Forumumuza Hoş Geldiniz

Hoşgeldiniz. Ücretsiz içerikler ve özel hizmetler sizi bekliyor. Hemen üye olun!

Kuantum Mekaniği Ve Yeni Metafizik

Konu Görüntülenme İstatistikleri

Şu an görüntüleyenler
Misafir: 1

Toplam: 5,585

aliacan

Yeni Üye
Katılım
14 Tem 2010
Mesajlar
18
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
56
Husserl için modern bilim; belirli kavramların kabulüyle, deney ve gözlemi bu kavramlara uyarlama işi gibi görünmektedir. Kavramların bu şekilde kullanımı elbette ki psikolojist kuşkuculuğun temelinde yatan subjektif özne ve nesne ilişkisinin kaçınılmaz bir sonucu olarak değerlendirilir. Modern bilim bu kuşkuculuğun yanlışlığından daha çok aslında eksikliğinden kurtulamamaktadır. Peki Husserl için psikolojizm ne demeye gelmektedir ve bilim nasıl olur da bu tavırdan bir türlü kurtulamaz?

Öncelikle psikolojizm Husserl için bir ruhbilimsel indirgemeyi gerçekleştiren yöntem olarak ele alınmaktadır. Rönesans sonrası Descartes’la başlayan algının subjektif olması ve evrenin ben ile bağlantısı, daha sonrasında özelliklede Berkeley’in algı üzerine çalışmaları psikolojist kuşkuculuğun temellerini atmıştır. Öyle ki bu tavrın bir tarafı bizi solipsizme bir tarafı da idelerin bizden bağımsız varoluşuna aslında tam olarak Platon’cu realizme götürmektedir. Çünkü algının, nesnenin mahiyeti hakkındaki verimsizliği düşüncesi, salt nesne hakkındaki önermenin uydurma bir şey olacağına değil aynı zaman da önermenin içindeki kavramların nesneden bağımsız var olacağı bir realist tanıma eşdeğerdir. Bu da demek oluyor ki, örneğin; “2” nesneden bağımsız bir kavramdır ve nesnesiz de düşünülebilir.

Böylelikle modern bilimciler psikolojizmin bu etkisi altında deney – gözlemlerini gerçekleştirirken ulaşmak istedikleri ölçümlere ulaştıkça doğruluklarını onaylamış fakat varlığın asıl gerçekliğini unutmuşlardır. Sonrasında da atladıkları bir noktayı örneklendirecek olursak; “2” kavramının sembolü bu kavramın bir öz niteliği olamaz ve “2” bu sembolsüz varoluşlarında mutlaka en az “2” tane nesneye ihtiyaç duyar. Bu da demektir ki, bir an için “2” yi bütün sembollerinden arındırıp düşünmeye koyulalım, hiçbir zaman o karşımıza bir şey olarak çıkamayacaktır. Onun sembolsüz görüntüsü ancak iki kuş, iki ekmek yani iki varolan şeyle birlikte belirecektir. Farklı bir şekilde, herhangi bir rengi ele aldığımızda da aynı neticeyi elde etmekteyiz. Husserl hiçbir rengin yüzeysiz düşünülemeyeceğini ve aynı zamanda yüzeyin kendisin bir varolanı ve uzamı teşkil ettiğini söyleyerek, şeylere dönülmesi gerektiğini psikolojizme öğütlemiştir.

Husserl için psikolojizm ve ruhbilimsel indirgeme yanlış olmamakla birlikte eksik bir yöntemdir. Evrenin ben ve biz parantezinde sınırlandırılıp anlam kazanılmaya çalışılması eksikliğini kendi mantıksal döngüsünde bulmaktadır. Çünkü ruhbilimsel indirgeme şeyin varoluşunu bir türlü kavrayamayacak bir sübjektif kabul öngörmektedir. Bilim için ise, bu kabul onu bütünüyle gerçekliği aramasından uzaklaştırır ve enstrümantalist bir tutum sergilemeye götürür. Bilim artık kavramların otoritesi altında bir gözlem uyarlama işinden öteye gidememektedir.

Bu noktada, asıl gerçekliğin elde edilişinde bir yöntem olarak sunulan fenomenoloji, özlerin bilimi, anlamın bilimi olarak bilgiyi elde edebilmek için mücadelesine başlar. Çünkü modern bilimin bilgisi, onun psikolojist tavrından ötürü bir inanç mekanizmasından öteye gidemez. Fenomenoloji ise indirgediği şeyle ilgili olarak bütün kurgularında; olasıkları düşündükçe, görüngüleştirdikçe onun içindeki değişmeden kalan öze yaklaşılır. Bununla birlikte modern bilim, kuantum mekaniğine gelene kadar olasılıkların tahliline pek de sıcak bakmayan bir tümevarımsal methodla ilerlemektedir. Çünkü onun alanı pratik bir deney gözlem alanıdır ve olasılıkları bu pratik içerisinde değerlendirmek imkansız gibi görünmektedir. Fakat atladığı bir nokta vardır ki, o da; bunca pratik ve olgu alanında, açıklama zihinsel kavramlarla yapılmakta ve bu zihinsel kavramlar ölçebilenin ancak yetkinliğinde yetkinleşebilmektedir.

Modern bilim ve ölçüm araçları Kartezyen ikircikliğin etkisi altında evreni ben ile bağlantısı içerisinde yorumlamaya çalışırken, mekanik evrenin kesinliği ile de bu bağlantıyı pasif bir düzlemde değerlendirmiştir. Yani psikolojist kuşkuculuğun varabileceği son nokta ben ile evren bağlantısındaki sadece algı yanılsamasıdır. Halbuki bu ilişki tarzındaki düşünce öncesi yönelimsellik ve bu yönelimselliğin algıyı nasıl etkilediği, takibiyle fenomeni nasıl etkilediği tartışılmalıdır. Modern bilim, Newton’la süregelen bu tavrını günümüzde çalışma yürüten birçok bilim alanında da hala korumaktadır. Fakat bu alanlardan sıyrılan bir yeni bilim ve bir sistem dili olarak görebileceğimiz kuantum mekaniği bu kesin olma niteliğini evrenin elinden alır.

Kuantum parçacıklarının klasik fizikle açıklanamayan davranışları bir tarafa, yine bu parçacıkların herhangi bir deneyde ölçme biçimi ve aletlerinin farklılaşmasıyla sergiledikleri farklı hareket tarzları, artık bilimin içine; gözlemcinin öznelliğini sırf algı tarzıyla açıklamanın yanında bir de öznel bilinci ve gözlemcinin yöneldiği soru tarzının açıklamasını da eklemiştir. Bilim, kuantum mekaniğiyle birlikte Descartes okumasının dışında çok farklı bir ilke ve yoruma kavuşmuştur. Sistemli olarak Bohr tarafından kaleme alınan Kopenhagen Yorumu tam da bu bağlantıda, gözlemcinin soru sorma tarzını ve deneyin sonucunu açıklamaya çalışmıştır.

“…obje ve dünyanın geri kalan bölümü, diye ayırım yapmanın keyfi bir iş olmadığını söylemek, birçok yönlerden daha da doğru olacaktır. Bir atom olayını incelerken karşılaştığımız olgu gerçekte şudur: Belirli bir olayı anlamak istiyoruz, bu olayın doğanın genel yasaları açısından hangi uslamlama ile tanımlanacağını bilmek istiyoruz. Olaya katılan madde ya da işin parçası, teorik araştırmamız sırasında, karşımızdaki doğal karışımca, karşı nesne oluyor ve işte bu yüzden de, olayı incelemek için kullandığımız aletlerden ayrılması gerekiyor. Böylece yorumlarda yeniden bir öznel öğe beliriyor, çünkü ölçme tertibatı da eninde sonunda gözlemci tarafından yapılmış bir şeydir ve hatırlamak zorundayız ki, gözlemini yaptığımız şey, doğanın kendisi değil, bizim soruyu biçimlendirme tarzımızda etkilenmiş olan doğadır.”[1]

Bu yorumla birlikte bilimin genel tavrı, kökleriyle hesaplaşmaya bırakılmıştır. Fizikçiler arasında başlayan ve Newton’un klasik hareket yasalarına kadar uzanan tartışma, fizikçiler arasında bir meydan okumaya dönüşmüştür. Bu meydan okumalar genellikle, Kopenhag yorumunun eleştirisi üzerinden zihinsel deneylere dayanmakla birlikte, bu deneyler ister istemez Kopenhag yorumunu daha fazla güçlendirmiş, fizik ve felsefe arasında yeni bir bağ kurmuştur. Özellikle Einstein ve Shrödinger’in zihinsel deneyleri, bu eleştirilere örnek teşkil etmektedir. Her ikisi de, zihinsel deneylerinde Kopenhag yorumunun varlığın ilkeleriyle çeliştiği üzerine paradokslar yaratırken Kopenhag yorumu bu paradoksların kullanımı lehine çevirmiş ve varlığın akılsal temellerini sorgulamıştır. Bu sorgulama işinde fiziğin ve felsefenin birbirini yakından takip eden kuramsal atıfları büyük rol oynamaktadır.

Husserl’in fenomenolojisi tam olarak Kopenhag yorumunu karşılamamakla birlikte, kuram olarak Heidegger’in çalışmalarında bu karşılama gerçekleştirilmiş gibi durmaktadır. Husserl fenomonoloji -şayet psikolojist indirgemeyi bir “genel görecelik” olarak görür isek- karşımıza “özel görecelik” olarak çıkmaktadır. Yani Husserl, aynı özel göreceliğin hareket ve algı düzlemindeki karşılığını felsefe de oluşturmuş gibi görünmektedir. Böyle bilimsel bir kuşkuculuktan ayrıldığı nokta ise, Husserl deney ve gözlemden sıyrılıp bir anlam bilimi kurmaya çalışmaktadır. Fakat her ne kadar bu çalışmaları geçerli olsa ve modern bilim içerisindeki izafi kuşkuculuğu çözümleyebilse de, kuantum mekaniği ve Kopenhag yorumu Husserl’den fazlasını iddia etmektedir. Durum böyle iken bile bu fazlalık sadece kuramsaldır ve yöntemin tutarsızlığını gösteremez. Yani fenomenoloji, yöntem olarak fiziğin, biyolojinin, kimyanın ve sosyal bilimlerin bütün gelişmeleriyle birlikte gelişecektir aynı zamanda bu bilimlerin hepsine eleştirel bir karşılık yaratacaktır. Kuantum mekaniğinin felsefeye girmesi ve Kopenhag yorumunun oluşmasına neden olan deney ve gözlem sonuçları ortaya çıktığında -ki bunlardan en önemlisi Heisenberg’in “Belirsizlik İlkesi”ni keşfi gösterilebilir- fenomenolojinin de tavrı değişmiştir.

Varlığın, varolması bağlamında yönelmişlik ilkesini vazgeçilmez bir şart koşan Husserl fenomenolojisi, yerini bu karşılıklı varlıkların özsel kendilerini gerçekleştirmesine bırakmıştır ki bu da yönelme öncesinde varlığın birbirlerine ayak uydurması olarak açıklanabilir. Bu bakış açısı, Heidegger’le başlayan yeni bir fenomenolojik yöntemin kıvılcımları olarak dikkat çekmektedir. Aynı zamanda Heidegger’in bu fenomenoloji yorumunun, fizik okumaları karşılığında gerçekleştiği de metinlerinde görülmektedir. Çünkü Heidegger, varlık açısından ölçü ve alet (enstrüman) kavramlarını felsefeye sokmakla birlikte ister istemez yeni bir indirgeme tarzı daha geliştirmiştir. Kopenhag yorumuna benzer şekilde, Heidegger de, ölçümün bir uyarılmış doğa (varlık) yarattığını ve ancak bu doğanın ölçülebildiğini söylemektedir. Bu genel uyarı da, Heidegger için doğaya karşı olan beklenti de yatar ve doğa artık bir deney alanından çok bir tenkit alanıdır. Böylelikle deney ve gözlem boyunca her iki yorum içinde doğa, gözlemciye bir şekilde cevap verir ve bu cevabın kendisi zaten gözlemlenen şeyin doğasını bozmaktadır. Bozum ve o şeyin doğasına karşı şüpheyle birlikte, elimizde bir de deney sonucu vardı ki, bu sonuç da sadece varlığın küçük bir kısmını kavrama işidir.

Kuantum mekaniğinde bu durum “çökme” diye adlandırılan olasılıklardan herhangi birinin gerçekleşmesi işidir. Mikro evrende bütün ölçümler çökme vasıtasıyla gerçekleşir ve bu da varlığın herhangi bir ihtimalidir. Daha açık bir ifadeyle, foton dalgasal ve maddesel hareket özelliği gösterirken yapılan ölçüme göre onun bu hareketi belirlenebilmektedir. Her ölçüm ve gözlem mikro dünyada bir uyarıcı etkisi yapar ve gözlenen parçacığın hareketini etkiler. Böylelikle de deney varlığın sadece olasılıklı bir şeklini görme işi olarak yorumlanmaktadır.

Bohr ve Kopenhag yorumunun bu konudaki direnci Heisenberg’in belirsizlik ilkesini matematik olarak formüle etmesine dayanmaktadır. Heisenberg belirsizlikte hız ve mekan probleminde, parçacığın bu ikircikli hareketini temel almıştır. Çünkü kimi ölçümler dalgasal hareket kayıt ederken, kimi ölçümler maddesel hareket kayıt etmektedir. Bu değişiklik de deney sorusunun karakteriyle belli olmakta ve her deney sorusu, örneğin, “Bu parçacığın ilk ve sonraki hızı nedir?” gibi, belli bir ölçüm aleti ve karakterini belirlemekte bu da parçacığın doğal hareketini etkilemekteydi. Bohr, aslında Kopenhag yorumuyla bu parçalanmayı birleştirecek bir şey aramakta ve her iki durumunda aynı anda var olabilirliğini kabul görmekteydi. Bilim için deneylenmesi imkansız olan bu yoruma karşı çıkma kolay gibi görünse de, kuramsal bir hal alan fizik içersinde yine kuramsal paradokslar üretilmesi gerekiyordu. Üretilen paradoksal zihin deneylerinin çoğu, Kopenhag yorumunu sarsmaktan ziyade yeni evren anlayışları yaratımına veya daha eski argümanlara dönüşü gerçekleştirdi. Örneğin, Zenon ve sonsuz iç içe geçmiş mekan argümanı, Söhredinger’in oldukça popüler olan “kedi” deneyiyle birlikte canlanan yorumlardın biri olarak ele alınabilir. Kedi’nin teorik olarak varlığın üçüncü halini onaylayabilen ve kendisinin değillenmesiyle birlikte varolabilen önermesi ancak mekanın bölünmesiyle açıklanabilecekti. Yani deney sonucu rapor edilirken elbette kedi ya ölü ya diri olacaktı fakat bu onun aynı zamanda diri ve ölü olmasını gösteremezdi. Çünkü deney sonucu mekanın bölünmesini gerçekleştirmekte iken, bir mekanda deney raporu ölü kediyle oluşturulacak, diğer mekanda bunun tam aksi gerçekleşecekti. Böylelikle her kuantum sıçramasıyla yani hareket yasasına uymayan hareket tarzıyla evren daima bölünmektedir gibi bir kuşku ortaya çıkacaktı. Fakat bu yorum her ne kadar tutarlı gibi görünse de en nihayetinde kendi araştırmasını daima geçersiz kılacak bir evren modeli sunmaktaydı. Çünkü mekan bölündükçe, ölçüm yapan özne de bölünecek ve hiçbir zaman diğer varoluşuyla bir kıyasa tabi olamayacaktır. Bu da gerçeklik için hiçbir sağın yöntem olmadığını gösterir ve bu yorum insanlık sığınılacak son seçenek olmalıdır.

Asıl uğraşılması gereken yorum ise (mekan bölünüyor dahi olsa) ölçümün bunu bir şekilde tetiklediği ve bir şekilde doğayı bozduğu, çökmeye uğrattığı gerçeğidir. Böylelikle deney ve gözlem, varlığın bize ancak bir yanını, uyarılmış bir yanını vermekle birlikte, onun bütünlüğünden bizi uzaklaştırmaktadır. İşte Heidegger bu noktada bilim için akıl ve mantık ilkelerinden sıyrılıp eleştirisini geliştirmiş ve yeni bir metafizik olarak yöntemini geliştirmiştir.

Kuantum mekaniği, sistemini ve kuramlarını gerçekleştirirken ister istemez fenomenolojinin metafizik denilen bu yeni yorumuna sadık kalmak durumundadır. Çünkü artık deney alanı bir madde ve varlık düzleminden çok, salt enerjinin yorumlanabildiği bir zemin olmuştur. Kuantum mekaniğiyle birlikte varlık üzerine konuşmak, ya salt zihinsel fenomenler üzerine konuşmaktır ya da varolandan fenomen olarak konuşmaktır. Varlığın yıllarca kabul görülen nitelikleri bir bir elinden alınmaktadır. En büyük kayıp onun uzamı olarak gösterilebilir. Varlık kuantum mekaniğiyle birlikte uzamını da bir değişken olarak vermektedir.

Toparlayacak olur isek, Husserl fenomenolojisi izafi fizikle birlikte doğan yeni bir yöntem iken, şu anki noktada yeni fenomenoloji diyebileceğimiz yine yeni sayılan metafizik, kuantum mekaniğinin verileriyle paralel bir yorumlamadır. Fakat bu yorumlama işi her ne kadar yöntemi sağın olarak belirlese de, yani fenomenolojik indirgeme dediğimiz ilkeler, ölçüm ve teknik gibi yeni değişkenlerde katsa da, kimi durumları açıklamakta yetersizliği görülmektedir. En büyük yetersizlik, kuantum mekaniğin olasılıklarından değil de, bu mekaniğin hareket tarzının nedenselliğinden kaynaklanmaktadır. Örnek olarak Feynman ve cam üzerinde yaptığı geçirgenlik deneylerini ele alır isek, ışığın maddesel kuramına göre buradaki geçirgenliğin hesabı ancak bir olasılıkla açıklanmaktadır. Mesela yüz fotonun doksanı karşıya geçmekte fakat on tanesi geri yansımaktadır. Peki bu on fotonu belirleyen nedir ve geri kalan doksan fotonla aralarındaki fark nedir? Yani birbirinin aynı olan bu parçacıklar neden böyle bir özellik sergilemektedir?

Şimdiye kadar, indirgeme boyutunda bütün fenomenolojik yöntemlerde ve yorumlarda tarih olarak hep insan tarihinden bahsedilmiştir. Çünkü bir düşünceye sahip olmayan nesnenin bir beklentisi ve bilinçsel bir tarihi olduğu düşüncesi pek de akla yatkın gibi durmamaktadır. Heidegger de bu konu hakkında “…varlık, bir kentin ya da insanların kendi tarihlerine sahip olmaları tarzında bir tarihe sahip değildir.”[2] demektedir. Yani tarih, ya insanda ya da onun objelerinde şekillenmektedir. Fakat bununla birlikte, doğanın bu tarihe bir katkısı olmamaktadır.

Bu yorumlar ne yazık ki, bir saplantı haline dönüşen insan felsefesi ve insan koruculuğuna yatkın olan bir tutumun elverişsizliği gibi durmaktadır. Böylelikle tarih üzerindeki pasifliği öngörülen varlık bi türlü anlaşılır kılınamamaktadır.

Feynman’nın cam deneylerine dönüp bu deney üzerinde daha karışık bir ortam düşünecek olur isek varlığın tarih içindeki durumunu daha sağlıklı görürüz. Cam deneyini biz şu şekilde gerçekleştirelim; öncelikle A bilim adamı deney için laboratuara girer ve cama yüz foton göndermesi gerekirken, doksan fotondan sonra ışık kaynağı bozulur, deney durur. Cam %90 bir geçirgenlikle doksan fotonun beşini yansıtmıştır ve daha beş foton yansıtma eğilimdedir. Bu da daha sonraki on fotonun %50 sine tekabül eder. İkinci olarak B bilim adamı cam üzerinde aynı deneyi tekrarlıyor olsun, gönderilen ilk on atom için %50 geçirgenlik beklenirken geri kalan doksan atom içinde %5-6 arasında bir geçirgenlik beklenmelidir. Durum şu ki, cam geçirgenlik değerini hep korur iken kimi gruplarda bu değeri değiştirmektedir. İşte bu küçük gruplardaki değişim onun herhangi bir fotonla, ölçümlü ve ölçümsüz ilişkisinde belli bir kayıt tutmaktadır. Bu kayıt onun özgün tarihi ve insanlık tarihini etkileyen bir durumdur.

Kuantum mekaniği yorumlarının ve fenomenoloji yöntemlerinin en büyük eksiği, tarihin ve yönelmişliğin tek boyutlu olarak ele alınmasından kaynaklanmaktadır. Kendi varolma kaydını tutan varlık da, kendinden başka olan her şeye yönelme durumunda ele alınmalıdır. Yani bir indirgeme de, fenomenin kendi öznesini nesne kılan yönelmişlik ilişkisine getirilmelidir.

Aksi taktir de, ölçüme cevap veren ve doğası değişen fakat bununla birlikte hiçbir nedensellikle açıklanamayan bu hareket tarzı her zaman bilinmez kalacaktır. Onun cevap vermesi ancak bir varolma bilinci olarak açıklanırsa, varlığın bütünselliğine yaklaşılabilir. Bu şayet bu şekilde kabul görülmez ise, her zaman şu soru insanın zihnini kurcalayacaktır: “Nasıl olur da, bilince sahip olmayan bir varlık, evreni tamamlayan yasalara ayak uydurmayıp, onunla olan ilişkilere göre cevap verir?”

Fakat bu karşılıklı yönelimin kabulü, yani aynı iki insanın birbirine yönelmesi gibi, varlığın da yönelimi henüz tam bir cevap olmayıp “neden” sorusunu tekrarlatacaktır. Neden varlık bizim sorularımıza cevap verme eğilimindedir? Neden varlık tarihe müdahil olma eğilimdedir? Bu sorulara cevap olarak varoluşun tarihle başlayan bir diğer boyutuyla cevap verilebilir. O da varolma hamlelerinin doğal niteliğinin değişmesi ve bir bilinç varoluşuna dönüşmesi olarak tanımlanabilir. Varlık bu varoluş şekliyle daha uzun süre form koruyabileceği bir zemin yaratmıştır. Bilinçsel olarak varolmak tarihle ve özellikle tin ile korunan bir varoluş şeklidir ve doğal varoluş hamlelerinin hepsinden daha uzun süre varolma eğilimdedir. Çünkü bu varoluş biçimi aynı zamanda bir tin fedailiğini gerektirir ve tin bu varoluş hamlesini tarihselleştirir. Bununla birlikte her varlık Sarte’ın ayrımından yardım alarak, her kendinde ve kendisi için varlık bir bilinçsel varoluş eğilimine sahiptir ve tinin sürekliliği için birbirine cevap verirken bunu kayıt altında tutar.

Bu demek değildir ki, aynı insanlar gibi camlarında kahramanları vardır ve onlarda bu varoluş biçimlerini nesillerce yaşatır. Bu sadece, camında bir tarih tuttuğu ve tarih tutmasındaki nedeninde ondaki bilinçsel varoluş eğilimi iddiasıdır. Bu eğilim, bu gün cam için insansı varoluşta ancak gerçekleşebilir ve cam her parçasında bilinçsel varoluşun eğilimiyle varolmaktadır. Böylelikle cam bu kayıt tutma işinde bilinçli bir düşünce ve irade gibi niteliklerinin hepsine dahil, bilinçsel varoluş için sırasını beklemektedir. Yani şayet insan bir irade ve düşünce ile nitelendirilebiliyorsa, camında bundan eksik kalan bir yanı olduğu söylenemez.

Bu karşılıklı yönelimin indirgenmesi insan için tin indirgemesinin yanında varlık içinde tin indirgemesinden geçmektedir. Yani bu durum en basit anlatımla şu şekilde değerlendirebilir. Varlığın gözlemine göre şekil alan her yasa bir öncekiyle birlikte, varlık için edimsel bir yol haritası, bir kültürdür. Bununla birlikte bilimin keşfettiği her yasa, bir beklenti ve varlık için artık ahlak niteliği taşır.

Çünkü her yasa, belirli bir ölçümün ürünü olarak varlığın cevap vermesine dayanır ve cevapsızlık durumu da tarihin bitimi olarak görülmelidir. Böylelikle varlık bu ölçümlere cevap verirken bile doğrudan tarihsel sayılması gerekir.

Kuantum mekaniği, parçacıkların hareketlerini açıklama işinde onun tarihselliğini ve bilinçsel varoluş eğilimini hesaba katıp, paranteze almadıkça, varlığın bütünsel bilgisinden daima uzak kalacaktır. Çünkü sorun, maddesel ve dalgasal hareket tarzındaki belirsizlikten yahut her ikisinin olabildiği durumlardan çok varlığın bu hareket tarzındaki birebir etkileşimidir. Varlık bu sürekli etki vasıtası ile en küçük parçalarıyla varoluşun tamamına katılmış ve bilinçsel hamlesini beklemektedir.


[1] Werner Heisenberg, Fizik ve Felsefe, Belge Yayınları, Aralık, 2000, s.35.

[2] M. Heidegger, Zaman ve Varlık, A Yayınevi, s. 20
 

Süreyya Önal

Yeni Üye
Katılım
16 Nis 2010
Mesajlar
469
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
51
Görüş açıcı, güzel bir çalışma

….Kuantum parçacıklarının klasik fizikle açıklanamayan davranışları bir tarafa, yine bu parçacıkların herhangi bir deneyde ölçme biçimi ve aletlerinin farklılaşmasıyla sergiledikleri farklı hareket tarzları, artık bilimin içine; gözlemcinin öznelliğini sırf algı tarzıyla açıklamanın yanında bir de öznel bilinci ve gözlemcinin yöneldiği …..

Ve ben de bu kısımdan cesaret alıp bir fizikbilimci olmadığım halde- izninizle- konuya dahil olayım dedim.
sonuç itibariyle, -eksiğim vardır mutlak- bana düşündürdüğü..

Öz Enerjinin; kayıtsız! bir uzamda, herhangi bir varlık grubunda devinimi…(tüketen!/üreten)insanın da; duyguları/ alıcıları aracılığıyla etkilenimi ve tepkisi.. düşünsel enerjiye bilinçli bilinçsiz yüklediği niyet ile bu edimde yerini/görevini alması ..devinen enerjinin!! sistem içi sistemlerde salınımının...iyi/kötü, pozitif/negatif, hayır/şer, münker/nekir vb. söylemde ayrı - en nihayetinde- anlamda aynı +/- yükünleşmesi!! ve tabiatıyle evrime/döngüye önü-sonu dahil olması..yine/yeni sonsuz olasılıkta!! var olma.

Konuyu bilimsel açacak/tartışacak diğer arkadaşların da katılımı ile ilgiyle takip edeceğimiz/fayda göreceğimiz bir konu.Teşekkürler
 

aliacan

Yeni Üye
Katılım
14 Tem 2010
Mesajlar
18
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
56
...ilgine teşşekkür ederim fer, bende bir fizikçi değilim, umarım yanlış bir şeyler var ise çalışma da diğer üyeler tarafından düzeltilir.


...sonsuz varolma her ne kadar bir yatıştırıcı çözüm olarak görünse de, şu anki mevcudiyetin kapana kısılmış varlığı her zaman rahatsız edici gibi duruyor.


...asıl sorun şu ki fer, her hamlen ve edimin tanımlanmamış sonsuzlağa yeni bir tanım ekliyor ve daha fazla kuşatılıyorsun.


...sisifosun muhalefeti artık "sisifosun muhalefeti" oluyor ve tin içinde yerini alıp, bu muhalefetle de tin seni kuşatıyor.


...her deşifre edilen muhalefet veya eleştirel fikir kendini inkar edecek yeni iktidar hamleleri gibi görünmekte...


...ve varlık işin epistemolojik çalışması bir yana insanla birlikte varoluş hamlesini bir tinsel içerikle besliyor.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
İzafiyet ve kuvantum fiziği nasıl Newton fiziğine eklemlenerek eter olgusuna yeni bir kapı açmış ise bu gün fizik dünyası karanlık madde ve karanlık enerji olgularına yeni kapı aralamak durumunda kalmıştır. Mekez-kaç kuvveti denilen o sır tam anlamıyla henüz çözümlenebilmiş görünmemektedir.
 

aliacan

Yeni Üye
Katılım
14 Tem 2010
Mesajlar
18
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
56
maxwell-lorentzin newton fiziğine bir yardımcı argüman olarak sundukları esir (eter) (aslında aristo fiziğine dönüş, tamamiyle bilimsel epistemolojik de bir dönüş) yine de newton argümanın ve değişkenlerinin sağınlığını koruyamamıştır ve yerini izafiyete bırakır.

...kuantum fiziği newton fiziğine bir eklemleme değildir, bir kopuştur, zaten eklemleme olsa yani newton argümanının değişkenleriyle kuantum parçacıklarının hareket şekli açıklanabilse, kuantum fiziği diye ayrı bir daldan bahis edilemez.


...episteme zeminini bilim değil de, felsefe de buldukça dediğin madde ve enerji şekillerine yorum getirilebilir. Fakat bu da felsefede de bir kopuşu, bir dönüşü işaret ediyor gibi...
 

tribalistic

Yeni Üye
Katılım
11 Nis 2010
Mesajlar
90
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
44
Bende fizikçi olmadığım halde dahil olmak istedim konuya.Fiziksel bir kavram olan ''elektron'' ve daha ziyade felsefi ve teolojik bir kavram olan ''niyet'' in bir noktada kesişmesi/kesişememesi nden ileri geliyor bu konu gibi düşünmekteyim.Elektron hareketlerinin niyetle yüklü olup olmadıkları tam bir muamma.Bu hareketleri araştırmak ve istatiksel bilgilere ulaşmak mümkün müdür acaba?
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
Newton’un yer-çekimi olarak bilinen kütle-çekim yasası evrenselliğini korumaktadır. Eklemlenme olmadan ilerleme zaten olmaz; buna sentez demek daha doğru olacak. Newton fiziğinde kütle ve zaman sabit ve fakat hız değişken olarak değerlendirilmekte iken izafiyet teorisi bu üç fizik-olguya başka pencereden bakarak hız sabit olmasına karşın kütle ve zamanın değişkenliğini göstermiş bulunmaktadır. Bu bakış bir eklemlenmedir; şöyle ki, Newton fiziği bir alt-yapı oluşturmaktadır; kendinden önceki fizik teorilerine eklemlendiği gibi...Fotonların, parçacıkların neden hareket ettikleri konusunda kütle çekim, basınç, merkez kaç, ısı, manyetik alan vb fizik yasalarına göre açıklanmaktadırlar. Ancak tüm bunların nedeni felsefi bir pencereden bakmak ile görünür hale getirilebilecektir. Bu konuda “hareketin nedenleri/durgun devinim” formunda kendi düşüncelerimi aktarmış bulunuyorum.

http://www.felsefe.net/felsefe/3233-hareketin-nedeni-durgun-devinim.html
 

aliacan

Yeni Üye
Katılım
14 Tem 2010
Mesajlar
18
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
56
Newton’un yer-çekimi olarak bilinen kütle-çekim yasası evrenselliğini korumaktadır. Eklemlenme olmadan ilerleme zaten olmaz; buna sentez demek daha doğru olacak. Newton fiziğinde kütle ve zaman sabit ve fakat hız değişken olarak değerlendirilmekte iken izafiyet teorisi bu üç fizik-olguya başka pencereden bakarak hız sabit olmasına karşın kütle ve zamanın değişkenliğini göstermiş bulunmaktadır. Bu bakış bir eklemlenmedir; şöyle ki, Newton fiziği bir alt-yapı oluşturmaktadır; kendinden önceki fizik teorilerine eklemlendiği gibi...Fotonların, parçacıkların neden hareket ettikleri konusunda kütle çekim, basınç, merkez kaç, ısı, manyetik alan vb fizik yasalarına göre açıklanmaktadırlar. Ancak tüm bunların nedeni felsefi bir pencereden bakmak ile görünür hale getirilebilecektir. Bu konuda “hareketin nedenleri/durgun devinim” formunda kendi düşüncelerimi aktarmış bulunuyorum.

http://www.felsefe.net/felsefe/3233-hareketin-nedeni-durgun-devinim.html


...bu bir biim felsefesi tartışmasıdır, benim için lakatoşa, kuhna kadar gider ve postmodernizmle tıkanıp kalma olasılığı taşır.

...nitekim newton fiziği ve kartezyen dualizmden gelen bir öznitelik uzam sabitleri, izafiyetle değişmektedir. Gravitasyon artık tek taraflı bir yer çekimi olmaktan çok kütlelerin çekimi olarak görülmektedir. Özel görecelikle birlikte hız ile uzam ve zamanın göreceliği kanıtlanmıştır.

...sorun şu ki, şayet fizik newton fiziği temelli bir eklemlemeye maruz kalıyor ise (ki bu aristo ve ibn-i bacce fiziğinin hareket yasalarına bağlı kalmalıdır) neden bilimde bunalımlar yaşanmakta ve paradokslar üretilmektedir.

...newton fiziğinin argümanları, değişkenleri bir takım gezegen hareketlerini açıklayamadığı için izafiyet doğar ve bu da yeni değişkenler demektir. Yeni sabitler...

...bu bir eklemleme değil, bilakis bir devrimdir. Newton fiziğinin sabitleriyle, elektromanyetiği açıklamak çok da sonuçlanacak bir çalışma gibi görünmemekte.


tabi bunlar birer yorum ve yetkinliği mutlak olmayan önermelerden öteye gidemez, söz gelimi bilim senin dediğin formülle de hareket ediyor olabilir.
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
teşekkür ediyorum. eklemlenme/ya da sizin deyiminizle devrim, içerik olarak kanımca aynı şeyin farklı ifade biçimleri olsa gerek. uygarlaşma tarihi eklemlenerek ilerleyişini sürdürmektedir. bu durum tüm bilimsel çalışmaları da içine alır. yer-yuvarlağında hiç bir olgu yek-deiğerinden bağsız/bağımsız değildir. biliyorsunuz ki "kelebek etkisi" kuvantum fiziğine göre tüm yaşanılanları değiştirebilecek bir güce sahip bir olasılıktır. dolayısı ile ortasında-çağın bilimler Engizisyonun körelttiği gözlerle değil Galileo, Bruno ve bir çok bilim insanının açık gözleriyle açıklanıyor ve insanlaşma sürecine mal ediliyorlardı. Haraklit' "akan suda iki kez yıkanılamaz" dediğinde diyalektiğin temellerini felsefi olarak atmıştı.

bilimin son yüz yılda kat ettiği yol o kadar fazladır ki baş-döndürmektedir. ancak henüz açıklanamayan o kadar olgu var ki, merkez-kaç kuvvetinin temel bilinenine göre merkaze yakın olanlar uzak olanlardan daha hızlı dönüyor olmalarıydı. ve fakat gözlemler, hesaplamalar Güneş'e en yakın gezegen ile en uzak gezegenin Güneş'in etrafında aynı hızla döndüklerini göstermiştir. önceki bilgilere göre uzaktaki gezegenin bu hızda merkezden kaçıp kurtulması gerekirdi. oysa yörüngede kalmayı sürdürmektedir. işte tam bu noktada "eter" gibi, "karanlık madde", "karanlık enerji" birer sığınak olarak kullanılmaktadırlar. çünkü bu iki olgunun ne oldukları bilinememektedir. Çözümlenecekleri yer/zamanı beklemektedirler.
 

Mühendis

Yeni Üye
Katılım
3 Eki 2009
Mesajlar
271
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
69
“YASAKLARI YASALLAŞTIRAN FİZİKÇİLER”

Birkaç yıldır, kuantal-klasik sınırı, ampirik anlamda da yasallaşmış durumda; teknik gelişmeler sayesinde, bugün deneysel yolla ulaşılması mümkün. Yıllardır kuramsal tartışmaların konusu olmaktan öteye gidememiş meşhur ölçüm ve ‘dalga paketi indirgenmesi’ problemleri, artık saklandıkları kabuktan çıkıyorlar. Teknik titizlikler ve kurnazlıklar sayesinde fizikçiler, eski yasakları delebiliyorlar: Kuantal bir cismi, işleyişini bozmadan gözlemleyebiliyor, durum çoğulluklarına tanık olabiliyor, kısaca yıllarca ‘yanaşılmaz’ olarak nitelendirilen gerçeklere ulaşabiliyor ve tüm bunlar, kuantal prensipler çiğnenmeden, aksine bu prensiplerden destek alarak gerçekleştiriliyor.

“Serge Haroche, durumu şu şekilde özetliyor: ‘Bugün yeni olanakar sayesinde kuantum fiziğinin boyutlarını teker teker aydınlatma ve dolayısıyla daha ileri bir kesinlikle tanıma olanağına sahibiz.’ Schrödinger’in çılgın deneyi bile, yıllar sonra, bir kedi katline ihtiyaç duyulmaksızın gerçekleştirilebiliyor.

“Serge Haroche ve Jean-Michel Raimon, iki yıl önce bağıntısızlaşmayı gözlemlemeye olanak tanıyan ilk deneyi sonuca ulaştırdılar. Deneyde kedinin yerini alan yeni kurban, mezoskobik (orta ölçekli), mikroskobik bir hayvandan daha yavaş bağıntısızlaşan bir sistemdi. Bu amaçla ikili durum çoğulluğundan (kuantal hal) tekil bir duruma (klasik hal) yönelme kabiliyetine sahip, foton gruplarından oluşan bir elektrik akımı yaratıldı. Deney sırasında tanık olunan bağıntısızlaşmanın, teorik hesaplardan yola çıkılarak çizilen eğriyle örtüştüğü gözlendi.”

Kedi masalı tutarlı bir teorik görüş ve deneyle açıklanmakta ve sona ermektedir.Schrödinger’in bir pardoksu göstermek için ileri sürdüğü, bir muammaya dönüştürülen, nesnel gerçeğin bilinemeyeceği, gerçeğin, kişiye, gözlemcinin sorduğu soruya göre değişeceği -neyi görmek istiyorsak onu görürüz, neyi bulmak istiyorsak onu buluruz- idealist metafiziksel çarpıtmalara tutamak yapılan tuzak soru yanıtlanmış olmaktadır. Aynı anda hem ölü, hem diri bir kedi olamaz; birbirinden niteliksel olarak farklı iki durum aynı an içerisinde birlikte bulunamazlar. Bir canlının aynı zamanda hem ölü, hem diri olamayacağı basit mantık kategorileri ve gözlem yoluyla kolaylıkla bilinebilir bir durumdur. Bir şeyin hem kendisi olması hem de kendisi olmaktan çıkması -karşıtların birliği ve mücadelesinin, nicelikten niteliğe geçişin ifadesi olan- diyalektiğin temel yasalarının uygulanışı, niteliksel ayrımları ortadan kaldırmaz. Formel düşünüşe, dogmatizme etkili bir darbe indiren, onlarla temelden karşıtlık içerisinde olan diyalekitiğin yasalarının uygulanması da diyalektiktir.

Schrödinger’in Kedi Deneyimi’nin idealist felsefi yorumu, gerçekliğin objektif karakterinin yadsıyıp her kişinin kendine göre de oluşturabileceği bir öznel gerçeklik tasarımına varmaktadır. Hem ölü, hem diri kedi; aynı anda iki gerçeklik! Bu noktadan postmodernizmle de sıkı sıkıya kucaklaşıldığını, postmodernizme örtük, bilimsellik salçası sürülmüş bir zemin kazandırılmaya çalışıldığı ya da bulunduğunu görmek gerekir. Kişiye göre değişen gerçeklik, gerçekliğin öznel tasarımı, dışımızdaki maddi dünyanın objektif varlığının inkarıyla iç içedir. Bazıları utangaçça, bazılar da bu ‘düşünce yolu’nun kaçınılmaz sonucu olarak idealizmlerini mistisizme vardırmaktadırlar. Dışımızdaki maddi dünyanın varlığının kabulü ve nesnel gerçekliğin olduğu gibi kavranılışı materyalist görüşünden ayrılıp öznel tasarıma dayalı anlaşılamaz, açıklanamaz bir gerçeklik kavramına ulaşılırsa mistik idealizmin kapısı açılmış olacaktır. Geriye kimilerinin bu kapıdan kararlılıkla, “derin gerçekliği” keşfetmiş olarak, kimilerinin de utangaçça ‘zorunlu’ olarak girmeleri kaçınılmazdır. Kuantum fiziğinin idealistçe yorumlanmasının, mistik idealizme varması hiç şaşırtıcı değildir. Materyalizm yoluyla ulaşılamayacak olan gerçekliğin bilgisine ancak idealist bir bütüncül (holistik) yaklaşımla ulaşılabilir! Gerçekliğin “derin” bir kavranışı için içgörü-Hint felsefesi, tasavvuf yolu!..

Kuantum fiziksel alanda yürütülen çalışmalarda ulaşılan sonuçlar ve elde edilen yeni bulgular, Schrödinger’in Kedi Deneyimi ile ortaya konulan paradoksu sona erdirmektedir. Bilimsel çalışmanın ilerlemesi, mistisizmin, her türlü idealist görüşün en güçlü “kanıt”larını yok etmekte, doğa bilimlerinin bugün ulaştığı gelişme düzeyi, diyalektik materyalizmi doğruladığı gibi ortaya çıkan yeni sorun ve olguların materyalist bir diyalektik dışında da açıklanamayacağını da göstermektedir.


Helen Guillemot “Madde Nasıl Gerçek Olur?”
 

aliacan

Yeni Üye
Katılım
14 Tem 2010
Mesajlar
18
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
56
mühendis; şayet yorumun genel bir kuantum mekaniği ve felsefe ilintisi ile alakalı ise dediklerine kimi zaman katılmaktayım...

...fakat derdin, çalışmanın bir idealist yorum olduğunu göstermek ve adı geçen bu yeni metafiziği diyalektik materyalizmle ilişkilendirmekse bence bir kez daha okumalısın. Çünkü bu bağlamda bir eleştiri idealist ve solipsist çerçeveden çok, Leibniz ve monadizm üzerinden geliştirilebilirdi.


...Öncelikle Söhredinger'in Kopenhag yorumunu eleştirdiğini bilmek lazım gelir. Söhredinger çeşitli biyoloji çalışmlarıylaıyla da yeni fizik yorumunu alt etmeye çalışır. Kedi böyle bir paradokstur. Akıl ilkelerine karşı olduğu için zaten, bir yeni yorum eleştirisidir.

Asıl sorun enstrümantalist ve gerçekçi bilim arasında gidip gelen kurgu problemleridir.

Fakat atlanmaması gereken bir nokta, örneğin görme işleminin bir karşı kuvvet niteliğinde olması durumudur, böylelikle de görme var olan üzerindeki onun niteliği olmayan bir kuvvetin (ışık) etkisiyle ancak gerçekleşir. Bu bile var olan üzerindeki salt algının (takibiyle deneyin) tartışmasına yol açar.

Gerçi bunlar tartışıla gelmiş ve sistemli bir problem halini Locke, Hume'dan sonra Berkeleyde almıştır.


Sorun sadece bu da değildir, amprizm her zaman kurama mahkumdur, Kuram deneye önseldir. Hiçbir deney saf olagelemeketedir. En nihayetinde deneyci "yerçekimi" kabulüyle başlar deneyine, bu da deney öncesi bir kuramın kabulüdür. Bu aprioriler dönem dönem değişen akıl doğruları gibi görünmektedir. Hiç olmazsa fuko böyle yorumlar...

Unutmamak lazım gelir ki, dyalektik materyalizme önsel olan kuramda "evrim"dir.



Kuantum mekaniği ile alakalı günün popüler idealist yaşama felsefesi yorumları senin kadar benide üzüyor ve geriyor. Bu yorumlar kuantum mekaniği ile birlikte düşünün en son hamlesi çünkü insan iradesini bir türlü terkedemiyoruz. İnsan iradeye sahip ve özgür bir varlık olarak kabul görülüyor. Kimi panteist düşünürleri bir kenara bırakırsak sanırım filozofların çoğu insan iradesini var saydı ve bu insan beğenmişliği bir türlü yeni düşün devrimlerine yol açamadı. Bu gün yeni idealist yorumların aslıda bu insan beğenmişliği ve inkar felsefesinden öteye gidemez.


Benim konuya ilişkin çözümüm ve çalışmalarım insanın tarihselliğinin üstünde varlığın tarihselliğine ilişkin olmak durmundadır. Bir tin felsefesidir evet, metafiziktir evet fakat materyalizmden sanıldığı kadar uzak değildir. Çünkü kökensel ve "tinin varlığına kadar" belirleyen maddenin kendisi iken, tin yaratımından sonra belirleyen tin olagelmiştir. Bu diyalektik sistemin kendindende aşıp kendi sistemini bir diyalektiğe uğratması olarak kabul görülebilir. Tabi diyalektik materyazlim bu fikirlere kuram olarak ne kadar açık tartışılır.


iyi çalışmalar...
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
parçacığın hareket tarzı amaçsal değildir. bu durum düşüncenin etkime sınırını belirler. fizik varlıklar ve bu varlıklar arasındaki etki/tepki/dönüşüm ile oluşan ve insanın gözlemleyerek açığa çıkardığı/çıkarabildiği ve fizik yasaları olarak tanımladığı olgular düşünceden bağımsızdırlar. fizik yasalarını açığa çıkartmak tarihsel belleği ile bilincini yaratmış insan türünün amaçsal yaklaşımı ile örtüşmektedir. düşüncenin etki alanı amacına uygun kullanımı ile sınırlıdır. örneğin kütle çekim kuvvetini ortadan kaldırmak olanaksızdır. ivmelenerek kurtulma hızı ile kütleden uzaklaşmak bu kuvvetin yok edildiği anlamına gelmez. sadece bu yasaya göre kendinden var-olmayanı yaratmaktır. "kendini yaratan insan"dır.
 

aliacan

Yeni Üye
Katılım
14 Tem 2010
Mesajlar
18
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
56
parçacığın hareket tarzı amaçsal değildir. bu durum düşüncenin etkime sınırını belirler. fizik varlıklar ve bu varlıklar arasındaki etki/tepki/dönüşüm ile oluşan ve insanın gözlemleyerek açığa çıkardığı/çıkarabildiği ve fizik yasaları olarak tanımladığı olgular düşünceden bağımsızdırlar. fizik yasalarını açığa çıkartmak tarihsel belleği ile bilincini yaratmış insan türünün amaçsal yaklaşımı ile örtüşmektedir. düşüncenin etki alanı amacına uygun kullanımı ile sınırlıdır. örneğin kütle çekim kuvvetini ortadan kaldırmak olanaksızdır. ivmelenerek kurtulma hızı ile kütleden uzaklaşmak bu kuvvetin yok edildiği anlamına gelmez. sadece bu yasaya göre kendinden var-olmayanı yaratmaktır. "kendini yaratan insan"dır.


...yasaların düşünceden bağımsız olması durumu Nejdet bence bir kötü varsayımdan öteye gidemez. Nitekim kimse "foton" algısına sahip değil iken, herkes foton üzerine konuşmaktadır. "Foton" tamamiyle düşüncenin ürünü ve deneydeki hareketin eksikliğini tamamlayan kuramdır.

...ve foton belli düzeneklerde ışıktan "beklenen" hareket tipidir, artık.


Şayet var olanın zaman içindeki ontik mevcudiyeti üzerine tutarlı bir önermede bulanamıyor isek, şayet tahminlerimiz yanlış bir varsayımdan öteye gidemiyor ise, o zaman var olanın var oluşunu kendi içimizdeki bir şeymiş gibi kabul etmekle yükümlüyüz. Yani ona da bir bilinç atfetmek gerekir.


Bilinç atfı onun hakikatine ilişkin değil de, daha çok epistemolojik bir çözüm olarak görülmeli.

...bu gün parçacıkların tahmin edilemeyen hareket tarzı, onların auto-telos haricinde farklı bir ereğe sahip olduklarını gösterir.


Aslında konunun çözümü için Sopenhaur çok da aykırı bir örnek teşkil etmez. Varolma hamlesi, aynı süngerin toparlanışı gibi, aynı etki/tepki yani kuvvetin her zaman evrende karşı bir kuvvete denk geleceği gibi...


Parçacık bir varoluş mücadelesindedir ve bilinçsel varoluş için sırasını bekler...


Kütle çekim kuvvetini ortadan kaldırmak için öncelikle kütle çekim kuvvettine hasıl olmayanı anlamlandırmak gerekir. Bu anlamlandırma kişinin bir düşünsel faliyeti değil, tamamiyle düşünceden ve a prioriden kurtulmasıdır. Herşeyi yeniden deneyimleme...

Demek istediğim havaya attığın taş, "taş" olarak sadece düştüğünde varoluşunu senin için gerçek kılmaktadır. Ve taş insan tarihine yaklaştıkça, tinsel/bilinçsel varoluşunada yaklaşır.


Gönül ister ki, problemler gerçekten nesnesine içkin olsa ve sorular evrende bizden aşkın varolabilse, işte bu salt gerçeklik demek. Fakat öyle değil gibi duruyor.

Çünkü her kuram, kurgu varoluşun yetkinliğini elinde tutacak bir ihtiyaçtan doğuyor. Örneğin pegasus gerektiğin de sırtında insan taşıyacak ve aynı zaman da hızlı koşup uçacak bir varlık temsilidir. Parçalarını atda ve kuşta bulmuştur. Bu demek olamaz ki at ve kuş herzaman pegasus da temsilleşebilme yetisine sahiptir.

Düşünen varlık bir iki ayaklı değilde dört ayaklı olsaydı, pegasus temsili çok daha farklı olur gibi.

Bu gün bilime ve özellikle fiziğe, senin de üstünde durduğun "esir"e geri dönüşe de, aynı formülasyonla bakmak gerekir. Temsili oldukları yetkinlik onlarda mevcut değildir ve hepsi birer atıftır.

Bu kadar atıf içerisinde, parçacığın ereğine tolerans tanımamak bir inkar felsefesinden öteye gidemez gibi duruyor. İnsanoğlunun kendini beğenmişliğinden ve tür koruculuğundan öteye...


iyi çalışmalar nejdet...
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
insan ve bellek olmasaydı parçacığın amacı insanı ne kadar ilgilendirecektir? parçacığa değer yükleyen insan/sosyal olgu olduğuna göre parçacık ister amaçsal, ister amaçsız devinsin ne fark eder ki? demek istediğim insanlaşma süreci olguya katılan farklı bir yapıdır ki, parçacığın amaçsal olmadığını keşfeder. keşif insana ilişkindir; sözcük/kitle birer keşiftirler
 

Süreyya Önal

Yeni Üye
Katılım
16 Nis 2010
Mesajlar
469
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
51
aliacan@


insanın tarihselliğinin üstünde varlığın tarihselliğine ilişkin olmak durmundadır. Bir tin felsefesidir evet, metafiziktir evet fakat materyalizmden sanıldığı kadar uzak değildir. Çünkü kökensel ve "tinin varlığına kadar" belirleyen maddenin kendisi iken, tin yaratımından sonra belirleyen tin olagelmiştir. Bu diyalektik sistemin kendindende aşıp kendi sistemini bir diyalektiğe uğratması olarak kabul görülebilir.

nejdet@

....bu durum düşüncenin etkime sınırını belirler. fizik varlıklar ve bu varlıklar arasındaki etki/tepki/dönüşüm ile oluşan ve insanın gözlemleyerek açığa çıkardığı/çıkarabildiği..


Varolma hamlesi, aynı süngerin toparlanışı gibi, aynı etki/tepki yani kuvvetin her zaman evrende karşı bir kuvvete denk geleceği gibi...

aliacan@

Parçacık bir varoluş mücadelesindedir ve bilinçsel varoluş için sırasını bekler...

nejdet@
insan ve bellek olmasaydı parçacığın amacı insanı ne kadar ilgilendirecektir? parçacığa değer yükleyen insan/sosyal olgu olduğuna göre

fer@

Öz Enerjinin; kayıtsız! bir uzamda, herhangi bir varlık grubunda devinimi…
..devinen enerjinin!! sistem içi sistemlerde salınımı..en nihayetinde, +/- yükünleşme..ve tabiatıyle evrime/döngüye önü-sonu dahil olma..yine/yeni sonsuz olasılıkta! var olma.

*****

Fizik yasaları düşünceden bağımsız değildir ancak etki/tepki/dönüşüm ile mevcut!İnsanın gözlemini aşarlar.

Düşünce enerjisini kullanan -herhangi/ bir- varlık ; yaşam(varlık)alanı içinde etkileşimdedir ve tepki verir yani düşünceyi (mayalar(karanlık madde buralarda bir yerde..)-yeniler-arttırır-mayalar-yeniler.....vb) çeşitli varyeteler ile dönüştürür. Ve yine çekim yasası herşeyin (kaos) manyetik alanı, dahilindeki parçacığı da evrimsel döngüye alır,bu etkileşim parçacığın kararsızlığı gibi dursa da daha üst perdeden bir bilinç (olayın başladığı/tohumu toparlayan- yasa)yazgıyı bilir.Sebepler ve sonuç bellidir ve O oluşumda; kendini var edecek edilgenliği ile birlikte etkinliğini de bilecek yani kendi çapında bir yasa olmaya yol alacaktır. Fizik yasa vs.adı her ne ise herşeyi, bir şey/ler nedenlemiş/sebeplemiştir.Bu uzamın derinliği boyumuzu aşıyor ama uzamı uzam yapan da biz, hep içiçeyiz.Haa! dışa doğrumu açılıyoruz -yoksa zaten var olanı, anladıkça- içe doğrumu kapanıyoruz orasını bilmem

yaww sabah sabah, yine sıyırdım ben : ))

yine de bizleri düşün dürttüğünüz, paylaştığınız için (aliacan,nejdet,tribalistic,mühendis) çook teşekkürler, iyi ki varsınız
 

aliacan

Yeni Üye
Katılım
14 Tem 2010
Mesajlar
18
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
56
insan ve bellek olmasaydı parçacığın amacı insanı ne kadar ilgilendirecektir? parçacığa değer yükleyen insan/sosyal olgu olduğuna göre parçacık ister amaçsal, ister amaçsız devinsin ne fark eder ki? demek istediğim insanlaşma süreci olguya katılan farklı bir yapıdır ki, parçacığın amaçsal olmadığını keşfeder. keşif insana ilişkindir; sözcük/kitle birer keşiftirler


...ben pek anlayamadım seni.


Parçacığa değer yüklemek ve keşfetmek bu işin ayrı iki kutbudur. Zaten tartışmanın en temel kökeni burada yatar. Değer atfetmek benim açımdan bir anlam yüklemek ve kurmaca olarak görülür iken katıksız bir idealizmin ve en sonunda humanizmin kendisidir. Diğer tarafta keşfetmek ise, yani gerçeğin bizden aşkın olduğu varsayımı yeni pozitivistlerin ve salt duyumcuların işidir.


Sanıyorum ki asıl problem aramızda ki, sen insan yaşamının mukeddes oluşuna öncelik tanıyan bir "insansın" ve köken olarak onun iradesini ön görmektesin.


Bende diyorum ki, insan başarısız bir türdür, kurmaca bir varoluş biçimi yaratmıştır ve evreni bu biçimle tüketmektedir, akıl ve düşünce gereksiz, eksik oluşumuzdan kaynaklı birer fonksiyondur.

Parçacığın bilinçi olması durumdaki fark, insanın iradesinin elinden alınmasıdır. Düşünsel varoluşunun yıkımıdır. Egonun oyunculuğudur.

Şayet parçacık bilinçli ise ve senin de bedenin bu parçacıklardan oluşuyor ise, sen artık seni oluşturan parçacıklarının kollektif tavrına ayak uyduran bir oyuncusundur. Sahnen hazır, oyun hazır, oynarsın...


İnsan tin varlığına muhtaç bir varlıktır. Ennihayetinde avlanmak ve beslenmke bile insan için obje üretiminden geçer. Obje üretimi ve yaratımın kendisi zaten bir tarih ve tin bağlantısıdır. Bu muhtaç olma, (ki Sartre'ın dediği tamda budur, insan eksik olduğu için yaratıma ve seçime ve özgürlüğe mahkumdur) insan temelli bir felsefenin de gereksizliğini işaret etmelidir.


Gerçi Dahlen yanılmıyorsam bu konu üzerine biyolojik fonksiyon argümanını gelişrtirmişti ve tinin bir evrim olduğunu söylemişti. Nasıl ayının kürkü var ise insanında kültürü var ona göre. (Tabi bu adamlarda, aslında deneysel psikolojinin doğumuda sırf faşistlerin işidir, iyi de olmuş gibi)

Sorun şu ki insan salt bir evrim olarak görülemez. Ya mutasyon sonrası adapte olan bir şeydir yada evrimin yani diyalektiğin ters işlediği bir sistemle ele alınmalıdır. Akıl ve mantık dışı olan bu durum, akıl ve mantık dışı olan insan varolşunu ancak anlamlandırabilir. (Ters işleyen diyalektik Hegel'le bağdaştırılmamalıdır)
 

aliacan

Yeni Üye
Katılım
14 Tem 2010
Mesajlar
18
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
56
ben karanlık madde nedir bilmiyom...


İnsan gözlemini aşar. Önermesinin ya bir tecrübesine sahipsindir, yada insan algısından faha farklı algılara sahip olan canlıları referans alarak analoji yapıyorsundur, ya da en tehlikeli gerekçe olarak tarihi bir bilimsel gelişme kabul edip zamanla gözlemin gelişimini çıkarıyorsundur buradan. İşte bu sonuncusu çok tehlikeli gibi.


Gerçek gözlem midir yoksa gözlemi aşar mı. Evet aşmaktadır fakat bu çalışma gözlem temelli olmamalıdır, anlam temelli olmalıdır.


Seninle olan tartışmada sanırım bir tanrı tartışmasına dönecek gibi, ben korkuyom o yüzden. Evrenin kesinliği ve zorunluluğu, kartezyen dualizmin ikinci ucu, tanrı-evren (sen sanırım karanlık madde diyosun buna).


Fakat atladığın bir nokta var ki, sen gözlemle başladığın için işe söylüyorum bunu, gravitasyon gereği her kütlenin bir zamanı ve çekimi olmak durumundadır. Sende buna dahilsin ve bu zaman ve çekimin hızınla da orantılı bir haldedir. Gerisini izafiyet açıklar.


Ama ben senin yazma şeklinide anlamıyom pek, o yüzden haksız yere konuşuom belkide...


Yine de söylemek lazım, öyle allah filan demeye getiriosan işi, bu olmaz. Bence biraz daha düz ve anlaşılır bir metin yazmaya bak, hiç olmaz ise benim anlayabilmem için...
 

Süreyya Önal

Yeni Üye
Katılım
16 Nis 2010
Mesajlar
469
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
51
Zaman/hareket /mekan bağlamında, izafiyet vardır yani görelilik.Ve bilincin bütününde, anlak/idrakte de boyutlar vardır .

Kavramların çağrışımı da her bilinçte değişkenken tanrı-evren! tartışması yapmak değil amaç. sadece düşünüyor/kuruyoruz … : )
Ve Analoji nedir? bir yöntemdir, kavramlar, olaylar ve nesneler arasında mantıksal! ilişkiler kurmaktır.

Öz enerjinin (sabit! / kaynak) devinimi sırasında zaman/hareket/mekanla bağlı bilincin, elektromanyetizma etkisinde/etkileşiminde ürettiği atıl/zayıf(karanlık)..kararsız ancak varlık bulmuş evrim döngüsüne/sürecine girmiş parçacık benim kastım.
 

aliacan

Yeni Üye
Katılım
14 Tem 2010
Mesajlar
18
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
56
Zaman/hareket /mekan bağlamında, izafiyet vardır yani görelilik.Ve bilincin bütününde, anlak/idrakte de boyutlar vardır .

Kavramların çağrışımı da her bilinçte değişkenken tanrı-evren! tartışması yapmak değil amaç. sadece düşünüyor/kuruyoruz … : )
Ve Analoji nedir? bir yöntemdir, kavramlar, olaylar ve nesneler arasında mantıksal! ilişkiler kurmaktır.

Öz enerjinin (sabit! / kaynak) devinimi sırasında zaman/hareket/mekanla bağlı bilincin, elektromanyetizma etkisinde/etkileşiminde ürettiği atıl/zayıf(karanlık)..kararsız ancak varlık bulmuş evrim döngüsüne/sürecine girmiş parçacık benim kastım.



fer senin felsefe eğitimini bilmiorum ama çok fazla kavram kullanman benim kafamı karıştırıyor...

beynin elektromanyetiği ve evrendeki diğer parçalarla etkileşiminden bahis etmektesin bunu anladım gibi. İster istemez düşünceninde karşılıklı etkisini ön görmektesin. Bunuda anladım gibi.

Fakat bilincin tamamını nasıl mekan ve zaman içerisinde kabul görebilirsin. Adam yazmış kaç sene evvel, fenomenal benlik ve numenal benlik diye. Yani zaman ve mekan algısı fenomenal bir hadise. Bununla birlikte zamanın ve mekanın senden aşkın varoluşu mutlak geçerliliği olan bir önerme olmamalı.


Düşünce ve etkileşimi konusunda söylediklerin güzel, fakat özelliklede zamanın ve anlığın incelenmesi gerekir diye düşünüyorum.

Agustinusun sanırım zamanın 4. boyutu argümanı, bunu heidegger hem varlık ve zamanda hemde zaman ve varlık ta incelemiştir. Valığın geçmişi, şimdisi, ve geleceğinin üstünde bunların hepsini kapsayan bir boyuttur bu. Varlık bütün zamanlarını taşır kendisinde. Aslında buda senin zorunlu evrenine benzese de, iş daha çok zamanda bitmekte.


sende insanın iradesini alıon elinden bu da çok heyecanlı...gülmece...
 

Nejdet Evren

Yeni Üye
Katılım
19 Ağu 2008
Mesajlar
3,589
Tepkime puanı
179
Puanları
63
Yaş
62
sevgili aliacan,

"insanı aramak" başlıklı formumu okusaydınız insanın mükemmel olmadığını nasıl anlattığımı görecek ve bu eleştiriyi yapmayacaktınız. biyo-organizmanın oluşumunda temel olan elementler/atomlar/alt-parçacıklar tümün bleşenleridir. ancak unutmayın ki bütün hiç bir zaman parçaların toplamı değil deniliyor haklı olarak. bütü, parçaların toplamından farklıdır. ruh ve tarihsel belleği insandan/bedenden ayıramayız, ve fakat, insanın "yaratıcı aklı" nı kullanarak fiziği zorlaması/kendini etkiyeni keşiflerle değiştirmesi de evrensel diyalektiğin bir sonucudur. madde düşünceyi, düşünce maddeyi etkiler ve değiştirir. tüm belirleyen kuarkların hareket tarzı değildir, öyle olsa idi bu durum bizi fatalizm ve determinzme götürecekti. binlerce yıl taşlardan kesici alet yapan insan türü doğaya yabancılaşma olarak tanımladığım kültürel birikimi ile var-olamuştur. bu insanın üstün olduğunu değil kendini yarattığını göstermektedir. insanın kendini yaratması ise, kültürel birikim ile olanaklıdır. burada tarihsel belleğin rolü kaçınılmazdır.Heraklit'in diyalektik belirlemesi olmasa idi kuvantum fiziği de olmayacaktı.
 

Yeni Konular

Üst