerini açıkladı; Çocuk ana tarafından taşınmaktaydı ve anaya bağlılığı biyolojik olarak tartışmasız bir gerçekti. Bu biyolojik olgu neden ters-düz edilsin di!? Bunu benimsemeyeceğini söyledi. Çocuğu istemese ve kendisince benimsenmese de bu doğumun hem taşıyıcısı ve hem de üretici gücü olarak çocuk üzerinde sevgisini paylaşacak tek olgu olduğunu kesin bir dille Özgür’e iletti. Çocuk bir mal değildi ki o yöne ya da bu yöne çekilsin di! Ananın yeri yok sayılamazdı. Özgür babası bölümüne kendi adının yazılmasının buna engel olmayacağını anlatmak istedi, ancak İdil buna da karşı çıktı ve dedi ki; "Öz kendisine uygun biçimi, biçim de kendisine uygun özü yaratana kadar bir-birilerini dönüştürmek zorundadırlar, eğer bu dönüşüm sağlanamıyorsa yaşam ve güzel olan asla yaratılamaz; böyle olunca da hiçbir bebeğe gerçek sevgiyi yüklememiz mümkün görünmemektedir". Özgür çözümsüz kalmıştı. İdil’e son kez soruyorum "kararın kesin mi" diye sorduğunda İdil tereddüt etmeden "bu kararım kesindir" diyerek kararlılığını bildirmişti. Özgür hoşça kal diyerek odadan bir hışımla çıkmıştı....

Mayısın serin suları deniz suyunu serinleştirmekte ve Özgür’e kucak açmış beklemekteydi.Özgür de babası (-) gibi kıyıdan uzaklaşmayı tercih etmişti. İdil yüreği dingin, sabırlı ve de karalıydı. Ozanın dediği gibi “mutlu aşk yok muydu” Oysa Özgür’ü nasıl da sevmişti. Yüreğinin yangını, Deniz’in babası (-) şimdi yanında yoktu. Deniz gözleri masmavi, deniz yüreği çocuk sevecen; deniz hayatın hırçın gülüydü. Deniz dalgalanır, deniz coşardı ana yüreğinde, denizi tutana aşk olsundu. O belki de ozanın dediği gibi yüz metreyi en hızlı yüzecekti. Bu acele nedendi? Kim di gerilerde kalan? Madalyasız olmayı hiç sorun yapmadan! Deniz Zuhal ananın, deniz İdil ananın sevdasıydı. O uçurumda bir endemik çiçek, fırtınaların yok edemediği bir candı...Deniz-ana-ydı, Deniz bir candı!...
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
9.BÖLÜM

Özge yıllar sonra ve Deniz’in aralarına katılmasından sonra yüreğinde bir annelik duygusunun kabarmaya başladığını duyumsadı. Deniz çok güzel bir bebekti. Yaşını doldurmadan yürümeye başlamış, kendi dilinde sürekli konuşan, kabına sığmaz belki de hiper-aktif, toparlak bir çocuk düşünün. Gözleri mavi, derin bakışları vardı. Gülüşleri yanaklarındaki gamzelerle süslenmekteydi. Esmer çocuk ele avuca sığmıyordu. Simsiyah dalgalı saçları ve ok gibi kirpikleri vardı. Başta İdil olmak üzere Zuhal , Özge ve Ozan’ın şımartmaları ile bir serpilişi vardı ki, tutabilene aşk olsun.

Ozan sonuçta bilgisayar mühendisi olmuş, iyi de bir iş bulmuştu. Ancak aktif bir sosyal yaşantı içerisine bir türlü girmemişti. Deniz’in gelişiyle birlikte kendisinde de bir takım değişikliklerin olduğunu ve bilgisayar canavarından giderek uzaklaştığını sevinerek fark etti. Ozan hiç sevdalanmamış, kimseye aşık olmamıştı. Kendisine sevdalanan var mıydı onu da bilmiyordu. Karşı cinse karşı cins olarak bir yakınlık da duyumsamamıştı hiç. Nedenini kendisi de bilemiyor ve çoğu kez bunu önemsemeden işine bakıyordu. Aslında Ozan kendi halinde zararsız biriydi. Kadın cinsine karşı duyguların hormonsal yapı ile ilgisini biliyordu. Ayrıca Özge’nin tüm yapıcı eleştirilerini ve yönlendirme çabalarını görmezlikten gelmekteydi. Özge’nin yanıldığını kanıtlamak için test yaptırmış ve erkeklik hormonlarında testosteron- her hangi bir sorun, eksiklik ya da fazlalık olmadığını belgelemişti. Ozan’ın kadın cinsine karşı ilgisizliğinin bir başka nedeni olmalıydı.

Ozan sayısal veriler dünyasında düşüncelerini de sayısallaştırmaktaydı. Öte yandan canlı bireyin davranış şekilleri üzerinde hem gözlem hem de araştırma yapmaktaydı.

İnsanın iç-tepilerini zorlayan ve harekete geçiren tüm hormonların en güçlü bir bilgisayar olan beyin hücrelerince karmaşık sinir dokusu aracılığı ile denetlenebileceklerini keşfetmişti. Bu keşif veriler dünyasına ilişkin olduğu kadar sosyal yaşamla da doğrudan ilişkiliydi. Ona göre cinsler arası hormonsal farklılığa bağlı olarak gelişen fizyo-biyo-kimyasal yapılar ruhsal algılama ve tepkimeler ile sevincin doruk yaptığında her olguya göre değişik hazlara, üzüntünün doruk yaptığında her olguya göre değişik keder ve benzeri duygulanmalara neden olmaktaydı. Sosyal olarak tanımlandıklarında ve genelce benimsendiklerinde ise yere ve zamana göre değişen ölçeklerde olağan karşılanmaktaydılar. (Biyolojik yapılanmada beslenme, doğal ve sosyal çevre, duygulardaki kırılmaya bağlı değişmeler, genetik yapı faktörlerini temel belirleyen olarak almakla beraber bunları sabitleyerek aynı ortamlardaki cinsler arası karşılaştırmayı yapmak istiyordu. Öne çıkartmak istediği farklı bir olgu vardı onun gözünde. Bu nedenle bu konuda yoğunlaşmıştı.) Bireyin duruşu ya olguya olduğu gibi uymak ya da kendince farklı bir tavır içerisinde olmak şekilleri arasında faklılaşmaktaydı. İkili değil çoklu ve sarmal renk renk değişen yöntemler göze ilişmekteydi. Bireysel tepkiler ve davranışlar bu ölçeklerde ya toplumsal değerlerle uzlaşı ya da çatışma içerisinde olmaktaydılar. Renk koyulaştıkça çatışma da yoğunlaşıyordu. Toplumsal tepkiler bireyde analitik düşünce süzgecinden geçerken farklı, duygusal süzgecinden geçerken farklı sonuçlar doğurmaktaydılar. Duygusal tepkiler her zaman ve çoğu kez önceden kestirilmeyen davranış modelleri olarak tüm topluluklarda her cins yaş ve kişide gözlenen bir olguydu. Cinsler arası ilişkide gelinen son noktada, mal edinme yönteminin, birikim ve aktarılması şekilli süper-egonun yanı-sıra zaman içinde genelin benimsediği toplumsal kabulün bireyin yok oluşuna neden olabileceği sonucunu çıkarmıştı.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
10. BÖLÜM

Ona göre birey, eğrisiyle doğrusuyla, yanlışı ve hatalarıyla, katkısı ve tüketimiyle toplumdan ayrı bir yer edinmeli ve birey olarak var olması için de cinsiyet ayrımı giderilmesi gereken öncül sorundu. Bireye düşen ise öncelikle hormonlarını denetleyebilmek ve cins ayrımı gözetmeden düşünce ve davranışları geliştirebilmekti. Bu yapılamıyorsa ilkellik ve gelişmişliğin, kölelik ve özgürlüğün ne anlamı olabilirdi ki? Ozan’ın özde insan ve canlıya doğru düşünceleri yoğrulurken, tüm canlıların kendi ve diğer canlılar ile ve de cansız nesneler ile iletişim, etkilenme, etkime, paylaşım, tüketim ilişkilendirilmelerinde bu değerin öne çıkması ile bu değer etrafında karşılıklı olarak karşının ve kendinin ortak ve çoğaltılabilir sevinç, mutluluk ve gönencini yaratabildikleri ölçüde doğal ve toplumsal akış tüm yönleri ile var-olmalıydı. Bazen kendi kendine bu düşüncelerinin olanaksız ve ütopik olduğu kanısını da taşımaktaydı. Tam da böylesi yoğun düşünceler evresinde iken Deniz çıka gelmişti...Deniz onun gözünde tüm sapmalardan henüz çok uzak her şeyi ile en güzel bireydi. Her akşam iş çıkışında Deniz’i görmeden eve dönmüyordu.

Düşünceleri her geçen gün netleşmekteydi ve Deniz sanki de bu süreci hızlandırmıştı. Ozan’a göre öncelikle hormonlar denetlenmeli, ve solunum refleksi dışındaki tüm refleksler yok edilmeliydi. Canlı öne çıkmalı, cins yok olmalıydı. Bir yönüyle doğaya yabancılaşmayla gelişen kültürel doku diğer yönüyle de doğaya geri dönmeyi onu ve tüm canlıyı yeniden üretebilmeliydi. Eşitlik doğal ve toplumsal dengesini bulmadan tepkisel davranışlar çağcıl sayılamazdı. Bu davranış ve düşlem modeline uygun bir arkadaşlık geliştirme şansı olmadığından yalnızlığa doğru sürüklenmekteydi.

Ozan için birikim ve düşüncelerini sayısal dünya aracılığı ile aktarıp paylaşmak dışında başka bir çıkış görünmemekteydi.

Bir gün aynı iş yerinde çalışan iş arkadaşı Aysel kendisine “senin erkekliğinden şüphe ediyorum” demişti. Ozan bu düşünce altında yatan olguyu bildiğinden yanıtsız bırakarak yalnızca gülümsemekle yetinmişti. Aysel fiziksel olarak çok erkeğin ilgisini çekecek bir yapıya sahipti. Konuşma biçimi, belki de tonu ile çekiciliğini daha da arttırmaktaydı. Doğrusu, çoğu erkeğin belki de aradığı yalnızca buydu. Atalar boşuna dememişler miydi “kadından arkadaş değil yalnızca eş olur”, üstelik atalar bununla da yetinmemiş ve “saçı uzun, aklı kısa olan” bu cinsin “sırtında sopayı, karnında da sıpayı eksik etmemek” gerekir diye uyarılarını çok öncelerden yapmamışlar mıydı?! Bu tanımlar ana söz-konusu olduğunda nedense incitici olarak algılansa da erkeğin kadını söz-konusu olduğunda ise nedense birden bu analık kavramı renk değiştirmekteydi. Aysel bir yönden bu durumu çok iyi keşfedenlerden sayılırdı. Erkeğin zayıf noktasını keşfetmiş ve kendince onunla oyun oynamaya başlamıştı. Bunu yaparken konu öznesi olmaktan da rahatsızlık duymuyor, değişik bir haz alıyordu. Aysel çoğu erkeği peşinden sürüklese de hiç birine aşık olmamıştı. Ozan’ı bir türlü kazanamamanın rahatsızlığını taşıdığı gibi içten içe ona karşı bir saygı beslemekteydi. Kendi iç çelişkisini gideremediğinden olacak kendince nasıl olsa kışkırtılmış erkeksi duygularına bir gün yenik düşecek diye sabırla bekliyordu. Bu nedenle Ozan’ın duygularını her fırsatta kışkırtmaktan geri durmuyordu. Bir keresinde yine böyle bir konu açmıştı ki Ozan ona “kadın gibi düşünmeni anlıyorum. Keşke kadın gibi düşünsen ve bu sana ait olsa. Sen sana yüklenen erkek tipinin sevdiği ve benimsediği kadını oynarken aslında o sen olmaktan çıkıyorsun.Kendine yabancılaşıyorsun. Bu nedenle cinselliğin senin birey olarak kişiliğinin önüne geçiyor. İnsana , canlıya doğaya yabancılaşan olgu ne olursa olsun gerçek ve yürekten istenemez ve sevilemez.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
11. BÖLÜM

Bunu anladığın, benimsediğin düşünce ve eylem biçimine dönüştürdüğün zaman sen gerçekten mükemmel bir birey ve kadın olacaksın” diye söylemişti. Aysel incinmiş ve daha da sertleşerek “sen erkek değilsin” diye bağırmış ve o gün işi zamanından önce bırakarak gitmişti. Saatlerce yürümüş ve zaman zaman “bu geri-zekalının yüzünden canımı sıkamam gerek yok” diyerek kendisini sakinleştirmeye çalışmış ise de bir türlü söylenen sözleri kafasından çıkartamamıştı. Ozan’ın söyledikler aslında çok doğru sözlerdi ve bunları yalanlayamadığı ve ancak benimsemek istemediği içi huzursuzdu. Benimsemek istemiyordu çünkü bu yönlü kendisini kazançlı sayıyordu. Bu beğenisini neden kaybetsin ki? Ve bunun gerekçesi ne olabilirdi? Beyni çatlamış ancak bir türlü işin içerisinden çıkamamıştı. Etrafındaki hiçbir erkek bu güne kadar kendisini bu denli küçümsememiş ve bu denli de açık sözlü olarak eleştirmemişti doğrusu. Bu konuyu onunla konuşmadan içi rahat etmeyecekti. Sonunda bu konuyu sakin bir ortamda Ozan ile konuşarak eğrisiyle doğrusuyla bir karara varmak üzere kendisini sakinleştirmeyi, bir açıdan sorunu zamana yayarak kısmen ötelemeyi başarmıştı. Belki de bu yöntemle söz ve davranış ortasında bir fırsat bularak Ozan’dan hesap sorma şansını da yakalayabilirdi? Neden olmasın?

Mayıs-ın sert rüzgarları deniz dalgası ile kıyıları yalayarak geçmekteydi. Kapı açıldı Ozan ve Aysel di gelenler. Özge pencere kenarında kırmızı şarabını yudumlamaktaydı. Hangi zaman diliminde olduğunu kimse bilemiyordu. Özgür’ün kayboluşundan sonra yalnızca Deniz’le birlikte olduğunda konuşuyor ve sevinçli anlar yaşıyordu. Diğer zamanların çoğunda sessizce kendi içine kapanarak dünyalar aşıyordu. Gelenlere bakmakla yetindi. Sanki onları görüyor ve görmüyordu. Ozan ve Aysel selam vererek Ozan’ın odasına yöneldiler. Özge denize bakmayı sürdürdü.


Salonun büyüklüğü hemen göze çarpıyordu. Ozan’la yöneldikleri oda kapısı aralık durmaktaydı. Yanı başındaki odanın kapısı kapalıydı. Pervazlar çerçeve oluşturacak şekilde kapıya kocaman bir fotoğraf yerleştirilmişti. Fotoğraftaki kişinin gözleri siyah ve bakışlarında şaşırtan bir kararlılık okunuyordu. Dalgalı siyah saçı ve ok gibi kirpikleri vardı. Aysel tam da “kim?” diye soracakken Ozan’ın odasına geçtiler. Ancak o yine de merakını gidermek istiyordu. Sorduğunda aldığı yanıt kısa ve öz oldu. “Kardeşim Özgür” başka açıklama gelmedi. Aysel de üstelemedi. Odanın kapı karşısındaki duvarında genişçe bir pencere vardı ve ötesi yemyeşil bir orman deniziydi. Pencerenin hemen önünde bir koltuk durmaktaydı. Sol duvar önünde kocaman bir kitaplık içi tıka basa kitap doluydu. Karşıdaki duvarın önünde özenle ışıklandırılmış bir çalışma masası ve bilgisayar ve hemen önünde de bir koltuk durmaktaydı. Ortada bir sehpa olan odaya yeşil ve turuncu renkler egemendi. “Gördüğün bu oda benim çalışma odam işte” diye açıklama yaptı Ozan.. Aysel’in konuşma teklifini kabul ettiğinde Ozan gidilebilecek onca yer teklifini benimsetememiş Aysel’in ısrarla kendi çalışma odasında sakin bir görüşme yapmak isteği ile merakını gidermesine olanak sağlamak için burasını seçmek zorunda kaldığı için bu açıklamayı yapmıştı. Aysel çalışma ortamını çok beğendiğini söylemekle yetindi. Ozan merakla izliyordu. Aysel’in aradığı ne ki diye? Bazı şeyleri beklemeden görmek mümkün olamıyordu. Aysel camın kenarındaki koltuğa geçip oturdu. Koltuk oldukça rahat ve kendi ekseninde dönmekteydi. Bir süre orman denizini izledi. Bir tablo gibiydi manzara ve güneş ışınları yapraklarda, dikenlerde yansımaktaydı. Odaya doğru döndüğünde Ozan’ı diğer koltukta oturmuş kendisini izlemekte buldu. Aysel‘in yüzünde bir tebessüm vardı. Duygularını biriktirmiş ve gülümsemesi arkasına gizlemiş gibiydi. Konuşmak için burasını seçmekteki amacı bir kereliğine de olsa Ozan’ı tüm erkeklerle eşitlemek ve haklı olduğunu açıklayarak “siz tüm erkekler işte aynısınız” diyerek kırılan duygularını düzeltmekti. Ozan’ın duruşunu bozmakla kendi davranışlarına da

 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
12. BÖLÜM

bir gerekçe bulmuş olacak ve bir açıdan kendisini doğrulamanın rahatlığına erecekti. Bunca zamandır belki de erkelerin kendisinden alıp götürdüklerinin tümünün faturasını Ozan’a kesecekti. Bacak bacağın üstüne atıp sol kolunu koltuk kenarından aşağı sarkarak geriye yaslandığında, mini olan ve yırtmaçlı eteği kalça kıvrımına kadar açılmış ve göğüs dekoltesinden uçlar dışarı fırlayacak gibi olmuşlardı. Ateş baruta yönelmiş ve kıyısında dolaşmaya başlamıştı. Ozan sabırla bekliyor ve gözünü Aysel’in gözünden ayırmıyordu. Sözün açılmasını istediğinde ise aslında Aysel’in anlatacağı bir şey yoktu. “Şey” diye söze başlamak istedi ancak gerisi gelmedi. Ozan’ın bu manzara karşısındaki ilgisizliği doğrusu Aysel’i çileden çıkarmıştı. Ancak daha oyunu bitirmek niyetinde de değildi. İlk ve son sözleri ardında koltuğunu sürerek Ozan’ın koltuğunun yanına geldi. Ozan’ın ellerini avuçları arasına alarak bacaklarının arasında sıkıştırıp kulağına “seni sevdiğimi anlamıyor musun” diye fısıldarken yanağına dudakları ile dokunmayı da ihmal etmedi. Aysel yapacağı son hamlesini yapmış ve çok gerilmişti. Ozan ellerini geri çekip ayağa kalktı. Camın kenarına geçerek arkası dönük olduğu halde kendisine inanarak ve bir açıklama yapacağını ve konuşmak istediğini düşünerek burayı benimsemek durumunda kaldığını ve fakat kendisinin ise farklı bir amaca yönelik sinsi bir plan kurduğunu söyleyerek eleştirisini yönlendirdiğinde ayrıca yine kadın kimliğini öne çıkartıp kendisinin önemsenmediğini, önemsenilmeyenin sevilemeyeceğini, sözlerin sahte olduğunu açıkladığında ise Aysel bitik bir durumdaydı. Fazlasıyla incindiğini iliklerine kadar duyumsadı. “Haklısın” diyerek ağlamaya başladı. Çok kötü olmuştu. Yıllar üzerinden geçmiş bir acı gibi gözlerinden boşalmaktaydı. Ozan yanına geldi ve eğilerek “seni kucaklamama izin verir misin?” dedi. Aysel şaşkın bakışlarla başını evet anlamında sallayabildi. Ozan kendisini kucaklarken ilk kez bu denli içten ve sıcak bir kucaklamaya tanık olan Aysel daha çok ağlamaya başladı. Ozan’ın gülen insan ağlamasını da bilmeli sözleri karşısında
O da Ozan’a sımsıkı sarıldı. “beni ne olur bırakma” sözleri döküldü ağzından. Bir kuş gibi rahatlamıştı. İlk kez bir erkeğe insanca sarılmanın gururu ile doluydu. Sevincine diyecek yoktu. Ozan’a çıkıp dolaşmayı teklif etti. Odadan çıktıklarında salona İdil ve Deniz girdiler. Karşılaştıklarında Ozan hepsini usulen tanıştırdı. Aysel Deniz’i görür görmez kapıdaki resmi anımsadı. Evet o adamın küçüklüğü olmalı dedi içinden. Ancak göz renkleri farklıydı. Baba ve çocuğu idi bunlar. Eğildi Deniz’i sımsıkı kucakladı. Ancak Deniz’in gözleri salonu kolaçan etmekteydi. Deniz kendisini sıyırarak bu kuş gibi kollarını yanlara açıp “Özge ana” diye çığlık atarak koşmaya başladı. Özge çömeldi, kollarını açtı “Deniz-m gel çocuğum” dedi. Pencereden deniz görünmekteydi. Deniz Özge ana-ya doğru kanat çırpan bir kuştu. Ana özgeydi kollarını açmış bir anka-ydı. Her şey bir birine dönüşürken, her şey bir birini dönüştürmekteydi. Hiçbir şey dönüşümsüz değildi. Yılın anası seçildiğinde Özge ana değildi, oysa şimdi o Özgür’ün, Ozan’ın değil hem onların hem de İdil’in ve Deniz’in anasıydı. Deniz-ana, Özge-ana karıştılar bir birlerine...İdil hayatında ikinci kez bu denli mutlu olduğunu duyumsadı. Gözleri yaşararak aynı mutluluğu tattığı Özgür ile Zuhal ana dan çıkıp bu eve doğru yürüdükleri gün hafızasından geçti. İdil denizi izliyordu. Ozan ve Aysel çıktılar.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
TÜM BÖLÜMLER SONU/

İdil bitirdiği bölümde mastır yaptıktan sonra doktorasını yapmaya başlamış ve iki yıl sonra da doktora tezini vererek felsefe kürsüsünde genç bir yardımcı doçent olarak çalışma yaşamına atılmıştı. Zuhal ile aralarında hiçbir tartışma ve geçimsizlik olmadan ayrı ve bağımsız konutlarda yaşıyorlardı. Tez çalışmasını bitirip akademik unvan kazandığında Deniz de üç yaşını doldurmuştu. İdil bir felsefeciydi. Felsefeyi her alanda yaşatır ve görürdü. Felsefesi olmayan olgu ona göre sakat sayılırdı. Deniz onun için yaşamın direnç kaynağı idi. Özgür’ü çok özlese de Deniz’in bundan haberi olmamalıydı. Onu özenle baba olgusundan uzak tutuyor, Özge ve Zuhal’dan tam destek alıyordu. Ozan zaten bu olguyu benimsemişti. Evdeki kocaman fotoğrafı sorduğunda ise Deniz’e Özge’nin oğlu, Ozan’ın kardeşi Özgür olarak tanıtılmıştı. Özgür başka ülkelerde özgürce dolaşmaya gitmişti. Belki bir gün dönerdi. Bunu kimsenin bildiği yoktu. Afacan Deniz kabına sığmıyordu. Bir gün kapıda asılı fotoğrafla çok benzeştiğini sorgulamaya kalktığında ise, İdil kromozomlardan, genetik yapılardan, doğal belirlemelerden geniş geniş söz ederek kişilerin benzeşebileceğini açıklamaya kalkmış ne ki Deniz aldığı dersten sıkılmış olacak ki “tamam” diye konuyu kesmiş ve bir daha bu konuya değinmemişti.

İdil anfiye girdiğinde öğrenciler hemen toparlanmış ve aralarındaki konuşmayı kesmişlerdi. İdil’in dersleri ilgiyle izlenmekteydi. Öğrenciler çoğu kez ara zilinin çaldığını bile duymazlıktan geliyorlardı. İdil ders anlatmıyor, yaşıyordu; anlatırken düşünce dünyasındaki soyut olgular düşüncelerde film şeridi gibi canlanıyordu. İdil öğrencilerince hem çok seviliyor bir o kadar da sayılıyordu. İdil “ gününüz aydın olsun çocuklar” diye söze ve derse başladı. Öğrenciler pür-dikkat hocalarını dinliyor ve zaman zaman not alıyorlardı. Derslerin çoğu soru ve yanıtlarla tartışmalar eşliğinde
geçiyordu. Ne ki, o günkü derste parmak kaldıran ve tek bir soru soran olmamıştı. İdil’de kendisini kaptırmış, anlattıkça anlatıyordu. Birden gözleri bir sıraya takıldı. Sıra boştu. İdil’in derslerinde boş sıra hiç olmazdı. Önce şaşırdı. Yine baktı. Evet sıra boştu. O sırada bir zamanlar Özgür’ün oturduğunu anımsadı. Birden Özgür belirdi, sırada oturmuş onu dinliyordu. Ve sonra kayboldu. Kısa bir durgunluk anı yaşadı. Düşünceleri ve duyguları bir birleriyle yarışarak iç dünyasında çarpışmaktaydılar. Boş olana sıraya bir daha baktığında Özgür’le son tartışmaları gözünde canlandı. “bu bir üstünlük değil çocuklar” diye söze girdi. Boş olan sıraya gözlerini dikerek anlatıyordu. Kendi iç dünyasında o, Özgür’le konuşmaktaydı aslında. “bu bir üstünlük değil çocuklar” sözünü yinelerken düşünme zamanı kazanmak ister gibiydi. Konuşması içten, yalın ve dingindi; “tüm doğa ve canlı-cansız tüm olgular bir bütünün parçaları ya da sonsuza uzanan bütünü oluşturan sonsuz parçalardı. Her olgu sürekli dönüşürken ilk ve son yoktu. Alevli yanma için oksijene nasıl gereksinim varsa, soluyan canlının ak ciğerlerinde oluşan alevsiz yanma ve demirin aynı şekilde yanması için de oksijene gereksinim vardı. Hidrojen ve Helyum gibi iç-tepisel yanmalarda oksijene gereksinim duyulmamaktaydı. Atom parçacıkları tepkidiklerinde yanmanın bir değişik şekli ortaya çıkmaktaydı. Tüm biyolojik yapıların temelinde kimyasal öz ve elementler vardı. Karbon elementi çok sıradan görünse de canlının temel taşıydı. Canlıların doğaya yabancılaşarak geliştirdikleri kültürel birikim çeşitli süreçlerden geçerek “ben- olgusundan kırılarak “bana, benim- olgusuna doğru dönüşmüştü. Bundan sonraki süreçte ise doğal olarak canlılar arasında bir kategorize edilmek gelmekteydi. En üstte bu kategoriyi oluşturan insan “homo- yerleştirilmiş,hayvanlar, bitkiler, börtü-böcek sıralanmıştı. Üstünlük duygusunun temelinde yatan asıl kırılma burada yatmaktaydı ve bu gen-yapısını da etkileyerek kuşaklara aktarılmaya başlandıktan sonra çoğu kişi “homo-
tarafından fark edilmemekteydi. Ayrıca böylesi bir belirleme insan “homo- çıkarınaydı ve sıkı sarılmanın nedeni de buydu. Tüm sapmalar gibi bu sapma aslında sosyal olgunun çöküş nedenlerinden biriydi ve giderilmesi gerekmekteydi. Üstün- olmanın altında gizlenen aşağı- olma olgusu üstünlük kompleksini ve beraberinde aşağılık kompleksini geliştirmekteydi. Bu düşünce giderek farklı canlılar arasındaki sınıflandırma olmanın ötesine taşacak ve insanın “homo”nun- kendi arasında da sen-, -ben-,-üstün-,-aşağılık-,-düşük,-öteki-, tanımlamaları ile güç dengesizliğinde yer edinme ve güçsüz bırakıp yok etme olgusunu yaratacaktı. Kanlı bıçaklı tüm savaşlar ve kavgalar için sebep hazırdı ve insan türü bunu yapmaya can atmaktaydı. Oysa ki ne kadın ne erkek, ne çocuk ne yaşlı, ne beyaz ne kara,ne hayvan ne bitki, toz-toprak, börtü-böcek hiç biri yek diğerinden ne üstün nede aşağı değildi. Bu düşüncede oluşan kırılmanın yok edilmesi gerekmekteydi. Böyle olunca ana-ya biyolojik olarak bağlı gelişen çocuğun ana ile ilişkilendirilmesi ne kadın için bir üstünlük ne de erkek için bir aşağılık olarak yorumlanamazdı.”... Ara zili çoktan çalmıştı oysa ve tüm öğrenciler soluksuz dinlemekteydiler. İdil zaman ötesinden taşıp zamana akmıştı. Asıl ders konusunun çok ötesinde olduğunu da fark edememişti. ”çocuklar gününüz aydın olsun” diyerek anfiden çıktı. Öğrenciler bir süre sessiz kaldılar. Daha sonra kendi aralarında konuşmaya ve tartışmaya başlayarak anfiyi boşalttılar. İdil hocanın söyledikleri üzerinde aralarında bu güne kadar yaşamadıkları yoğun bir tartışma başladığını fark etmeden yedi yönde dağılmaya başladılar. Onlarla birlikte İdil öğretmen de dağılıyor toz zerresi gibi parçalanıyor ve atom parçacıkları gibi tepkimelere neden oluyordu. Düşünce kızıl derili atasözünde söylendiği gibi ok gibiydi. Yönlendirmesini bilmeyeni bumerang gibi gelir bulurdu. İdil kendisine dönmeyen güçlü bir ok gibi savruldu, zamanı aşarak.....



Okuma zahmetini gösteren ve katılan tüm dostlara teşekkürlerimle...
 

Yeni Konular

Üst